E-Mail listemize üye olun!

E-Mail listemize üye olursanız, bu sayede sitemiz her yenilendiğinde bundan anında haberdar olabileceksiniz. 

 

Not: Yukarıdaki kutuya e-mail adresinizi yazıp 'tamam' düğmesine bastıktan sonra adresinize bir mesaj yollanacaktır. Bu mesaja olduğu gibi cevap verdiğinizde (reply) listemize üyelik işleminiz tamamlanmış olacaktır. Aksi takdirde (yani bu mesajı cevaplamazsanız) listemize üye olmuş olmayacaksınız.

Arkadaşınıza Tavsiye Edin

Sizin Adınız

Arkadaşınızın e-mail adresi

Mesajınız

 

 

RÖPORTAJ-2  (MEHMET KAHRAMAN) - (mkahraman@ilkadimdergisi.com)

KAPAK;

RTÜK ÜYESİ D. MEHMET DOĞAN:

“M. AKİF, BU TOPRAKLARIN BİN YILLIK KÜLTÜRÜNE SAHİPTİR”

 

 “Camideki Şair”, iman ve aksiyon adamı Mehmet Akif için bir şahsiyet profili çizmek isterseniz, bu bağlamda nasıl bir profil çizerdiniz?

 

Mehmet Akif, hakkında en çok konuşulan en çok yazılan şahsiyetlerimizden birisi. Onunla ilgili çok sayıda kitap var. Bizim Camideki Şair-Mehmet Akif adını verdiğimiz kitap, onun aslî tarafının belirginleştirilmesi maksadıyla hazırlanmıştır. "Camideki Şair", esasında camiden çıkmış bir şair değil. Yani cami ve onun mütemmimi dinî tahsil kurumları (o zaman medrese) menşeli bir şair değil Mehmet Akif. Babası müderris, ondan etkilenmiş, onu "hem babam, hem hocam" olarak tavsif ediyor. Fakat, resmî tahsilini fen bilimleri-pozitif ilimler sahasında yapmış. Buna rağmen, tarihimizin kritik bir zamanında onun camiden geniş halk kitlelerine seslenmesi, milletin mukavemet unsurlarını güçlendirecek şekilde hitap etmesi arzu edilmiştir.

Mehmet Akif, o devrin "aydın"ları gibi caminin uzağında değildir zaten. Fransızca’yı okurken tercüme yapacak kadar bildiği gibi, Arapça ve Farsça’yı da çok iyi bilir. Bu toprakların bin yıllık kültürüne sahiptir ve onun temelini teşkil eden dinî kültürü yüksek seviyededir. İlave olarak, içinde bulunulan durumun teşhisi ve tedavisi konusunda bu kültürden kaynaklanan görüşleri, fikirleri vardır.

Mehmet Akif, inandığı, düşündüğü gibi yaşamış, doğru bildiklerini sonuna kadar savunmuş, kendi öncelikleri yerine toplumun önceliklerini birinci plana almış örnek bir şahsiyet olarak önümüzde duruyor. Mehmet Akif, 1920'de kurulan TBMM'nin kayıt defterinde meslek hanesine "İslâm şairi" olarak yazılmış bir "milletvekili"dir. Bu unvanı Mehmet Akif icad etmemiştir. Bu adlandırma dönemin halk-aydın ortak adlandırmasıdır. Resmî kayıtlara da böylece geçmiştir.

 

Mehmet Akif’in, millî mücadeleyi başından beri desteklediği hepimizin malûmu. Fakat devrimlerin yapılmasıyla birlikte devlete hakim olan ideolojinin, Akif’i gözden çıkarmasının temelinde hangi sebepler yatmaktadır?

 

Mehmet Akif, dindar kişiliğinden ve herkesçe bilinen fikirlerinden ötürü, Millî Mücadele'ye katılmak üzere dâvet edilmiştir. Onun Ankara'ya gelmesi, Milli Mücadele için gerekli bulunmuştur. Bizzat Mustafa Kemal Paşa tarafından dâvet edildiği anlaşılmaktadır. TBMM, Ankara'da açılmadan önce, Mehmet Akif'i sivil giyimli, fakat asker görünüşlü biri ziyaret eder. Onunla bir süre görüştükten sonra arkadaşlarına Ankara'ya gideceğini, dâvet edildiğini, kendisine ihtiyaç duyulduğunu söyler. Bir kaç gün sonra Ali Şükrü Bey'le beraber Ankara'ya doğru yola çıkar. Ankara'ya vardıklarında TBMM önünde M. Kemal Paşa ile karşılaşırlar. M. Kemal Paşa, Mehmet Akif'in gelmesinden duyduğu memnuniyeti ifade eder. "Ben de sizi bekliyordum, mutlaka görüşmemiz lâzım" der.

