E-Mail listemize üye olun!

E-Mail listemize üye olursanız, bu sayede sitemiz her yenilendiğinde bundan anında haberdar olabileceksiniz. 

 

Not: Yukarıdaki kutuya e-mail adresinizi yazıp 'tamam' düğmesine bastıktan sonra adresinize bir mesaj yollanacaktır. Bu mesaja olduğu gibi cevap verdiğinizde (reply) listemize üyelik işleminiz tamamlanmış olacaktır. Aksi takdirde (yani bu mesajı cevaplamazsanız) listemize üye olmuş olmayacaksınız.

Arkadaşınıza Tavsiye Edin

Sizin Adınız

Arkadaşınızın e-mail adresi

Mesajınız

 

 

AHMET TAHA (ahmettaha@ilkadimdergisi.com)

HABER YORUM;


TÜRKİYE GERÇEĞİ

Ahmet Taşgetiren, Yeni Şafak, 12 Temmuz

 

Tıpkı “İHL” konusunda olduğu gibi, Gürüz-Alemdaroğlu çizgisi, YÖK'le ilgili her farklı girişime “başörtülüleri kurtaracaklar” söylemiyle karşı çıkıyor, muarızlar da, “Hayır, niyetimiz o değil” diye savunmaya geçiyorlar. İşin sonunda “başörtüsü özgürlüğü” savunulamaz bir alanmış gibi algılanma noktasına itiliyor.

Önce TESEV, daha sonra da Milliyet gazetesi tarafından yaptırılan kamuoyu araştırmaları Türk toplumunun büyük çoğunluğuyla hem üniversitelerde (yüzde 75.5) hem de kamu alanında hizmet verirken (yüzde 62.6) başörtüsü yasağına karşı olduğunu ortaya koydu. Milliyet'in araştırması ayrıca, Türkiye'de kadınların yüzde 77.2'sinin “başlarını örttüğü” sonucunu ortaya koymuştu. Yani denebilir ki, Gürüz - Alemdaroğlu çizgisi en azından bu yüzde 77.2'sinin kanaatiyle buluşmuyor.

Geriye yüzde 23.8'lik bir “başı açıklar” rakamı kalıyor.

Hayati soru şu:

-Acaba bu yüzde 30'lar, Gürüz - Alemdaroğlu çizgisinin sosyal tabanını mı oluşturuyor? Yani ortada kemikleşmiş bir yüzde 30'luk “yasakçı taban” mı var?

Hoş, böyle yasakçı bir taban olsa bile, bunun diğer yüzde 70'in değil, tek bir insanın bile özgürlük alanını daraltma hakkı bulunmadığı açık. Ama ne de olsa yüzde 30'luk yasakçı bir topluluk, Türkiye gibi demokrasisi henüz bıçak sırtında olan ülkelerde kimi güç odaklarıyla da elele verince istikrarsızlıklar ortaya çıkarabilir.

Bu durumda “Yüzde 30'luk yasakçı taban var mı?” sorusu önem kazanıyor.

Rakamlara bir bakalım.

-Başı açıkların yüzde 78.5'i kendisini “dindar” olarak tanımlıyor.

-Her dört başı açık kadından üçü hacca gitmek istiyor.

-Başı açık kadınların yüzde 11'i düzenli olarak namaz kılıyor.

-Her dört kadından 3'ü çocuğunun din eğitimi almasını istiyor.

-Başı açık kadınlardan yüzde 78.4'ü dini gün, gece ve bayramları kutluyor.

-Başı açık kadınların yüzde 67.5'i düzenli oruç tutuyor.

-Ve başı açık kadınların yüzde 50.3'ü “başörtüsü İslam'ın bir emridir” diyor.

İşte bir Türkiye fotoğrafı.

Demek ki, başı örtülü olmayan yüzde 23.8'lik bir bayan topluluğunun bile yarısı, “Başörtüsü İslam'ın bir emridir” demekte...

Bu durumda, “başörtüsü” bir “Türkiye gerçeği” olmuş oluyor ve “başörtüsü yasağı”, aslında Türkiye gerçekleriyle boğuşan bir iradenin yansıması anlamına geliyor.

 

 

OXFORD VE CAMBRİDGE DEĞİŞİR, YÖK DEĞİŞMEZ

Fatih Altaylı, Hürriyet, 16 Temmuz

 

YÖK ile hükümet arasındaki gerginlik şimdilik atlatılmış gibi görünse de, gelecek yeni gerilimlere gebe.

İşin kötüsü, yıllardır tüm aydınlar YÖK Yasası'nın değişmesi gerektiğini vurguladılar.

Ancak bugün aynı aydınlar YÖK Yasası’nın değişmemesinden yana.

Oysa YÖK Yasası değişmeli.

Hem de mümkün olan en hızlı biçimde.

Üzerinde uzlaşılarak. Kafalarda soru işareti uyandırmayacak bir biçimde.

YÖK’ün “derebeyleri” yasanın değişmesine karşı çıkarken “üniversite özerkliği''nden dem vuruyorlar.

Oysa YÖK kurulduğundan beri ortada gerçek anlamda bir üniversite özerkliği yok.

Tam aksine müthiş bir YÖK tahakkümü var.

YÖK yönetiminin özerklik dediği, kendi derebeyliğinin sınırlarını koruma çabası.

Hükümet kanadı ise YÖK’ün “kötü niyetini” kullanarak, kendini haklı çıkarmaya çalışıyor ama o da inandırıcı değil.

Bana sorarsanız YÖK Yasası, Türkiye'nin geleceği açısından en az uyum paketleri kadar, hatta onlardan daha önemli.

