E-Mail listemize üye olun!

E-Mail listemize üye olursanız, bu sayede sitemiz her yenilendiğinde bundan anında haberdar olabileceksiniz. 

 

Not: Yukarıdaki kutuya e-mail adresinizi yazıp 'tamam' düğmesine bastıktan sonra adresinize bir mesaj yollanacaktır. Bu mesaja olduğu gibi cevap verdiğinizde (reply) listemize üyelik işleminiz tamamlanmış olacaktır. Aksi takdirde (yani bu mesajı cevaplamazsanız) listemize üye olmuş olmayacaksınız.

Arkadaşınıza Tavsiye Edin

Sizin Adınız

Arkadaşınızın e-mail adresi

Mesajınız

 

 

EMİN ALPER - SÜLEYMAN KONAK  (haberyorum@ilkadimdergisi.com)

HABER YORUM;


  EL-KAİDE KİMİN OYUNU?!

15 ve 20 Kasım’da İstanbul’da dört hedefe yönelik kanlı saldırılardan sonra Pentagon’un tezlerinin, New York Times’in yorumlarının dışına çıkamayan bir terör tartışmasına mahkum olduk. ABD ‘nin yeni küresel düzeninin ideolojisi haline getirilen ve dünyayı paranoyaya sürükleyen el Kaide saplantısı, o günden sonra yaşanan bütün kötülüklerin üzerini örtmek için kullanılan bir kamuflaja dönüştürüldü, ABD cephesinin işgal ve cinayetlerinin meşruiyet kaynağı haline getirildi.

Çok ciddi bir zihinsel operasyona tabi tutuluyoruz. ABD-İngiliz-İsrail cephesinin ilişkileri hangi ülke ile “yolunda gitmemeye” başlarsa o ülkede bombalar patlıyor. ABD’nin küresel müdahale planlarını hangi müslüman ülke sorgulamaya başlarsa o ülke karışıyor. Bu sorgulama ister yönetici kesimde olsun isterse halkta olsun sonuç değişmiyor. Aynı örgütün adı kullanılarak daha önce Endonezya ve Suudi Arabistan’da patlayan bombalardan sonra da bu ülkelerin yöneticileri de terörle yapılan küresel mücadelede taraf olmaya davet edilmiş, halklarının ABD-İsrail-İngiltere üçlüsüne karşı olan muhalefet duyguları ise bu terör tehditleri ile kırılmaya çalışılmıştı.

Olaylara bu yönden bakıldığı zaman bu kanlı terör eylemlerini gerçekleştirenlerin kim olduğu, hangi dine mensup oldukları, amaçlarının ne olduğu konuları ikinci planda kalıyor, “bu eylemler kimlerin işine yaradı?” sorusunun sorulması daha anlamlı hale geliyor.

Eylemlerin ilk sonucu “İslam” ve “terör” gibi anlam olarak belki de birbirine bu kadar zıt  başka  kelime bulunmayan iki mefhumun kasıtlı olarak bir kez daha bir araya getirilmesi oldu.

Bu tip eylemlerin ülkemizi hedef alması bir kısım yorumcuların ileri sürdükleri gibi Türkiye’nin Irak’taki tezlerinden vazgeçip, ABD-İngiliz-İsrail cephesinin bu ülkedeki direnişe karşı başlatacakları ve adını teröre karşı savaş olarak koyacakları kanlı mücadelede bu cephenin yanında yer almasına yol açacak mı yada bu sonuca ulaşılıncaya kadar devam mı edecek bekleyip göreceğiz.

Ayrıca bu eylem paketlerinin, zor elde edebildiğimiz istikrar ortamının zarar görmesine ve hep alışık olduğumuz Türkiye’de “artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak” rüzgarı estirerek güvenlik adına demokrasiden “fedakarlık” istenmesine yol açabilecek olması da milletimizi endişelendirmektedir.

