E-Mail listemize üye olun!

E-Mail listemize üye olursanız, bu sayede sitemiz her yenilendiğinde bundan anında haberdar olabileceksiniz. 

 

Not: Yukarıdaki kutuya e-mail adresinizi yazıp 'tamam' düğmesine bastıktan sonra adresinize bir mesaj yollanacaktır. Bu mesaja olduğu gibi cevap verdiğinizde (reply) listemize üyelik işleminiz tamamlanmış olacaktır. Aksi takdirde (yani bu mesajı cevaplamazsanız) listemize üye olmuş olmayacaksınız.

Arkadaşınıza Tavsiye Edin

Sizin Adınız

Arkadaşınızın e-mail adresi

Mesajınız

 

 

GAZETECİ YAZAR FERHAT KOÇ

DÜŞÜNCE;


BARIŞ KENTİ 

Cenab-ı Allah’ın yeryüzünde bir halife yaratıp, Hz. Adem (as.) ile insanlık tarihini başlatmasıyla birlikte dünyada kutsal mekanların ortaya çıkması bir vakıadır. Hz. Adem (a.s) ile Hz. Havva’nın buluştukları “Hicaz bölgesi” insanoğlu için yeryüzündeki ilk mukaddes mekan kabul edilmiştir.

Tevhid akidesine göre yeryüzündeki ilk kutsal mekan Kabe’dir. İslam ümmetinin en büyük ve toplumsal ibadeti Hacc, bu kutsal mekanda yerine getirilmektedir. Yeryüzündeki bu kutsal mescitten sonra ikinci kutsal mescit Medine-i Münevvere’de bulunan Mescid-i Nebevi’dir.

Müslümanların üçüncü kutsal mekanı ise, ilk kıbleleri olan ve 1967 yılından beri İsrail işgali altında bulunan “Mescid-i Aksa”nın bulunduğu Kudüs şehridir. Kudüs sadece Filistin halkının değil, 1,5 milyar müslümanındır ve bu işgalin acısı müslümanların kalbinde derin yaralar açmıştır. Ve Kudüs’ün tekrar özgürlüğüne kavuşacağı güne kadar da bu yaralar kapanmayacaktır.

 

Kutsal Moriya Tepesi

Beyt’ül Mukaddes, tarih boyunca çeşitli dinlerin büyük ve önemli şehirlerinden olmuş ve çeşitli dinî medeniyetlerin beşiği olmuştur. Kudüs’ün kutsallığını dinler tarihi açısından inceleyecek olursak, İsrailoğulları gerek Hz. Musa döneminde “Arz-ı Mev’ud” olarak bildikleri Kenan İli’ne, gerekse Hz. Süleyman döneminde buraya yerleşmelerinden dolayı Kudüs’e bir “Kutsal belde” gözüyle bakmaktadırlar. Yahudiler döneminde bu şehirde, içinde Allah’a ibadet edilen çok sayıda mabet yapılmıştır.

Hristiyanlar da bir başka dönemde bu şehirde Allah’a ibadet etmişler ve Hz. İsa bu bölgede “Beytül-Lahim” denilen yerde dünyaya geldiğinden dolayı burası hristiyanlarca da kutsal mekan kabul edilmektedir. Hristiyanlar aynı zamanda Hz. İsa’nın Kudüs şehrinde medfun olduğuna da inanırlar. Onun için Kudüs şehri bütün hristiyanlarca da kutsaldır.

