YIRTIK
CEKET
Çıraklık
okulundaki öğretmenlerin ders işleyişlerini anlatan Ali, bir
taraftan da demlediği çayı Selim Usta ile kalfa Erkan’a
verdi. Sobaya talaş attı.
- Usta, dedi.
Ne zaman okul sözünü duysan, ah çekiyorsun. Niçin bu ahlar?
Selim Usta, çayını
karıştırırken deniz köpüklerinin kumsalda eriyip tükendikleri
gibi çayın içinde kaybolup gitmişti. Avucunu sobanın alevine
doğru uzattı. Isınan ellerini ovuşturdu. Erkan’a gülümseyerek
baktı:
- Şimdi
okumaya ne var? dedi. Devletin her türlü imkânı, okuyanların
hizmetine sunuluyor. Böyle bolluk içinde okunmazsa ayıp ederler
doğrusu!..
Kalfa, çayını
bitirmişti. Boş bardağı sobanın yanındaki küçük masanın
üstüne bıraktı. Tezgâhın başına geçti.
- Selim Usta,
dedi. Okul, okumalı, öğrenci gibi sözler açılınca kapatmak
istiyorsun. Ali de sormuştu. Konuş artık usta! Nedir bu bize
anlatmadığın? Merak bizde sabır koymadı!..
Başını boşlukta
salladı Selim Usta. Çayından son yudumu da içti. Boş bardağı
avuç içinde kıracakmış gibi sıktı. Dişlerini birilerinden
öç alır gibi gıcırdattı:
- Sizden küçüktüm,
dedi. Annem vefat edince babamla ortalıkta kalakaldık. Rahmetli
babamın elinden iş gelmezdi. Yemek pişirmek, çamaşır yıkamak,
eve bakmak bana kalmıştı. Babam kömür tevzide çalışırdı.
İşten çıkınca arkadaşlarıyla kahveye gider, geç vakitte
eve gelirdi. Üstü başı is kokar, sigara kokardı. O gelinceye
kadar beklerdim. Uykum gelir, uyuyamazdım. Bir de ağabeyim vardı.
Köyden şehre inmedi. Evlenip kaldı köyde.
Çırak,
tekrar çayları doldurmuştu. Selim Usta’nın çayını uzattı.
Rüzgârın uğultusu, sobanın içindekileri dışarı atacakmış
gibi uğraşıyordu.
- Usta, dedi.
Anlattıklarının okulla ilgisi yok! Gel artık okula doğru canım!..
- Okumayı çok
istiyordum, dedi derinden yine ah çekerek. Ortalık böyle kış-kıyamet.
Bir gecekonduda oturuyoruz. Rüzgâr pencereden girip, kapıdan çıkıyor.
Evin her tarafı dökülüyordu. Ulus’taki Merkez Sanat’ta
okuyordum. Ta Şentepe’den Ulus’a inmek kolay iş değil. O gün
öyle kar yağdı ki, her taraf vıcık vıcık su kesti. Okulun
kapısından içeri girdim. Her yerim su içinde. Ayakkabımın
altı delik; ıslaklık çoraptan pantolonun dizine kadar çıkmış.
Üzerimdeki karları okulun koridoruna çırpıp sınıfa girdim.
Öğretmen, tarih dersinde Malazgirt Savaşı’nı anlatıyormuş.
Temsili olarak iki orduyu karşılaştırıyormuş. Öğrenciler
iki taraf olmuşlar. Öğretmen, kürsünün üstünde savaşı
idare ederken içeri girmişim. Derse bayağı geç kalmışım.
Kapıdan başımı uzatınca, öğretmen elindeki uzun cetvelle
beni göstererek:
- İşte,
dedi. Romen Diyojen’in kaçak askerlerinden birisi daha savaşa
dahil oldu.
O arada
temsili Türk askerleri de, “Hücum!” diyerek üzerime saldırdılar.
Kapının arkasına gizlendim. Öğretmen, iki tarafa gereken
talimatı verdi. Karşılıklı saldırı başlamadan benim yanıma
geldi. Uzun cetveli çeneme dayadı.
- Savaştan kaçılır
mı Teodor? dedi. Bak arkadaşların savaş düzeni aldılar, sen
hâlâ yoksun! Bu kaçışın savaş kurallarına uymuyor. Sana ne
ceza verelim?
Ayakta zor
duruyordum. Soğuk iliklerime kadar işlemişti. O güne kadar da
hiç böyle zor durumda kalmamıştım. Konuşacak gücüm yoktu.
Öğretmenin cetveli bu defa moraran kulaklarıma dokundu.
- Konuş
Teodor, dedi tekrar. Emre itaat gerekir!..
Gözlerimin önü
karardı. Dilim pelteklendi. Ağzımın içi kurudu. Arkadaşlarım
kıs kıs gülüyordu.
- Benim adım
Selim, dedim. Bana bu adla konuşun öğretmenim.
- Ha Selim, ha
Teodor ne fark eder! Biz burada bir olayı canlandırıyoruz.
Tarih dersine geç kaldığın bu ilk defa değil ki!...
- Çok uzaktan
geliyorum öğretmenim.
- Üstelik, üstün
başın da berbat. Gömleğin kaç gündür yıkanmadı? Ütü mütü
de yapılmamış!..
Cetvelle
ceplerimin kapağıyla oynadı. Karşı tarafın askerleri,
“Cebinde silah vardır öğretmenim. Cebine bakın.” dediler.
O arada
cetveli koltuk altıma soktu. Kolumu yukarı kaldırdı. Daha önce
sökülen yerleri beyaz iplikle dikmiştim. O gün okula gelirken
işçileri taşıyan üstü çadırlı küçük kamyonetin arkasına
binmiştim. Eli kitaplı yolda bekleyen talebeleri “derse yetişsin”
diye bindiriyorlardı. İnerken ceketim kamyonetin kasasına takıldı.
Koltuk altım bir karıştan fazla söküldü. Sınıfa öyle
girdim. İğne iplik yok ki, uçluklayıp dikeyim.
Öğretmenin
cetveli koltuk altıma ha bire dokunuyordu. Yırtılan yere
cetveli soktu. Savaş vaziyeti alan arkadaşlar kahkahayı bastılar.
Herkes bana gülüyordu. Öğretmen, öbür koltuk altına da
cetvelle dokundu. O tarafta sökük yoktu.
- Senin annen
yok mu Teodor? dedi öğretmenimiz.
- Annem,
sizlere ömür öğretmenim, dedim. Beni adımla çağırın öğretmenim!..
Kahkahaların
arkası kesilmemişti. Sınıftan nasıl çıktığımı hala hatırlamıyorum.
O gün bu gündür okul, kitap, öğretmen kavramlarını bir türlü
sevemedim. Okuyamadım. Sizin gibi bir marangozun yanında iş
buldum.
Babam, annem
öldükten epey sonra ikinci hanımını aldı. Kadın beni
istemedi. Huysuz biriymiş. Daha sonra babamı da terk edip başka
birisiyle kaçtı. Hem çalıştım, hem de babama baktım.