Belki bu son cinayetler de üzeri örtük kalacaklar. Ve biz hiçbir zaman . ABD-İngiliz-İsrail cephesine yönelik planlı, programlı bir terör saldırısında nasıl oluyor da hep müslümanların öldüğü sorusuna “resmi ve doğru” bir cevap alamayacağız. Tıpkı 11 Eylül saldırılarında nasıl oldu da ikiz kulelerde en kalabalık nüfusu oluşturan Yahudilerden bir tek kişinin bile ölmediğine düzgün bir cevap alamadığımız gibi. Ve o günden sonra tüm dünyada, özellikle Ortadoğu’da olan tüm gelişmelerin neden sadece İsrail’in bölgedeki “nihai” hedefine ulaşmasına yardımcı olacak gelişmeler olduğunu anlayamadığımız gibi. Allah, müslümanların yardımcısı olsun…

 

BİR ANEKTOD

Türk Einstein’ı Oktay  Sinanoğlu anlatıyor:

Radikal İslam Pentagon’da üretilmiş bir kavramdır. Amerika’da beyin yapıcılar kavramları üretir, medya, üniversite ve strateji kuruluşları ile bu kavramları dünya gündemine sokarlar. Ardından da operasyonlar başlar. Bakın 1990’lı yılların başında Pentagon’da görevli bir fizikçi dostum açık ve net olarak şunu demişti: “Bu günlerde Pentagon’daki generaller yeni düşman arayışına girdiler. Komünizm çöktü yeni düşman olarak İslam hedef seçildi. Çok yakında İslamî terör lafını duyacaksınız…”

 

BİR ANKET

15 AB  üyesi ülkede Eurobarometer tarafından telefonla yapılan ve 126 sayfa oluşturan kamuoyu araştırmasında Avrupalılar  dünya barışına hangi ülkenin tehdit oluşturduğu sorusuna yüzde 59 ile İsrail ve yüzde 53 ile ABD cevabı vermişler.

İlginç olan şu ki bunun üzerine bazı çevreler araştırmayı yaptırıp yayınlayan AB bünyesindeki birimde son yirmi yıldır yolsuzluklar yapıldığı iddiasıyla soruşturma açılmasını istemişler.

 

BAŞÖRTÜSÜ DIŞARI! KAMUSAL ALANDA TUNUS MODELİ Mİ?

Kamu: Bütün, herkes, amme. Bir ülke halkının tamamı. (M.Doğan-Büyük Türkçe Sözlük)

Buradan hareketle kamu(sal) alanı şöyle tarif edebiliriz: Bir ülke halkının tamamının, umumun kullanmış olduğu, yaşamış olduğu alan, mekan. Okul, cami, çarşı, pazar kısaca her yer.

Başörtülü bayanlar, bazı çevrelerin tarif ettiği kamusal alana sokulmuyor. Ve bu kamusal alanlar, giderek genişletilip kamulaştırılıyor. Kendi kamu(sal) alanlarına başörtülü bayanların giremeyeceği, aksinin laikliğe aykırı olduğu iddia ediliyor.

Türkiye’de son günlerde  başörtülü insanlar için (şimdilik) ‘Kamu  Alanı’ tartışması  yapılıyor.

Baksanıza YÖK, üniversite kapılarını başörtülülere kapattı sorun bitti (!).

Cumhurbaşkanı, Çankaya’nın kapısını başörtülülere kapattı, sorun bitti (!).

Son olarak Yargıtay 4. Ceza Dairesi hakimi başörtülü bir sanığı mahkemeden kovarak sorunu çözmüş.

Bu icraatı ile emekliliğine birkaç ay kala meşhur olan Daire Başkanı Hakim Fadıl İnan “amacım toplumu germek değildi” demiş.

Yargıtay Başkanı Eraslan Özkaya “Uygulamanın arkasındayız. Mahkemeler kamusal alanın başında gelir.  Evet savunma hakkı kutsaldır ama yasaya aykırı kıyafetle olmaz.” değerlendirmesini yaptı. 