Kudüs’ün adı ilk defa Mısır’da El Amarna’da bulunan çivi yazısıyla yazılmış bir dizi Akadca belgede anılır. İ.Ö. 1500’lere tarihlenen altı tablette, Kenan Beldesi’ndeki Erşelam (veya Urşalem) kent devletinin Firavun’dan yardım talep ettiği yazılıdır. Sonraki yüzyıllarda kentin İbranice’deki adlarından biri de Yeruşalem/Jerusalem olacaktır. Bu adlar, her ikisi de Sami dil ailesinden olan Akadça ve İbranice’de (ve Arapça’da) aynı köke işaret eder: “slm”; yani barış... Ne yazık ki, kentin “barış kenti” adını taşıması tarih boyunca sadece gönlünde yatanı gösterecektir. İsmiyle müsemma değildir Kudüs. Kenanîler’in Erşalem kenti, Ortadoğu’nun sayısız unutulmuş kadim yerleşim yeri arasında kaybolabilirdi şüphesiz. Ama Kudüs’e inancın eli değecek ve ona ölümsüzlüğü armağan edecekti. Kudüs’ün adı Eski Ahit’te tam 600 kere zikredilir. Yeni Ahit ise ağırlıklı olarak Hazreti İsa’nın yaşam öyküsünün hikayelerinden oluşur. Bu yaşam Kudüs yakınlarında Beytüllahim’de başlamış ve Kudüs’te sonlanmıştır. Kudüs, İbrahim Peygamber’den Yakup’a, onlardan Davut ve Süleyman Peygamberlere uzanan bir dizi hikayeye ev sahipliği yapar. Yakup, yedi kat göğe yükseldiği rüyayı Moriya Tepesi’nde görmüş. Davut, İ.Ö. 10. yüzyılda günümüz Kudüs’ünü kurmuş, oğlu Süleyman kutsal Moriya Tepesi’nde “Tanrı’nın Evi”ni, Yahudilerin dillere destan tapınağını inşa etmiştir. Çöl ve kavurucu sıcak ile çevrili bir coğrafyanın ortasında serin, yürek ferahlatıcı birkaç tepeden ibaret Kudüs’ün kutsal mekanlar için cenk alanına dönüşmesi, işte bu tapınağın inşası ile başlar.

 

Tevrat’ın anlattığı Kudüs

İsrailoğulları, Kenan Ülkesi’ne Kuzey Mezopotamya’dan gelen göçebe bir kavimdir. Hem bu yolculuklarında, hem de sonraki Mısır sürgününde tanışırlar tek tanrılı inançla. Tanrının onlara vaat ettiğine inandıkları Kenan Ülkesi’nin kıyıları Filistin ve iç bölgeleri Jebusi kentleri ile çevrelenmiştir. Bu kentleri ele geçirmeleri ve özellikle de Kudüs’ü almalarıyla birlikte, İ.Ö. 10. yüzyıldan itibaren bölgede İsrailoğullarının sancılı egemenlik yüzyılları başlar. Ancak bu küçük ülke Asurlular ve Babilliler tarafından iki defa işgal edilecek, tapınak yıkılacak ve Yahudiler Mezopotamya’ya sürülecekler. Yahudi şeriatının yazılı olduğu tabletleri barındıran ve tapınağın “Kutsalların kutsalı” kısmında saklanan “Ahit Sandığı” da kaybolacaktır.

Babil sürgünü ile birlikte Yahudilerin Kudüs’e geri dönme arzuları giderek bir tutkuya dönüşür. “Eski Ahit’te derki: “Babil Nehri kıyısında oturup ağladık Siyon’u (Kudüs’ü) hatırladıkça”. Yahudiler, İ.Ö. 444’te Kudüs’e geri dönerler ve tapınaklarını yeniden inşa ederler. Ne var ki İ.S: 70’de, Roma İmparatorluğu Kudüs’ü topraklarına katar, tapınağı yıkar, yerine Jüpiter Tapınağı inşa edilir. Yahudiler, bu defa ancak 20. yüzyılda geri dönmek üzere yeniden sürgün edilir, tapınakları yıkılır. Roma tarafından Kudüs’ten sürülmelerinden sonra tüm Yahudiler, Hamursuz Bayramlarında dualarını “gelecek yıl Kudüs’te” cümlesiyle bitirirler. Roma sürgünü, Kudüs tutkusunu katmerlendirir. Bugün tüm Yahudiler Ağlama Duvarı veya Batı Duvarı (Kotel ha Maaravi) adı verilen duvar kalıntısının tapınaktan kalmış yegane iz olduğuna inanırlar.

