E-Mail listemize üye olun!

E-Mail listemize üye olursanız, bu sayede sitemiz her yenilendiğinde bundan anında haberdar olabileceksiniz. 

 

Not: Yukarıdaki kutuya e-mail adresinizi yazıp 'tamam' düğmesine bastıktan sonra adresinize bir mesaj yollanacaktır. Bu mesaja olduğu gibi cevap verdiğinizde (reply) listemize üyelik işleminiz tamamlanmış olacaktır. Aksi takdirde (yani bu mesajı cevaplamazsanız) listemize üye olmuş olmayacaksınız.

Arkadaşınıza Tavsiye Edin

Sizin Adınız

Arkadaşınızın e-mail adresi

Mesajınız

 

 

PROF. DR. ŞEFİK DURSUN (*)

DÜŞÜNCE;


YÜKSEKÖĞRETİM KURUMLARI TOPLUMUN HİZMETİNDE OLMALI

Üniversiteler mensup oldukları toplumların beyni gibidir. Üniversitelerde üretilen bilgiler ve yetiştirilen elemanlar, ülkenin yönetimini sağlayacak ve sorunlarının çözümünde öncü görevi yapacaklardır. Bu nedenle ülkenin içinde bulunduğu  durum, üniversitelerin de görevlerini  ne oranda yerine getirip getirmediklerini yansıtır.

3 Kasım seçimlerinin ardından kurulan tek parti iktidarının dikkat etmesi gereken en önemli husus, ülkenin sorunlarının çözümünde en başta üniversite sorununun halledilmesi  gerçeğidir.

Üniversiteler  bilgi üreten, böylece teknolojik gelişmelere katkıda bulunan, demokratik, temel insan hak ve özgürlüklerine saygılı ve hukukun üstünlüğüne inanan bir yapıya mutlaka kavuşturulmalıdır. Bu nedenlerle toplumun önderi ve geleceğimizin garantisi gördüğümüz  üniversitelerin hiçbir ideolojinin etkisinde kalmaması, çağdaş  kurumlar olması gerekir. Bunun için 12 Eylül ürünü dayatmacı ve merkeziyetçi  YÖK yok edilmeli onun yerine yükseköğretim kurumları arasında sadece koordinasyonu sağlama görevi olan yeni bir kurum konulmalıdır.

2547 sayılı yasada  ve bilhassa anayasada değişiklik yapılması son derecede önemlidir. Ancak şurası hiç unutulmamalıdır ki; yasaları uygulayan insanlardır.  Bu nedenle yeni  yasanın mümkün olduğunca kişilere bağlı olmaması özelliği öne çıkarılmalıdır. Bunun  üzerinde ne kadar durulsa da, yöneticilerin yapıları gereği uygulamanın az da olsa farklı olması kaçınılmazdır. Onun için üniversite ve birimlerinin  yönetimleri, öğretim üyelerinin oluşturduğu  kurulları tarafından gerçekleştirilmelidir. Ancak böyle bir üniversite ülkemizdeki eğitim ve öğretimi uluslar arası seviyeye çıkarıp sorunlarımıza çözüm üretebilir.

Bu hayatî fonksiyonların gerçek anlamda bilimsel özgürlüğün ve özerkliğin sağlandığı bir ortamda yerine getirilmesi mümkündür. Yükseköğretimle ilgili son gelişmeler nedeniyle üniversitelerimizin yukarıda belirtilen asıl fonksiyonlarını ve bu fonksiyonları ne kadar yerine getirdiğini tartışamıyoruz.  Çünkü hazırlanan Yükseköğretim Kanun Taslağı ile ilgili tartışmalar farklı noktalara getirilmiş, kısır siyasi çekişmelere girilmiştir.

Ana Muhalefet Partisi, mecliste yapması gerekenleri, bazı üniversite rektörleriyle birlikte farklı alanlarda yerine getirmeye  çalışıyor. Değiştirilmesi hususunda Türkiye’de herkesin hemfikir olduğu YÖK konusunda hata içinde bulunuyorlar. İstanbul Üniversitesi Enez sosyal tesislerinde  rektörün davetiyle toplanıp işbirliği içerisinde, iktidarın yapacağı taslak çalışması için nasıl engelleme yapılacağı konuşuluyor, taktik belirleniyor. Daha sonradan yapılan faaliyetlere bakıldığında  muhtemelen   YÖK  Başkanı’yla birlikte bazı rektörlerin  Kara Kuvvetleri Komutanı‘na gitmesi, cüppelerini giyerek yürüyüş yapmaları gibi eylemlerin burada planlanmış olduğunu tahmin edebiliyoruz.