Başbakan Tayyip Erdoğan bu kararı kişisel ve ideolojik bir tavır olarak gördüğünü ve kınadığını açıkladı. Birçok sivil toplum kuruluşu da bu olayı kınayarak bu şekildeki uygulama ve davranışların toplumda gerginlik ve huzursuzluk yarattığını, kriz, dolayısıyla kriz rantı beklentisi içinde olanların işine geldiğini ifade ettiler. 

Hukukçular ise diğer birçok sorunda olduğu gibi bu sorunun da çözülme yerinin Meclis ve hükümet olduğunu belirterek, şikayetle bir sonuca ulaşılamayacağı, bu nedenle hükümetin “icrada” tereddüt etmemesi gerektiğini kaydettiler.

1992’de Tunus’tan kaçarak Almanya’ya yerleşen Tunus Nahda Hareketi yöneticilerinden Hedi Brik bir gazetede yayınlanan açıklamalarında Tunus’ta ilk başörtüsü yasağının 1981 yılında çıkarılan bir kanunla üniversitelerde başladığını belirterek, daha sonra adım adım diğer resmi kuruluşlara ve ardından da sivil kurumlara kadar genişletildiğini anlattı.

Brik,  “Artık ne resmi ne de özel fabrikalarda başörtülü çalışılamıyor; başörtülü hastalar hastanelere kabul edilmiyor. Bir kadın evinin balkonunda bile başörtülü görünse, hakkında takibat yapılır, aile huzursuz edilir. Bugün sokağa başörtülü çıkmak kesinlikle yasaktır. Okulların önünde devriye gezen güvenlik güçleri başörtüsü kontrolü yapıyor. Tunus’a gelen başörtülü turistlerin bile bu şekilde dolaşmasına izin verilmiyor” dedi.

Tunus yönetiminde yer alan bir bayan bakanın “Başörtüsü bize Türklerden, Osmanlı’dan geldi. Bizim kökümüz Batı’dır, açılmalıyız, Türk adetlerini bırakmalıyız.” Dediğini anlatan Brik  yüzlerce genç kızın okumak için Avrupa’daki üniversitelere gitmek zorunda kaldığını da söylüyor.

Peki bizde de giderek genişletilen ve kamulaştırılan alanların acaba sonu neresi?

 

ÇÖZÜM KIBRIS’I VERMEK Mİ?

AB’nin “Kıbrıs’ta çözümsüzlük  Türkiye’nin AB üyeliğine ciddi bir engeldir” açıklaması, KKTC’nin 20. kuruluş yıldönümü ve aralık ayı içindeki  parlamento seçimleri geçtiğimiz  ay içinde Kıbrıs’ın önemli gündem maddelerinden olmasını sağladı.

Anlaşılıyor ki Türkiye 1974’ten sonra Kıbrıs ile ilgili en önemli kararları almak zorunda olduğu bir dönemi yaşıyor. Milletimiz onlarca yıldır Kıbrıs’a çok büyük önem vermiş ve bunu 1974 ‘te savaşı bile göze alarak göstermişti. Aradan geçen otuz yıla yakın bir süredir dış güçler ve onların ülkemizdeki uzantıları tarafından ısrarla sürdürülen Kıbrıs konusundaki bu milli refleksin yıpratılıp ortadan kaldırılması mücadelesinin neticeye ulaşıyor olmasını görmek gerçekten oldukça üzücü ve düşündürücü.

ABD’nin, AB’nin “çözün” diye sadece Türk tarafını sıkıştırması,  Rum tarafının tüm Kıbrıs’ın temsilcisi olarak  AB’ne alınması, Türkiye’nin ise önce konuyu “çözmesi” sonra alınıp alınmayacağına karar verileceğinin açıklanması, milyarlarca dolar tutan istimlak tazminatlarını Türkiye’nin hemen ödemesi için alınan AİHM kararı, Rum tarafının ise “çözümden” sonra ödeyebileceğinin açıklanması  gibi çifte standartlı tutumlar bile bir takım çevrelerce haklı görülebiliyor.