Davut’un Kudüs’ünden yüzyıllar sonra bir başka Yahudi’nin, Galileli İsa’nın, İ.S: 30’larda Kudüs’te tapınağın avlularında dillendirdiği “İhtilalci vaazları, sonraki yüzyıllarda milyonların inandığı Hristiyanlığın temellerini oluşturur. Ayrıca, Hristiyan dünyası, İsa Peygamber’in çarmıhını sırtında taşıyarak Via Dolorosa (Acılar Caddesi) boyunca yürüdüğüne ve tapınağının olsa olsa 500 metre ilerisinde “Golgotha” (Kafatası) Tepesinde çarmıha gerildiğine inanırlar. Bugün Golgotha Tepesi’nin bulunduğu yerde Kıyame Kilisesi yükselir. Moriya Tepesi, Yahudilik ve Müslümanlık arasında bir cenk alanı iken, Kıyame Kilisesi Beytüllahim’deki Kutsal Doğuş Kilisesi ile birlikte hristiyan mezheplerinin canhıraş mücadelelerinin arenasıdır. Bir kez daha “dava”, “mana”ya galebe çalar Kudüs’te. Kıyame Kilisesi’nde kimin “ekmek ve şarap ayini” düzenleyeceği, kimin Paskalya’yı ya da Noel’i kutlayacağı ve en önemlisi kilisenin anahtarını kimin taşıyacağı Kıptî, Ortodoks, Ermeni Gregoryan ve Katolik kiliseleri arasında yüzyıllardır çatışma konusudur. Sadece ruhban arasında kalmaz tartışma. Ortodokslar ve Katolikler’in, dolayısıyla da Fransa ile Rus Çarlığı’nın, Filistin’deki kutsal mekanlar ve en önemlisi Kıyame Kilisesi üzerinde daha fazla hak sahibi olma mücadelesi, 1854 yılında başlayan Kırım Savaşı’nın da nedenidir. Kıyame Kilisesi’nin  anahtarını kimin taşıyacağı sorununa Osmanlı’nın bulduğu dahiyane çözüm bugün hala geçerliliğini koruyor. Kilisenin anahtarı yüzyıllardır bir müslüman ailenin elinde, kiliseyi her sabah onlar açıyor ve akşam kilitliyorlar.

Dinler arası mevzi savaşları dinî mekanlardan ölüler alemine kadar uzanır bu coğrafyada. Kudüs ile karşısındaki Zeytindağı arasındaki Kidron Vadisi ve bu vadideki mezarlıklar, “Mesih” geldiğinde onu ilk karşılayan cemaat olabilmek için yahudiler, hristiyanlar ve müslümanlar arasında bir itiş kakış konusudur. Elbette “ölüler” adına bu itiş kakışı hayatta olanlar yapmaktadırlar.  Mesih’in (hristiyanlara göre İsa’dır bu) kıyametten önce Zeytin Dağı’ndan gelip Kidrons Vadisi’ne ineceğine ve oradan da Kudüs’e gireceğine her üç dinin mensupları da inanırlar.

 

İslam ve Kudüs

İslamiyet, Kudüs’ü sadece peygamberlerin yaşadığı bir kent olarak değil, aynı zamanda asr-ı saadetteki ilk kıble olarak kutsar.  İslam’ın ilk yıllarında müslümanların kıblesidir. Kıble ancak Hicret’ten sonra Mekke’ye, Mescid-i Haram’a çevrilir. Dahası Mirac’ın anlatıldığı İsra Suresi’nde Kudüs, yerlerle gökler, fani alem ile ebedi alem arasındaki bir köprü olarak resmedilir. Hz. Muhammed (s.a.v.)’in Mekke’den Kudüs’teki El-Aksa’ya (Moriya Tepesi) yolculuğu ve oradan da yedi kat göğe yükselişi, önüne alemlerin sırlarının açılışı anlatılır. Bugün Mekke ve Medine’den sonra İslamî inancın üçüncü kutsal kentidir Kudüs ve tam adı Kudüs’üş-Şerif’tir (Şerefli Kudüs).

El-Aksa, Moriya Tepesi, Tapınak Tepesi; adı her ne olursa olsun, bu bölge Filistin-İsrail çatışmasının tam da merkezinde yer alıyor. Kudüs’te bir kez daha maddeden manaya, manadan davaya geçiliyor.