Mehmet Akif'in Millî Mücadele sırasında yaptıkları daha sonra vuku bulan görüşmede kendisinden ne istendiğini ortaya koymaktadır. Mehmet Akif, bu sırada bir taraftan camilerde vaaz vererek halkı mücadeleye katılmaya çağırır, diğer taraftan aynı çerçevede Sebilürreşad dergisini yayınlar. Sebilürreşad, yarı resmî organ mahiyetindeki Hâkimiyet-i Milliye dışında TBMM'nin devamlı malî destek verdiği tek süreli yayındır.

Millî Mücadele'nin başarısında Sovyet desteği çok abartılmış, bazı sebeplerden ötürü ise İslâm dünyasının desteği neredeyse yok sayılmıştır. Halbuki "İslam etkeni" tam mânası ile kavranmadan Millî Mücadele'yi doğru değerlendirmek mümkün olmaz.

İtilaf Devletleri, Birinci Dünya Savaşı sonrasında Osmanlıların artık hiç bir dış sempati dayanağına sahip olmadığı zannı içindeydi. Savaş sırasında Osmanlı Halifesi tarafından Mukaddes Cihad ilan edilmesine rağmen Şerif Hüseyin'in Arap isyanını başlatması onların bu görüşlerinin en önemli dayanağı idi. Gerçeğin öyle olmadığı kısa sürede anlaşıldı. 1919 yılının sonlarına doğru kalabalık müslüman nüfusu hâvî sömürgelere sahip İngilizler ve Fransızlar, doğuda kendi  sömürge imparatorluklarını ateş içinde bırakabilecek genel bir İslâm ihtilalinin korkusu içinde yaşıyorlardı.

Mütareke'den sonra İstanbul'un ve Anadolu'nun muhtelif bölgelerinin İtilaf Devletleri tarafından işgali İslâm dünyasında umumi bir infiale ve şiddetli tepkilere yol açtı. İngiliz sömürgesi altında bulunan Hind kıtasında 80 milyon müslüman yaşıyordu. Müslümanların meydana getirdiği "Hilafet Komitesi" Osmanlı Devletiyle maddî-manevî bağlar kurulmasında müessir rol oynuyordu. Hilafet Komitesi, 1919 eylülünde Bombay'da 10 bin kişinin katıldığı bir miting düzenledi. Bu mitinge Hinduların önderi Mahatma Gandi de katıldı ve müslümanların görüşlerini destekledi. Hindistan müslümanlarının yükselen tepkileri İngilizleri endişelendirdi. Konu bir kaç kere İngiliz Meclisine geldi. 31 Ekim 1919 günkü oturumda bir soru üzerine hükümet adına "Hindistan müslümanlarının Türkiye'nin geleceği konusundaki görüşlerinin üzerinde önemle durulduğu" açıklaması yapıldı.

Millî Mücadele'nin yönetici kadrosu "İslâm etkeni"nin önemini çok iyi biliyordu. Bu çerçevede, bir taraftan iç kamuoyuna yönelik mesajlar verirken, öte yandan Türkiye dışındaki müslümanlara yönelik bildiriler yayınlıyor, faaliyetler yürütüyordu. İş, İslâm ülkelerine Türkiye hesabına çalışacak ajan ve temsilciler göndermeye kadar varıyor, hatta Senusî şeyhi, İslam topluluklarını İtilaf Devletlerine karşı ayaklandırmak için vazifelendiriliyordu. "Böylece, Heyet-i Temsiliye, dış ilişkilerinde hilafet akımına ve tüm müslüman ülkelerin yardımına güveniyor; genel bir İslâm ayaklanması ihtimalini göz önünde tutuyordu."   Bu siyasetin yürütülmesini savaş sonrasında bağımsızlık bekleyen Arap topluluklarının hıristiyan ve musevi iradesi altına düşmeleri daha da kolaylaştırıyordu. 