Bilinmelidir ki ülkemiz sistemli bir şekilde sürekli zayıflatılmak istenmektedir. Zaman zaman elimize geçen istikrar ortamları terör ve benzeri yöntemlerle zedelenmeye, kalkınma hamlelerimiz baltalanmakta ve boşa çıkarılmakta, şahsiyetli dış politika üretmemiz engellenmekte, Irak’ta bu güne kadar “savaş sebebi “ sayacağımızı ilan ettiğimiz yapılanmaya katkı sağlamamız, Kıbrıs’ı bütünüyle Yunanistan’a devretmemiz, Ege’de ayaklarımızı denize sokmamamız istenmektedir. Bu gibi projeler sadece AB ve ABD’nin meselesi değildir. Esas olarak Kuzey İsrail devleti diye yeni bir ucube kurmanın  peşinde olanların projesidir.

Siyonizm’e karşı durmanın bedelini ödeyen Osmanlı’nın  son bakiyesi olan ülkemizi çökertmek isteyen bu oyunları 70 milyon insan olarak seyretmememiz gerekiyor.

 

MEYHANE İÇERİ

Hükümetin eğitimle ilgili her  tasarrufuna şiddetle karşı çıkıp canla başla karşı duran “duyarlı” çevreler uyuyorlar galiba. Baksanıza meclisten çıkan yeni bir yasaya göre, daha önce en az 200 metre olması gereken okullarla meyhaneler arasındaki mesafe 100 metreye indirilmiş.

Meclisimizin bu son derece “duyarlı” çevrelerin haberi olmadan ve tepkilerini çekmeden kanun çıkarabilmenin yolunu keşfetmesi son derece sevindirici olsa gerek.

Şaka bir tarafa bu gidişle yakında “laik bir ülkede eğitimle şişe arasındaki bu ayrılık gayrılık niye? Son  bulsun mesafeler bitsin bu gurbet !” şeklinde söylemlere tanık olabiliriz.

 

MAHATHİR VEDA ETTİ

Malezya Başbakanı Mahathir Muhammed, 22 yıllık iktidardan sonra 77 yaşında kendisini emekliye ayırarak görevini yardımcısı, siyasi ve dini bir lider olan Ahmet Bedevi’ye devretti.

Mahathir iktidarı döneminde Müslüman bir ülkenin nasıl İMF’siz ve kendi imkanlarıyla kalkınabileceğini ispat etmiş bir lider. Döneminde Malezya hızlı bir değişim geçirmiş ham madde ihraç eden ülke konumundan ileri teknoloji üretip ihraç eden ülke konumuna geçmiş, en zengin ve hızlı gelişen Güneydoğu Asya ülkelerinden biri olmuştu.

Mahathir muhalefete tahammülsüzlüğü ile de tanınmıştı. Yardımcısı ve kendisinden sonraki doğal lider olarak bakılan Enver İbrahim’i iktidardan uzaklaştırmak için kullandığı çirkin yöntemler karizmatik liderliğinin en zayıf yönü idi.

Son olarak Yahudiler, ABD, “Avrupa ırkı”, batı basını ve küreselleşme hakkında İKÖ zirvesi açılışında yönelttiği şiddetli eleştiriler İslam dünyasında büyük yankı bulurken bu çevrelerden de tepki almıştı.

 

AYIN İNCİLERİ

“Milli Görüşçü günlerimde yaptığım konuşmalardan utanıyorum.”

T.B.M.M İnsan Hakları İnceleme Komisyonu Başkanı Mehmet Elkatmış

(ATV’deki  Konuşması)

 

“Kişisel kaprislerimi devletin tepesine taşımam”

T.B.M.M Başkanı Bülent Arınç

(29 Ekim resepsiyonuna eşi örtülü AKP milletvekillerinin ‘eşsiz’ davet edilmesi üzerine yaptığı açıklama)


Künye , E-Posta , Webmaster , Türkçe Karakterler]

Burası ilkadım dergisinin internet sitesidir. Bütün hakları saklıdır©.

Tel: 0384 213 65 43    Fax: 0384 212 62 22   Yazışma Adresi : PK. 75 Nevşehir

Görüş ve sorunlarınız için webmaster'a mesaj bırakabilirsiniz.