E-Mail listemize üye olun!

E-Mail listemize üye olursanız, bu sayede sitemiz her yenilendiğinde bundan anında haberdar olabileceksiniz. 

 

Not: Yukarıdaki kutuya e-mail adresinizi yazıp 'tamam' düğmesine bastıktan sonra adresinize bir mesaj yollanacaktır. Bu mesaja olduğu gibi cevap verdiğinizde (reply) listemize üyelik işleminiz tamamlanmış olacaktır. Aksi takdirde (yani bu mesajı cevaplamazsanız) listemize üye olmuş olmayacaksınız.

Arkadaşınıza Tavsiye Edin

Sizin Adınız

Arkadaşınızın e-mail adresi

Mesajınız

 

 

SÜMEYYE ÇİFTÇİ

DÜŞÜNCE;


SENİ HAKETMEK BOYNUMUN BORCU

Ben haketmedim bu aşkı. Siz bu aşkı haketmediniz. Büyük manaların kıskacına kaptırmadan yüreğimi, küçük, dar ve cahil bir hayatın soğan ekmeğiyle doyacağım öyle mi? Müslüman olmadan nasıl yaşayacaksam, nasıl duyup düşüneceksem ve hatta nasıl inanacaksam öyle yaşayacak; duyup, düşünüp, inanacak ve tüm bunlara rağmen müslüman olma iddiamdan vazgeçmeyeceğim. Kur’an hayatımda, elimde, evimde, sokağımda, toprağımda olmayacak, ama ben, Kur’an’ın doğum ayını kutlayacağım. Yine de beni sayanı, kalbime her sene konuk olanı, ramazanı, “direkler arası eğlencelerle”, onun modern versiyonu olan “konserlerle” ağırlayacağım. Kur’an’ı öldürüp sonra doğum gününü kutlayacağım.

Komşum aç iken, her gün, iftarda ve sahurda yediğim envai çeşit yemeklerle mide fesadı geçirecek kadar bencil olacağım. Tüketim toplumunun, bir bireyi olacağım. Depremzede standartında bir sofra dişimin kovuğunu bile doldurmayacak ramazanı zenginler için “diyet ayı”, yoksullar için “beslenme ayı” olarak algılayacağım. Ramazanın ruhunu öldürüp, cesedinin üzerinde beslenme festivali yapacağım.

Bu şehirde, bu beton yığınında kalp diye alış veriş merkezleri taşıyacağım göğsümde öyle mi? İpeği pamuk, altını gümüş fiyatına alma hayalleri kuracağım. Bedelsiz elde edildiği düşünülen şeylerin bedelinin daha ağır olduğunu bile bile. İman işleri ile nakit işlerini birbirinden ayıracağım. Hep alıp, hiç vermeyeceğim; ya da coca cola reklamı yapar gibi kaşıkla vereceğim, kepçeyle almak için. Kureyş kervanlarıyla pazarlığa girişeceğim. Müslüman kardeşime değil, müesseselere güveneceğim. Dini yalnızca entellektüel bir faaliyete indireceğim. Ay başında paramı alamadığım için öğretmekten vazgeçeceğim. Allah’ın bak dediği yerden, görmeyeceğim, bu yüzden her yasakla birlikte -direncimi pekiştirmek yerine- daha da modernleşeceğim. İbrahim’im teslimiyeti safha safha değişecek hayatımda, inanmak için aklileştireceğim. Ahlaki ve dini konularda bile “bana göre iyi” deme furyasına katılıp, ortada iyi ve güzel hiçbir şey bırakmayacağım. Tüm gelenekleri, incelikleri bidat diye süpürüp, oluşan boşlukları televizyon ile dolduracağım. Düşündüğüm ya da yaşadığım kadar değil, göründüğüm kadar var olacağım.

Sahiplenmek mülkün sahibinden ayrı ediyor bizi...

Hakkımızı alır sahiplenemediklerimiz.

Sayısınca aç düşeriz gün ortasına.

Sahiplenme hastalığının pençesinde kıvranırız.

“Benimdir” dediklerimiz derin yaralar açar ruhumuzda.

Ben haketmedim bu aşkı. Siz bu ayı haketmediniz. Sadece piyonları değil, atları, fiilleri, kaleleri, veziri de hesaba katmadan şaha kul köle olacağız öyle mi? “Stocklom sendromu” denilen, “düşmana aşık olma” gibi zillet verici bir psikolojik vakıayı iliklerimizde yaşayacağız. Esmer tenimize pudralar sürüp, “onlar” gibi düşünüp, “onlar” gibi giyinip, “onlar” gibi konuşup ve hatta hayal kurup koşacağız. Hollwood tanrılarının ve Beyaz Saray efendilerinin dünyasına...