Mehmet Ãkif'in Ankara'ya sadece şahsı için davet edilmediğini daha önce belirtmiştik. Gerek kendisinin Eşref Edib'e söylediği,  "Ben gidiyorum, Sebilürreşad klişesini al gel." sözü, gerekse, Sebilürreşad'ın Ankara'da gördüğü ilgi bu fikri doğrulamaktadır. Mehmet Ãkif'in başmuharrir olduğu Sebilürreşad, Ankara Hükümeti'nin devamlı olarak desteklediği iki süreli yayından biridir.  Dergi, Matbuat ve İstihbarat Umum Müdürlüğü Matbaası’nda basılmaktadır. Üç bin nüshası yayıncılara verilmekte, beş yüz nüshası ise Ankara yönetimi tarafından dağıtılmaktadır.

Yunan kuvvetleri, Anadolu'dan temizlendikten sonra TBMM'de bütce görüşmeleri sırasında verilen bir önerge ile her iki yayın kuruluşuna yapılan yardım kesilir. Yönetimin bu sırada Sebilürreşad'a ihtiyacı kalmamıştır, çünkü zafer kazanılmıştır. Buna rağmen dergi zorluklara katlanılarak çıkarılmaya çalışılır.

Lozan görüşmeleri sırasında tavrı ortaya çıkan Milli Mücadele’yi yürüten I. TBMM feshedilir, mayıs ayında Mehmet Ãkif ve Eşref Edib Sebilürreşad klişesini alarak İstanbula dönerler. Mehmet Ãkif Ankara'dan iki şey götürmektedir: İstiklâl Madalyası ve mebuslara hediye edilmiş olan silahlardan kendisine düşen bir tüfek. Sebilürreşad'ın İstanbul'da ilk sayısı 16 Mayıs 1923'te yayınlanır...

Mehmet Ãkif, İstanbul'a döndüğünde elli yaşındadır. Tam olgunluk çağındadır. 1912'lerde koca bir ömrü üç buçuk nazma boğarak heder ettiğini düşünen Ãkif, ondan sonraki on yılı nazımsız geçirmez ama, başka faaliyet alanlarına girmekten de geri kalmaz. Bu inandığı değerler için fiilî mücadeledir. Son olarak Milli Mücadele'ye katılması bu cephesini tamamlamıştır. Millî Mücadele sonrası gelişmeler, o zamanın kürevi  güçlerinin Türkiye'ye biçtikleri rolle yakından ilgilidir. Bu rolün gereği, millî-dinî antiemperyalist eğilimlerin etkisizleştirilmesi gerekmiştir.

 

Mehmet Akif’in cenazesine o günkü devlet erkânı ilgisiz kalıyor. Ortada kalan cenazeye üniversite gençliği sahip çıkıyor. Cenazeyi Edirnekapı Şehitliği’ne defnediyorlar. Bu resmî trajedi için neler söylemek istersiniz?

 

Mehmet Akif'in cenazesine, devlet erkânı ilgisiz kalmamıştır. Aksine, ilgi göstermiştir! Bu tersinden ilgi, o zamanlar Türkiye'nin tek üniversitesi olan İstanbul Üniversitesi rektörlüğüne talimat gönderilmek sûretiyle gösterilmiştir. Bu talimat, üniversite talebelerinin İstiklâl Marşı şairinin cenazesine katılmalarının men edilmesi yönündedir! Bu ters ilgiye rağmen, üniversite gençliği cenazeden haberdar olmuş,  millî şaire sahip çıkmış, onu eller üstünde kabrine kadar götürmüş ve Cumhuriyet tarihinin ilk müstakil ve kişilikli gençlik hareketi böylece ortaya çıkmıştır.

 

Son dönemlerdeki irtica suçlamalarından maalesef Mehmet Akif de nasibini aldı. Hatta bu suçlamayı yapan çevreler, İstiklal Marşı’nın kaldırılıp, yerine milli marş olarak “10. Yıl Marşı”nın konulmasını dahi teklif ettiler. Bu konuda neler söylemek istersiniz?