Yahudiler, Kubbetü’s-Sahra’nın, Mescid-i Aksa’nın ve diğer İslamî yapıların kutsal tapınağın üzerine inşa edilmiş olduğunu ileri sürerler. Hatta Kubbetü’s-Sahra’nın tam da Ahit Sandığı’nın bulunduğu bölümün üzerine inşa edildiğine inanırlar. Dindar Yahudilerin El-Aksa ile ilgili tutumları ise çeşitlidir. Bazı ultra Ortadoks tarikatlar “Kutsalların Kutsalı”nı barındıran bu tepede dolaşmayı dinen “mekruh” kabul ederler. İnançlarına göre bu yürüyüşler kutsal mabetlerinin üzerinde yapılmaktadır. Hatta bu gruplar “Mesih gelmeden kurulduğu için” İsrail devletini meşru ve mevcut kabul etmezler. Ancak dindar yahudilerin büyük çoğunluğu, 1967 yılında İsrail’in eski kenti ve Doğu Kudüs’ü işgal etmesinden sonra, El-Aksa’nın yahudilerin egemenliğinde olması gerektiğine şiddetle inanırlar. Bu nedenle El-Aksa ve Kubbetü’s-Sahra bir çok kere fanatik yahudilerin saldırısına uğradı. 1996 Ekim’inde İsrail Ağlama Duvarı’ndan El-Aksa’nın altına uzanan bir tünel açmaya kalktı. Filistinlilerin başlattığı protestolar sonucunda çoğu Filistinli olmak üzere toplam 79 kişi öldürüldü. Kudüs’ü, Filistin’i ve İsrail’i bir kan denizinde boğan gelişmeler ise 2000 Eylül’ünde Likud Partisi Lideri (şimdi Başbakan) Ariel Şaron’un silahlı bin kişi ile El-Aksa’yı ziyaret etmeye kalkmasıyla yaşandı.

Dünyanın temel taşı, göbek bağı, rahmi, hızla musalla taşına dönüştü. Filistinliler ile İsrail devleti arasında bir “dava”dır artık Kudüs…

Hz. Adem (a.s.) ile başlayan Tevhid dininin tebliği Allah’ın son elçisi Hz. Muhammed (s.a.v.) ile noktalanmıştır. Ancak bu din kıyamete kadar süreceği için bu tebliğ görevini İslam’ın bütün salikleri yüklenmişlerdir. Allah’ın dini ve mesajı daima insanlığa anlatılacak ve her insan mükellefiyeti oranında buna davet edilecektir. Bütün peygamberlerin getirdiği emir ve nehiyler manzumesi, vahiy düzeninin müşterek noktası tevhit olduğu gibi, amel nokta-i nazarında da bir çok ortak yanlarının olduğu bilinen bir husustur. Tek olan Allah’a ibadet etmek, O’nun emirleri dışında herhangi bir kulun emirlerini geçerli saymamak ve Allah’tan başkasının hakimiyetine boyun eğmemektir. Bir peygamberin gelişiyle kendinden önceki bir peygamberin veya peygamberlerin getirdiği şeriat ve prensipler neshedilerek insanlar en son gelen peygamberlerin getirdiklerinden sorumlu tutulmuşlardır.

Allah’a şirk koşulduğu dönemlerin en azılı bir dilimi olan miladî altıncı asırda Hicaz bölgesinde insanlar büyük bir cehalet bataklığına  saplanarak Allah’ın emirlerinden bir hayli uzaklaşmış ve ilahî adalete sırt çevirerek Allah’a kulluğu unutmuşlardı. Şirkin bu azılı döneminde Cenab-ı Hak son peygamberi Hz. Muhammed (s.a.v.)’i yine insanlığın en kutsal saydığı bir mekanda göndermiş ve insanlardan sadece Allah’a kulluk etmelerini istemişti.

Büyük bir cehalet ve azılı bir şirk ortamında Tevhit dini tekrar gündeme gelerek insanlığın kurtuluşa ermesine yeni bir imkan tanımıştı. Hz. Muhammed (s.a.v.)’in Mekke’de vahye muhatap olup insanları hak dine davet etmeye başlamasından sonra Allah’a kulluğun en büyük nişanesi olan namazı, Beyt’ül-Makdis’e doğru yönelerek kılıyordu. Böylece Beyt’ül-Makdis müslümanların ilk Kabe’si olmuştu. Müslümanlar için büyük bir önem arzetmekteydi.

Mekkeli müşriklere bıkmadan usanmadan tevhidi anlatan Hz. Peygamber (s.a.v.) Mekke dönemindeki o çileli hayatın sona erip Medine’ye hicretinden yaklaşık bir yıl sekiz ay kadar önce Cenab-ı Hak tarafından Mekke’deki Mescid-i Haram’ın çevresinden alınarak bir gece Kudüs’teki Mescid-i Aksa’ya götürüldü ve kutsal mekandan da Sidre-i Münteha’ya yükseltildi.