28 Şubat’tan sonra üniversitelere siyaseti sokanlar, şimdi de Türk Silahlı Kuvvetleri’ni kendi saflarına çekmek istiyorlar. Bu konuya üniversite yöneticilerinin dikkat etmesi gerektiği kadar, Türk Silahlı Kuvvetleri mensuplarının da dikkat etmesi gerekmektedir.

AKP iktidarının ilk Milli Eğitim Bakanı sayın  Erkan Mumcu, Yükseköğretim Kanun Taslağı  konusunda çalışmaları başlatmış ve bu çalışmaları MEB’nın  internet sitesinde herkesin görüşüne açmıştı.

Her ihtilal sonrası anayasa ile birlikte üniversite kanunu değiştirilmiştir. Şimdi, sivil iktidar marifetiyle demokratik ortamda Yükseköğretim  Kanunu yapma imkanı doğmuştur. Hem de öğretim üyeleri hakkında ‘Bayrağın ucundan tutun, dediğimizde ne kadar para vereceksiniz derler’ diyen bir anlayışa rağmen, öğretim üyelerinin görüşlerine önem veren bir anlayışla. Bazı rektörlerimiz bir yükseköğretim yasasının sivil iktidar tarafından yapılmasının anlamını ya kavrayamıyorlar, ya da belirli odakların etkisinde kalarak hareket ediyorlar.

Millet, devletinden hizmet bekliyor. Birtakım endişe ve korkular bahane edilerek üniversitelerin üretken olması yerine, üzerine düşen önemli görevleri yapmak yerine,  sadece Cumhuriyetin bekçisi gibi davranmasını yeterli görmek ülkeyi geriye götürür. Çağ, bilgi çağıdır. Ülkeler bu yolda inanılmaz bir hızla ilerlemektedir. Kavga ile geçirilecek zamanımız yoktur. Üniversiteler her türlü kavganın dışında tutulmalıdır. Halkımız, üniversitelerden bilgi üretmesini ve bu bilgilerin teknolojik gelişmelere katkı olarak girmesini beklemektedir. Örneğin Kara Kuvvetleri Komutanı’nın, rektörlere ‘üniversite açılışlarını değerlendirin’ demesinden daha önemlisi, üniversitelerimizin ülkemiz savunma sanayiine katkılarını beklediğini ifade etmesidir.

Unutulmamalıdır ki, Türkiye’nin demokratikleşme konusunda yapılacakların yolu üniversitelerden geçer. Üniversiteler ilmî anlamda özgür ve  özerk olmalıdır. Siyasi düşüncelerin mücadele alanı haline getirilmemelidir. Üniversiteler hiç kimsenin ya da partinin çiftliği değildir, olamaz.

Çağdaş ülkelerde bulunan bilimsel özgürlük, maalesef  bizim üniversitelerimizde yoktur. Bilimsel özgürlük var, siz istediğiniz araştırmayı yapar ve yayınlayabilirsiniz denilir. Ancak bu izin, bazı konuları kapsamaz. Örneğin 28 Şubat sonrası hükümet,   YÖK kanalıyla üniversitelere gönderdiği genelgede, hükümetin ekonomik politikası üzerinde konuşulmasını yasaklamıştır. Tabii ki fen ve mühendislik alanlarında,  sağlık konusunda yapılacak çalışmalara bir şey söylenmesi, müdahale edilmesi gerekmeyebilir. Ancak toplum mühendisliğini ülkeye uygulamakla kendini görevli zannedenler, sosyal konulardaki araştırmaların kendi arzularına göre yapılmasını istemektedirler. Bu nedenle üniversitelerden uzaklaştırılan öğretim üyeleri vardır.

Türkiye’nin olduğu gibi üniversitelerin de huzura ihtiyacı var. Huzur olmayışı temel insan hak ve özgürlükleri konusunda nasıl seviye kaydettiğimizle bellidir. Benim gibi düşünmeyen öğretim üyelerini üniversitelerde yaşatmayacağız diyenler ne yaptıklarını sanıyorlar? Bu davranış şekli açıkça bölücülük ve kavgayı davet demektir. Artık öğretim üyeleri ülke kalkınmasına bilimsel araştırmalarıyla nasıl katkıda  bulunacaklarını değil de,  kendilerini nasıl savunacaklarını düşünmeye başlayacaklar ve önlemlerini almaya çalışacaklardır. Bu durum, ülke için zaman ve enerji kaybından başka bir şey değildir.