 

Gerçekten 28 Şubat töneminde Onuncu Yıl Marşı'na büyük rağbet gösterilmiş, her fırsatta bu marş okunarak nümayişler yapılmıştır. Bu durum Mehmet Akif'ten ve onun eseri olan İstiklâl Marşı'ndan bazı kesimlerin rahatsız olduğunun açık bir göstergesidir. İstiklâl Marşı'nın muhtevası bazı kesimleri tedirgin etmektedir. İstiklâl Marşı, düşmanla sıcak çatışmaların devam ettiği günlerin Ankara’sında asil duygulu bir şairin hassasiyetleri korunarak rica minnet yazdırılabilmiş bir şiirdir. Onuncu Yıl Marşı ise, tek parti döneminin resmi ideolojisini tescil etmek için masa başında konforlu ortamlarda propaganda malzemesi olarak üretilmiştir. İki marşın muhteviyatını ele alırsak, İstiklâl Marşı'nın yüksek seviyede bir istiklâl ve hürriyet vurgusu taşımasına karşılık, Onuncu Yıl Marşı bu hissiyattan mahrum olduğu gibi, Mehmet Akif'in şiirinin sahip olduğu ruhaniyet ve maneviyattan tamamen yoksundur. On yıllık bir süre içinde yapılanlarla övünmek esas alınmıştır. On yıl, bu toplumun tarihinde çok kısa bir süredir. Bu on yıl içinde yapılanlar ise şimdi bakıldığında aynı tesiri uyandırmamaktadır. Onuncu Yıl Marşı'nı İstiklâl Marşı yerine koyma çabaları başka sebeplerle birlikte, belli ölçüde bu kalite farkından ötürü de bir sonuca ulaşamadan sönmüştür. 

 

Safahat’ı, “kuvvetli bir tefekkür kitabı” olarak nitelendiriyorsunuz. Bu bağlamda, Safahat’ın tefekkür yönünü açıklar mısınız?

 

Safahat, malum olduğu üzere yedi kitaptan meydana gelir. Şair, manzumelerinde şiir sanatını ortaya koymaktan çok, toplumun içinde bulunduğu dertleri dile getirmeyi esas almıştır.

İlk Safahat'tan beri, bu yüzden toplumumuzun asırlık problemleri Mehmet Akif'in şiirlerinin konusu olmuştur. Onun şiirleri, döneminin ahvalinin yansıtılması yanında, millet olarak hissiyatımızın dile getirilmesi ile de tebarüz eder.

Mehmet Akif, hem geleneksel kültürümüzü çok iyi bilmekte, hem de çağdaş dünyayı müsbet ilim tahsili görmüş bir şahsiyet olarak çok iyi tanımaktadır. Bu iki duyarlık ve kavrayış, onun eserini yüksek seviyeli bir fikir kitabı haline getirmiştir. Onun tartıştığı konular, bu konularla ligili ileri sürdüğu fikirler, hâlâ canlılığını korumaktadır. O yüzden, Mehmet Akif'in Safahat'ını baştan sona okuyanlar aynı zamanda kendi dönemleriyle bağlantılı bir fikir eseri okumuş olurlar.

 

Türkiye Yazarlar Birliği olarak, “Safahat Okuma Günleri” adlı bir faaliyet düzenliyorsunuz. Bu faaliyetin amacı hakkında okurlarımızı bilgilendirir misiniz?

 

Türkiye Yazarlar Birliği, 1996 yılından itibaren, Safahat okuma programı yapmaya başladı. Program uygulanırken, askerî bir akademik kuruluşun açılışında yapılan densiz konuşma, Safahat derslerinin ne ölçüde gerekli olduğunu ortaya koydu. Bunun üzerine Anadolu'nun bir çok şehrinde Safahat derslerine benzer faaliyetler yapıldı. Bu programın esası, edebiyatımızın temel metinlerinden biri olan Safahat'ın baştan sona okunması ve açıklanarak tartışılması idi. Bir nevi "mesnevîhanlık" gibi "safahathanlık" kurumu oluşturmaktı. Bir yıldan fazla süren ilk program tamamlandıktan sonra, benzer programlar yapıldı. Halen de TYB'de "Safahat dersleri" devam ediyor.


Künye , E-Posta , Webmaster , Türkçe Karakterler]

Burası ilkadım dergisinin internet sitesidir. Bütün hakları saklıdır©.

Tel: 0384 213 65 43    Fax: 0384 212 62 22   Yazışma Adresi : PK. 75 Nevşehir

Görüş ve sorunlarınız için webmaster'a mesaj bırakabilirsiniz.