İslam’ın ve tevhit akidesinin mühim bir yerini işgal eden İsra ve Mirac hadisesinin meydana geldiği bir mekan elbetteki İslam ve Müslümanlar için son derece büyük bir önem arzedecektir. Bu kutsallık sıradan ve bayağı bir kutsallık değildir. Yüce Peygamber’in en büyük mucizelerinden birinin gerçekleştiği bir yer olduğu gibi, İslam’ın en büyük ibadet manzumesi olan namazın kesin farziyyet kazandığı bir gecede olmasından dolayı da ayrı bir önem taşımaktadır. Kur’an-ı Kerim’de “Çevresini mübarek (ve mukaddes) kıldığımız Mescid-i Aksa” diye ifade edilmiş olup ilahî vahiyle bu beldenin kudsiyyeti Kur’an nassı ile belirtilmiştir.

Son ilahî mesaj olan İslam, Allah’ın son peygamberi vasıtasıyla insanlığa son din olarak gönderildiğine göre kendinden önceki bütün dinleri ve bu dinlerin bütün hüküm ve emirlerini neshetmiş ve sona erdirmiştir. Böylelikle Hz. Muhammed (s.a.v.)’in getirdiği ilahî mesaj ve din, bütün peygamberlerin varisi durumuna geçmiş ve o din ve peygamberlerin kutsal saydığı her şeye mirasçı olmuştur. Bu duruma göre Kabe’nin kudsiyyetinin yanı sıra Kudüs’ün kutsal kabul edilmesi en son mirasçı olan müslümanların hakkıdır.

Kudüs, her üç semavi din tarafından kutsal sayılmasına rağmen Yahudi ve hristiyanların bu şehir üzerindeki hakları sona ermiş, şehir sadece Allah’ın hakimiyetini yeryüzünde sağlamaya çalışan ve O’nun emirleri istikametinde devlet oluşturan müslümanlar hak sahibi olmuşlardır. Kudüs üzerinde müslümanlardan başka artık hiç kimsenin hakkı kalmamıştır.

 

Lailahe illallah İbrahim Halilullah

Kudüs tarihine bakıldığında geçmişinden bugüne kadar birçok mücadeleye sahne olduğunu görmekteyiz. Hz.Musa zamanında Firavun zulmünden, Mısır’dan kaçıp sığınılan bir mekan, Hz. İsa’nın tebliğinin ilk halkasındakilerden (havarilerden) birinin ihanetine uğraması, Hz. Süleyman zamanında bir mücadeleler mekanı. Ama özellikle bu son dönemde yapılan çatışma ve mücadeleler diğerlerinden çok daha fazla insanı yakından ilgilendiriyor ve iletişim çağı olması hasebiyle bütün insanlığın günü gününe ulaşabildiği haberler oluyor. Burada özellikle üzerinde durulması gereken, insanların sahip oldukları alt değerlerini, kendi inançlarını öne çıkartarak yaptıkları mücadelelerde kendileri açısından bir haklılık iddiaları olabilir ve vardır da. Ama buna bir nebze de olsa karşı tarafın bulunduğu noktadan da bakabilmeliyiz ve başkalarının tahammülü açısından yaklaşabilmemiz gerekiyor ve bir üst değerlere ulaşarak oradaki ortaklıkları gündeme getirerek çözmek gerekiyor. İşte bu noktada özellikle Osmanlı dönemi bir abidedir. Kudüs’ün Şam kapısında kale duvarına kazınmış olan “La ilahe illallah İbrahim Halilulah”, Osmanlı’yı abide yapan önemli bir kitabedir. Görüyoruz ki, mücadele halindeki dinlerin hepsi Hz. İbrahim Peygamber’i, peygamber olarak kabul ediyor. O’na bir kudsiyet izafe ediyor. O dönemde Osmanlı Kudüs toplumunun içerisinde bulunduğu şartlar gereği eğer “La ilahe illallah Muhammed Rasulullah” yazarsam bu diğerleri için incitici  ve itici olabilir diye düşünmüştür. Elbette bize göre “la ilahe illallah Muhammed rasulullah” doğrudur. İmanımızın esasıdır. Ama karşımızdaki ile ortak noktamız Hz. İbrahim (a.s.)’i  peygamber olarak kabul etmemizdir. Osmanlı bu şekilde ayrılıkları değil ortaklıkları, beraberlikleri gündeme alarak hem bazı problemleri aşmış hem de yahudi ve hristiyanlara eğer İbrahim aleyhisselama inanıyorsanız – ki O hanif bir müslümandı- Hz. Muhammed’e de inanmanız gerekir mesajını vermiştir. İlginçtir Kıyame Kilisesi’nde hristiyan mezhepler arasında, kilisenin yönetimi bizde olsun diye aralarında kavgalar yapılırken, Osmanlı yönetimi o gün orada temizlik görevini yürüten bir müslüman vatandaş için kilisenin anahtarı bunda kalacak demiş ve kilisenin içinde onu sembolize eden bir heykel hâlâ durmaktadır. Hristiyan mezheplerin Kıyame Kilisesi’nde ayrı ayrı ibadet edebilecekleri yerler vardır. Osmanlı bu mezhepler arasındaki kavgayı bu şekilde aşmış ve hala bu uygulamaya saygı gösteriliyor. Kilisenin hukuki problemleri de hala Osmanlı tarafından düzenlenen yasalara göre çözülüyor. Bu kavgaların aşılması üst değerlere sarılmak ve ortaklıkları aramakla mümkündür. Hoşgörü, inançları inanç olarak kabul etmek ve inanç değerlerine saygı duymakla mümkündür.