Aynı şey, öğrenciler için de geçerlidir. Mezun olduğu okula göre  üniversiteye girebilirsin, ya da sen, ancak şu üniversitenin şu fakültesine girebilirsin diye ayrım yapmak ne kadar bilimselliktir?  Aynı sayıda soru yapan  bir öğrenci, genel lisede öğrenci ise istediği yere girebilir, meslek lisesi mezunu ise giremez. Bu yöntemin bilimsel hiçbir yanı yoktur. Bir işyeri sahibi eleman almak için sınav yapsa,  aynı sınava giren ve 50 doğru soru yapan bir genel lise mezununu, aynı sınavda 80  soru yapan meslek lisesi mezununa tercih eder mi?  Bunun mantığı yoktur.

İmam-Hatip Liselerinin üniversiteye girmesini önlemek için türlü organizasyonlara girenler, meslek liselerinin gelişmesine nasıl zarar verdiklerini oturup bir değerlendirmeliler. Oysa, geçmişten beri üniversiteye girip mezun olduktan sonra işsiz dolaşmak zorunda kalan gençlerimize bakınca meslek liselerine yönlendirmenin faydaları daha da anlamlı hale gelmektedir.

Bir kaç sivil toplum örgütü ve bürokrat, fazla İHL’ler kapatılsın diyor. Onlara göre mezun olanların iş bulma imkanı yok. Mezunlarının sayısı on bini geçmemelidir. Onlar, böyle düşünebilir. Peki tüm genel lise mezunların  hepsine iş verebiliyor muyuz? Hayır. O zaman genel liseler de fazla,  bunlar da kapatılsın. Böyle bir mantık olamaz. Ülkemiz de  zorunlu eğitim  sekiz yıl yerine on iki yıl olmalıdır. Tüm lise mezunlarının iş bulmalarını isteriz.  Millet, evlatlarını istediği gibi yetiştirsin. Evladını getirip devlete teslim eden bu insanları ve evlatlarını potansiyel suçlu gözüyle görmemelisiniz. Üniversiteden mezun ettiğiniz kaç veteriner, kaç makine mühendisi, kaç inşaat mühendisi, kaç iktisatçı kendi işini yapıyor? Maalesef, birçoğu boşta geziyor. O zaman bu fakülteleri de mi kapatalım? Toplumun bir kesimi, çocuklarının Avrupa İnsan Hakları Beyannamesine uygun şekilde, lise eğitimiyle birlikte dini eğitim almasını da istiyor. Avrupa Birliği yolundaki laik  bir ülkenin her vatandaşına, her inanca eşit mesafede olması, herkese eşit eğitim  imkanı vermesi gerekir.

YÖK  Başkanı, musevi vatandaşlarımızın yükseköğretim kurumlarında dinî günleri nedeniyle ibadetlerini yapması hususunda imkan hazırlanmasını istiyor, üniversitelere  böyle yazı gönderiyor. Bu laik devlet açısından güzel bir uygulamadır. Ama aynı zamanda  başörtülü öğrencilerin üniversiteye alınmaması için de  yazı gönderiyor. Bu nasıl laikliktir, bu nasıl devletin gücünü kendi şahsi kanaatleri ve amaçları doğrultusunda kullanmaktır. Kalkıp aklın vahiyden üstün olduğunu  söylemek  laik bir devlet memurunun yapacağı iş mi?  Museviler için de mi aynı sözü söylüyorsunuz? İnançlar karşısında taraf olmuş  laik bir bürokrat,  hem de devlet adına hareket ediyor!

Sırf kıyafeti nedeniyle en yüksek puanı almış olsa bile, üniversitenin öğrenciyi kaydetmeyişi ya da üniversiteye sokmayışının bilimle, akılla izah edilebilir tarafı var mı? Ancak bu uygulamaların siyasetle açıklanması mümkündür. Zaten 28 Şubat’tan sonra daha belirgin olarak üniversite yöneticilerinin bir kısmı bunu yaptılar ve halen de yapmayı sürdürüyorlar.

Öğretim üyelerini ve öğrencilerini farklı düşüncede olduklarından dolayı dışlayan bu zihniyetin, üniversitelerin üretimini artırmak yerine huzursuzluğu artırdığı açıktır. Toplum, devletin gücünü kullanarak evlatlarına ayrımcılık yapanları sevmemektedir. Bunu seçimlerde defalarca gösterdi. Demokratik haklarını kullandı. 28 Şubatla başlayan süreçte tüm zulümlere sabırla göğüs gerdi. Sorunlarının çözümünün TBMM’de olacağına inancını gösterdi. Şimdi de bunu bekliyor. Ama YÖK dükalığı bir siyasi parti imiş gibi davranıyor ve geçit vermeyeceğini söylüyor.