Onbir ayın yürekte bıraktığı kiri, isi, pası temizlemek için yüreğimizin bakıma alınması; yüreğin çeperlerine tutunarak kendimize doğru tırmanmak için bulunmaz fırsatı; güzele hicret için bulunmaz Hira’yı; onların izin verdiği kadarıyla geçireceğiz. Onlar, tüm hayatların sahibi, herkesin hayatı film; ve onlar tüm filmlerin vazgeçilmez yönetmeni, yapımcısı, senaristi ve biz de duble gönüllü figüran öyle mi? İlahi gündem ramazan bile değiştiremez yürek gündemimizi... Herkes görünüşte birbirinden farklı gibi, ama hepimizin sol göğsünün altında büyüklüğü yumruk kadar, işgal edilmiş, yağmalanmış bir “esir” kalbi. Televizyon ekranlarından fırlayıp çıkan başka başka hayatlar tarafından çalınmış hayat olmak hepimizin ortak kaderi.

Yaratılmışların böylesine seçilmişi, böylesine tüketir mi seçilmişliğini? Köleler, en azından bir gün kopartabilir zincirlerini. Peki ya kahyalığın bedeli? En güçlü kumandanları köle, en zelilleri hükümdar kılan, geçer akçeleri geçmeze, geçmez akçeleri geçere dönüştüren gizli elin sahibi? Sahipliği, yanlış yere verdik vereli başımız dertten kurtulmuyor. Asıl sahibimizden uzak kaldıkça sahiplerimiz daha çok cefa ediyor. Yitirilen şeyler, istenilen şeylerden çoğu kez daha kıymetli oluyor. İnce buz tabakasına aldanıp üzerinde yürüdüğümüz gölün soğuk sularında bulacağız birgün kendimizi, tarih tekerrür ediyorken...

“... Onlar içlerinden bir grup insanlardan Allah’tan korkar gibi yahut daha fazla bir korku ile korkmaya başladılar. Eğer iman etmiş kimseler iseniz onlardan korkmayın, Ben’den korkun.” (Âl-i İmran, 175; Nisa, 77)

Bu ay, beni haketmedi! Haketmedi bu aşk sizi! Çok dardı kelimelerimiz, içine iki kişiyi sığıdıracak kadar sevgiye ilişkin kurduğumuz cümleler. Ve yaşadığımız, bizden başka herşeyi kovup sadece kendimiz doldurmak isteriz hayatı. Onaylanmak için danışırız, alkışlanmak için beğeniye sunarız düşüncelerimizi. En son kendimize kızarız. En çirkin isteklerimize, en masum giysileri giydiririz. Her kötülüğümüze bir mantık buluruz. Hepimiz, sesimizi biraz daha iyi duyurabilmek için, hoparlörün sesinin biraz daha açılması gerektiğini düşünürüz. Öyle ya derindir fikirlerimiz, iğnelidir dilimiz. Ama işte olmadı, olmuyor, lafla Yesribler Medine yapılmıyor. Dayanıklı iletkenden güçlü bir elektrik akımı geçirildiğinde meydana gelen ısı, ışık enerjisine dönüşüyor. Demek ki, güç yerinde durarak değil, dönüşerek elde ediliyor. Göz kapaklarının ardına bir kez ışık düşmediği için karanlıktan şikayet edemeyen çağdaş Taif’ler bizi bekliyor.

Hepimiz hayatın içine indirilmiş bir ayetiz. Nüzûl sebeplerimiz gerçekleştirilmeyi bekliyor. Allah’ın bize açtığı sonsuz kredinin ödenmesi gerekiyor. Taşların altı solucan kaynıyor. Yalancı çobanı kurtlar yedi, yalancı fecri güneş, yüreğimse gülümseyerek kabağın arabaya, farelerin atlara dönüşmesini bekliyor. İnsanlar kitap olduklarını bilmeden, kitaplarının (ruhlarının) kapağını bile açmadan, sayfalarını karıştırmadan yaşıyor ve ölüyor. İndiği zamana daha otuz bin kat değer yükleyen bir kitap bizim yüreğimize, zihnimize, hayatımıza, dünyamıza inerse ne olur düşünmüyor. Kimse, bu düz yollarda ve bu güvenli yaşamların kollarında, Mirac gecesinde başımızı yerden nasıl kaldırdık bilmiyor. Ya da bildiği halde yapamıyor. Gökler ve yerler arasında olduğu kadar mesafe var bildiklerimizle yaptıklarımız arasında.

Şimdi her okul Taif, bizim yüreğimizin kulağı ise hâlâ “bir tatlı huzur ver, kalamış senin olsun” şarkısını dinliyor. Kapıların kapalı olduğunu sanıp “pencerelerden girmeye mecalim yok” diyor. -Halbuki açıktı kapılar. Kollarına dokunulmayı bekliyor.- Her el insanlığın mutluluğuna ya da sefaletine bir şeyler katar. (Allah hiç kimseye çok şey yapma gücünü vermemiş, herkese yapacak birşey kalsın diye.) Hareket etmeyen bir el, acaba insanlığın mutluluğuna mı, yoksa sefaletine mi katkıda bulunuyor? Kuş tüyü yastıklara uzanmak için nice “sihirli” ve “soft” cümleler, “İçinizdeki canınız gibi sevdiğiniz ramazanı da verin başka birşey istemiyoruz.” diyor. İçine düştüğü yangının ateşten denizini, mumdan gemileriyle geçiyor. Biri tarafından sürekli izlenildiğini düşünmek delilik belirtisi, biri tarafından sürekli izlenildiğini düşünmemek neyin belirtisi düşünmüyor. Örtsek de penceremizi, kurtulamayız bu sesten: “Allah herşeyi görüyor.”