Kudüs’ün fethinde o zamanki dinî otoriteler, papazlar, Hz. Ömer (r.a.) buraya gelirse biz şehrin anahtarını ona teslim ederiz, direniş yapmadan veririz demişler. Hz. Ömer (r.a.) de ordu Kudüs’ün surları önünde beklerken tâ Medine’den kalkıp Kudüs’e geliyor ve şehrin anahtarlarını teslim alıyor. Namaz vakti, namaz kılabilecek bir yer soruyor. Hemen burada kilisede kılabilirsin diyorlar. Hz. Ömer (r.a.) olmaz diyor. Burada namaz kılamam. Şayet ben burada namaz kılarsam benden sonraki Müslümanlar Ömer burada namaz kılmıştı anlayışıyla burayı camiye çevirebilirler. Bu da hristiyanlara saygısızlık olabilir. Şurada kılacağım diyerek bir boş arazide namazını kılıyor. Sonra da oraya Ömer Mescid’i inşa ediliyor. Bu mescit Kıyame Kilisesi’nin hemen karşısında bulunmaktadır.

Osmanlı’nın yıllar önce sergilemiş olduğu bu hoşgörü tavrı halen Filistin kamuoyunun zihninde canlılığını koruyor. Hristiyanı, müslümanı ile bölgede yaşayan Arap nüfusu o günleri hasretle anıyor, özlemlerini dile getiriyor. Kudus’ü ziyaretimiz sırasında sokakta, caddede kiminle görüştük ise yetkili-yetkisiz herkes “Ah o günler!” diyor. “Osmanlı’nın o günleri bir başkaydı… Sultan Abdülhamid büyük halifeydi…” diyerek o günlere özlemlerini arzu ve iştiyakla dile getiriyorlar.

 

Filistin ve Kudüs, müslümanlarındır

Kim ne derse desin bu topraklar İslam ümmetinindir. Geçici dönem içinde İslam düşmanları bu topraklara sahip olabilirler, yasama ve yürütme haklarını belli düzeyde buralarda kullanabilirler. Buralarda kendi vatanları gibi caka satabilirler. Ama bu topraklar onların olamaz. Bu hareketleri yapanlar, böylesine emin adımlarla bu topraklar üzerinde yürüyenler, buraların gerçek tapusunun kendilerinde olmadığını da bilirler. Buraların kendilerine hiçbir zaman terk edilemeyeceğini nasıl biliyorlarsa öylece bilirler.

Bu toprakların bedelinin bir buçuk milyar Müslüman kanı olduğunu unutmazlar. Bütün dünya ulusları Yahudi rüyasını gerçekleştirmek için kolları sıvamışlar, ümmetin zayıf noktalarını yakalayarak bu toprakları kısmen gaspetmişler. Ama bu gasp geçicidir. Topraklarımızın üzerindeki bu isyankar mahluklar topraklarımızı kirletemeyecekler...

Bu işgal, bu geçici gasp bir gün inşaallah sona erecektir. “Ne zaman” diye soracaklardır. Cevabı Cenab-ı Hak veriyor: “Ne zaman diyecekler... De ki “Yakın bir zamanda olması umulur.” (İsra/51)


Künye , E-Posta , Webmaster , Türkçe Karakterler]

Burası ilkadım dergisinin internet sitesidir. Bütün hakları saklıdır©.

Tel: 0384 213 65 43    Fax: 0384 212 62 22   Yazışma Adresi : PK. 75 Nevşehir

Görüş ve sorunlarınız için webmaster'a mesaj bırakabilirsiniz.