 TSK’yı göreve davet etmeye ortam hazırlayanlar, Menderes ve Kubilay benzetmeleri  ile işe başladılar. Bunlar, buram buram siyaset kokan açıklamalardır. Bu sözler  ayni zamanda tehdit içermektedir. Demokrasinin işleyişine müdahale her ne şekilde olursa olsun anayasal bir suçtur.  Böyle bir durumda başta demokrat öğretim üyeleri ve aydınların millete yol göstererek seyirci kalmayacağı artık bilinmelidir.

Milletin bir kısım evladının üniversiteden dışlanması, üniversitenin kalitesine ve o ülkenin dünyadaki imajına gölge düşürür. Mağdur insanlar, bir gün benim okuyamadığım, ancak benim vergilerimle işleyen bu kurumlarda ben okuyamıyorsam, onları yok sayıyorum,  başkası da okuyamaz der ise bu kaosu kim engelleyebilir? Ülkeye yazık edilmiş olur. Geçmiş dönemlerde bu ülkeye bu anlamda verilmiş zararları oturup inceleyelim ve milletin üniversitelere saygısının devamını sağlayalım.

28 Şubat kararlarını destekleyen bazı  üniversite yöneticileri maalesef üniversiteleri siyasetin içine çektiler. Şu anda İstanbul Üniversitesi’nde rektör olan yönetici, 28 Şubat’tan birkaç gün sonra, Cerrahi Bilimler Bölüm Başkanı iken,  kendi bölümü için kılık-kıyafet genelgesi yayınladı. Hem de Dekanlık bu konuda herhangi bir yaptırım getirmemişti. Rektör olunca da malum uygulamalar pilot fakülteler seçilerek, başta Cerrahpaşa Tıp Fakültesi olmak üzere, diğer fakültelere yaygınlaştırıldı. Buna yanaşmayan idarecileri ya görevden aldılar ya da etkisizleştirdiler. O zamana kadar tüm üniversiteler suç mu işliyordu? Türkiye bundan ne kazandı. Ekonomi mi iyileşti, üniversitelerin bilime katkısı mı arttı, daha demokrat bir ülke mi olduk? Hayır! Gözü yaşlı evlatlarımızın bir kısmı okullarını bıraktı, bir kısmı yurt dışında okuma imkanlarını araştırdı ve buldu. Bu imkanları bulamayanlar da başörtülerini çıkararak okullarına devam etmek zorunda bırakıldılar. Böyle yapmakla bu gençlerin kafasındaki hangi düşünceyi değiştirdiniz?  Bütün olanlar, devleti temsil eden bürokratların yaptıkları yanlışlar  yüzünden  öğrencilerin ve ailelerinin ve olayları seyreden toplumun diğer büyük kesiminin devlete karşı  olumsuz düşünmelerine sebep olmaktan başka neye yaradı?

Yetmedi. İstanbul Üniversitesi çalışanlarının analarına,  evlatlarına başörtülü diye sağlık karnesi vermek istenmedi. Genelge yayınlandı. Ancak milletin reaksiyonu niyetlerini ortaya çıkardı ve geri çekildiler. Ellerinden gelseydi bunu da yapacaklardı. Nerede kaldı hekim olurken yapılan yeminler? Bunlar ilimle, bilgi üretimiyle uğraşması gereken üniversite yöneticilerine, öğretim üyeliğine yakışan işler değildir.

Üzüntüyle izliyoruz ki, Yargıtay’ın bir dairesinde sanık, başörtülü olduğu için duruşmadan çıkarılıyor. Kutsal savunma hakkı çiğneniyor. Bu uygulamalar, üniversitede ortaya konulan uygulamalardan farklı değildir. Bu  tür gerilimleri meydana getirenleri daha sonra siyasetin içerisinde görüyoruz. Hukukun siyasallaşmaması için, en önce adaleti sağlayacak kişiler dikkat etmelidir.Yapılan tenkitleri müdahale olarak değerlendirmek hatayı örtmeye çalışmaktır.