Oysa...

Direnmek sürünmek değildi, güçlenmek için durmak, teslim olmak hiç değil. Yersiz insan yoktu, yerini bilmeyen yerini terk etmiş, firari insan vardı. Hiçbir insan atık olarak yaratılmamıştı. İnsan kendi kendisini atık haline işte böyle getiriyor. Ama ramazan, Kur’an’ın elinden tutup hoş gelişle geliyor. Ruh aleyhine bozulan insani denge yeniden kuruluyor.

Yurdumda kar, meydanlarda ölürken,

Savsaklamanın uyuşukluğu kaplar içimi.

Yurdumda çalınır o ezici, kahredici,

Avrupai ölümün tek düze oda musikisi.

Yurdumda kar, genç kızların düşleri gibi kokar.

Beyaz dallar altında okurken, yabancı şiirlerini...

Ben, bu ayı haketmeliyim. Haketmeliyiz biz bu ayı... Vurgun yiyen dalgıçlar gibi, özel bir basınç odasında kendime geleceğim. İçimde, yıkacak ve inşa edecek çok şey var. Bunu iliklerimde hissedeceğim. “Sen kapları, testileri hele bir kır/Sular nasıl yol tutar gider.” mısralarını büyük harflerle söyleyeceğim. Affettiğini kardeşlerine bile hissettirmeden affeden Yusuf gibi; önce herkesi, sonra kendimi affedeceğim. O da bağışını benden esirgemeyecek, buna inanacağım. Çağın imha ettiği bencil bir birey değil, Kur’an’ın inşâ ettiği mümin bir şahsiyet olacağım.

Biliyorum, orada bir yer var uzakta, ışıktan basamaklar kurulup gökyüzüne çıkılıyor. Taif’te kapılar kapanınca, gökyüzünden kapılar açılıyor. Allah; düşene dost olana, dost oluyor. Gizli de olsa, açık da olsa kalplerde yatanı Allah biliyor. Yeryüzünde yollar tükenince Burak yetiştiriliyor. Hiçbir ok, boşluğa fırlatılmıyor. Boşluğun da Rabb’i olan Allah, alın terini, yürek terini, zihin terini görüyor.

Ve biz şimdi; suyun akışına doğru bakıp bütün bu “değişim” naralarına kulaklarımızı tıkayarak, tüm gericiliğimizle bağırıyoruz. “Hoş geldin ya şehr-i ramazan! Hoş buldukların arasında olmayı ne kadar daha çok isterdik.” Kim bilir, geçmişte ne hoş gelişlerin, ne hoş buluşların olmuştur. Ama, senin amaçlarının arasında hoş bulmadıklarını hoş etmek de bulunmuyor mu? Yükselmek için düşmek, arınmak için kirlenmek, çıkmak için batmak gerekmiyor mu? Kelebek kadar güzel olabilmek için kurt kadar çirkin olmak gerekmiyor mu?”

Şimdi yüreğim, gövdemden daha ağır, kalbimin büyüklüğü terkettiklerim miktarınca artmakta... Hele “ben”, yani o tarifsiz çile, o tarifsiz yara, çekip gidince zihnimden. “bence” ile başlayan tüm cümleleri, kolumu keser gibi gövdemden kesip uzak bir kara parçasına attıktan sonra, sözcüklerdeki iğne tükenecek. Başkasına ait onca fikir, genelleme, ön yargı çıkacak hayatımdan, aklım vahiyle barışacak. İçimde bir denizin dalgaları, mavi gemiyi havalandıracak. Yüreğim ambargoları, taşları, Taif’i sevecek, Mirac’ı hakedecek. Harita yapacağız yüreğimizi; dünyada iyi ve temiz bir toprak arayanlara... Ve dilimizde aynı kelam:

“Tek başına ol, yek başına ol, bir başına tepki ol, dua ordusu ol, Spartaküs ol... Ol.. ol.. ol... Öldür dilindeki rüyayı ve ekmek olarak kalbini taşı yanında. Bir kalp, gerçekten “kalp” ise doyurabilir, hayatı. Hasta yürek, hâlâ ölmemişse hakedebilir bu aşkı...”

“... Gerçekten onlar, muhakkak nusret (yardım ve zafer) bulacaklardır.” (Saffat, 172)


Künye , E-Posta , Webmaster , Türkçe Karakterler]

Burası ilkadım dergisinin internet sitesidir. Bütün hakları saklıdır©.

Tel: 0384 213 65 43    Fax: 0384 212 62 22   Yazışma Adresi : PK. 75 Nevşehir

Görüş ve sorunlarınız için webmaster'a mesaj bırakabilirsiniz.