1997 yılında benim de katıldığım rektörlük seçimini Prof. Dr. Kemal Alemdaroğlu kazandı. Seçimden sonra  kendisiyle yaptığım ilk görüşmede söylediğim gibi şimdi tüm üniversite yönetimlerinde bulunan veya etkili olanlara sesleniyorum: İki kız evladınız olsa ve bunlardan biri başörtüsü taksa, diğeri de başı açık olsa evlatlarınız arasında tercih  veya ayırım yapabilir misiniz?  Bu, onların  reşit olmuş insanlar olarak kişisel hakları değil midir? Bu konuda hiçbir yasa yok iken, aksine kılık-kıyafetin yasalara aykırı olmamak üzere serbest olmasına müsaade eden yasa var iken,  hakkı olduğu halde sınavlara almamak, derslere sokmamak kız öğrencilerin anayasal güvence altında bulunduğunu bildiğimiz eğitim özgürlüğüne saldırı değil midir? Ne olacak  bunlara karşı işlenmiş anayasal suç? Kim verecek bunun hesabını? Ben yaptım oldu mantığıyla hareket edenler,  hukukun üstünlüğünün yeniden sağlanacağını unutmamalıdırlar. Anayasa Mahkemesinin kararlarının bağlayıcı olduğunu elbet hepimiz biliyoruz. Bunu dillendirerek Anayasa’nın 153. maddesine göre Anayasa Mahkemesi bir kanun veya kanun hükmünde kararnamenin tamamını veya bir hükmünü iptal ederken, kanun koyucu gibi hareketle, yeni bir  uygulamaya yol açacak biçimde hüküm tesis edemeyeceğini de  biliyoruz. Böylece de anayasa ihlal edilmiş değil midir?

Artık polemikleri ve  birbirimize karşı yaptığımız yanlışları geride bırakalım. Bu ülkenin insanlarını üniversitenin dışında bırakma oyunlarına son verelim. Bilhassa öğretim elemanları,  cumhuriyeti ve laikliği koruma bahanesiyle gerginlik yaratarak kaliteli bir Yükseköğretim Yasasının çıkmasını engelleme çalışmaları karşısında sessiz kalmamalıdır. Her kişi, bu konuda demokratik haklarını kullanarak tavrını ortaya koymalıdır. Bu dönemde  öğretim elemanlarının  istediği şekilde bir Yükseköğretim Yasası çıkarılabilir. Aksi takdirde siyasi oyunlar nedeniyle yakalanan fırsat kaçabilir. Artık hem siyasi iktidar,  hem de öğretim üyeleri ülkemizi yarınlara taşıyacak üniversiteleri için  önemli bir imtihan vermektedir.

MEB, Yükseköğretim Yasasının hazırlanma işini Üniversitelerarası Kurula bırakmış gibi gözükmektedir. Bu durumu olumlu olarak değerlendirmiyoruz. Üniversitelerimizin bugünkü içler acısı duruma getirilmesinde YÖK’ün olduğu kadar şu andaki yöneticilerin de payı vardır. Sivil toplum örgütlerini dışlayan, öğretim üyelerinin görüşlerine yer vermeyen bir yasanın zaman içerisinde, bizleri daha iyi  yerlere  getireceğinden endişe etmekteyiz. MEB, böyle bir yolu seçmekle işin kolayına kaçmıştır. Yükseköğretim meselesi yurtdışına asker gönderme olayından daha önemlidir. Siyasi iktidar ayakta durmasını becerebilirse bu işin üstesinden gelebilir. Üniversitelerin sorunlarını çözemeyen bir iktidarın milletle arasındaki bağ gevşer. Millet, bu iktidarı gönlünden ve kafasından öteler. Bu geçmişte böyle oldu, şimdi de  gelecekte de böyle olacaktır.

Bu ülke hepimizin. Hiç kimsenin kimseye  üstünlüğü yoktur. Üstünlük, ancak topluma ve ülkeye hizmetle kazanılabilir. Birbirimizi ortadan kaldırmamız söz konusu olamaz. Üniversite meselesinde çözüm, ancak ilmî olarak olaya bakmak ve insanî değerlere saygılı olmakla mümkündür.

Türkiye’nin sorunlarının çözümü  özgür, özerk ve demokratik üniversitelerle mümkündür. Unutulmamalıdır ki, özgürlük sadece bizim için değil , aynı zamanda bizim gibi düşünmeyen diğer düşünce sahipleri için de  geçerlidir.

 

(*) Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Öğretim Üyesi, Üniversite Öğretim Elemanları Dayanışma Derneği Başkanı


Künye , E-Posta , Webmaster , Türkçe Karakterler]

Burası ilkadım dergisinin internet sitesidir. Bütün hakları saklıdır©.

Tel: 0384 213 65 43    Fax: 0384 212 62 22   Yazışma Adresi : PK. 75 Nevşehir

Görüş ve sorunlarınız için webmaster'a mesaj bırakabilirsiniz.