Bu yasa MGK'da bile masaya yatırılmalı.

YÖK ise boşu boşuna “despotluğunu” savunmasın ve siyasetin üniversiteye müdahalesinden söz etmesin.

İngiltere’de hükümet Oxford ve Cambridge gibi iki büyük üniversiteyi uyarma kararı aldı.

Bu üniversitelerin çağa ayak uyduramadığını savunan İngiliz hükümeti “Çağın gerektirdiği yapısal değişiklikleri yapın, yoksa diğer ülkelerdeki üniversiteler sizin üzerinizden geçecek” diyor.

Kemal Gürüz ise “çağdışı” bir üniversite anlayışını “laiklik” kaygısıyla korumaya çalışıyor.                                              

 

 

ABD-PKK DİYALOĞU

Murat Çelik, Star, 15 Temmuz

Büyükelçi Pearson, terör örgütü ile irtibat kurmamalarına rağmen, diyaloğu hangi kanallarla sağladıklarının sorulması üzerine de bunun 'talimatlar çerçevesinde ve Türk hükümeti ile koordineli biçimde' yapıldığını söyledi.

Büyükelçi, ülkesinin yetkililerinin, Kuzey Irak'ta PKK-KADEK ile herhangi bir temas ya da irtibatı olmadığını söylüyor ancak 'diyalog var' diyordu. Daha da önemlisi, terör örgütüyle var olan bu 'diyalog'un, 'Türk hükümeti ile koordineli biçimde' yapıldığını söylüyordu.

Yani Büyükelçi'nin söylediğine göre ABD'nin, PKK-KADEK ile 'diyalog'u var ve bundan Ankara da haberdar.

Aslında; 'Kuzey Irak'ta ABD yetkilileriyle, PKK-KADEK mensupları arasında görüşmeler yapıldığı' yönündeki bilgiler, son birkaç aydır bölgeden Ankara'ya iletilen istihbarat raporlarında da yer alıyor.

İstihbarat kaynaklarının elindeki bilgilere göre; örgütün üst yönetimi ile ABD'nin bölgede görev yapan yetkilileri, zaman zaman bir araya geliyorlar.

Tüm bunların ardından şimdi, Ankara'nın önünde duran iki kritik soru var:

1. Son dönemde yine baş gösteren terörist saldırıların, bölgedeki bu ilişki ile herhangi bir bağlantısı olabilir mi?

2. ABD-PKK 'diyalog'u Türk hükümetiyle koordineli olarak yaşanıyorsa, gündemdeki Pişmanlık Yasası hazırlığında bu durumun bir rolü ya da etkisi mevcut mudur?

 

 

ÇUVAL, KELEPÇE VE AÇIKLAMA

Fikret Bila, Milliyet, 16 Temmuz

Süleymaniye skandalını araştırmak için oluşturulan Türk - ABD ortak komisyonu ortak açıklamasını yaptı.

Doğrusu açıklama, Türk kamuoyunun beklentilerini karşılamaktan uzak.

ABD olayı üzüntü verici bulduğunu ifade ile yetiniyor. Türk tarafı da aynı üzüntü içinde olduğunu beyan ediyor.

ABD'nin özür dilemesi söz konusu olmadığı gibi Türk subaylarının gözaltına alınmaları kararına ilişkin bir yanlışlık iması da yok. ABD tarafı, gözaltı kararının doğruluğunu, yanlışlığını tartışmıyor, sadece alınış sırasındaki muameleye ilişkin Türk tarafının kaygısını not etmekle yetiniyor.

Ayrıca, Türk askerlerinin faaliyetleriyle ilgili kendi kaygılarını da Türk tarafına not ettiriyor.

Ortak açıklama karşılıklı "not etme"yi aşmıyor.

Açıklamaya göre müttefikler arasında vuku bulan bu olayı ve Türk askerlerinin gözaltında maruz kaldıkları muameleyi üzüntü ile karşılamışlar!

Yani muameleyi yapan da muameleye maruz kalan da eşit biçimde üzgün!

Bu açıklama, Türk subaylarının başına çuval geçirilmesini, ellerine, ayaklarına kelepçe takılmasını, kaburgalarının kırılmasını açıklamadığı gibi bu onur kırıcı davranış nedeniyle ABD tarafına en küçük bir kusur imasında dahi bulunmuyor.

Varılan sonuç bu ise ABD askerlerinin Türk subaylarına yaptığı çuval ve kelepçe muamelesinin yanlarına kar kaldığını söylemek abartı olmaz.

Bu tür olayların tekrarlanmaması için gereken önlemlerin alınacağının ifade edilmesine dayanarak, "ABD, Kuzey Irak'ta Türk askeri varlığını kabul etmiş oldu" demek ve sevinmek, kendini kandırmaktan öteye bir anlam taşımaz.

Türk askerinin Kuzey Irak'taki varlığı yeni olmadığı gibi nedeni de bellidir. Başına çuval, ellerine kelepçe geçirilen askeri varlık, 2002 Mart ayından bu yana ABD özel kuvvetleriyle birlikte çalışan varlıktır.

ABD'nin şimdi bu varlığı garipsemesi düşünülemez.

Bu coğrafyada ABD'nin Irak Savaşı'ında kaybettiğinden binlerce kat fazla can kaybetmiş olan Türkiye'nin, ulusal güvenliğine yönelik tehditler karşısında, askeri varlığını üçüncü bir ülke iznine bağlaması da düşünülemez, düşünülmemelidir.

Eğer düşünülürse çuval kafandan çıkmaz.

 

YÖK KAVGASI

Taha Akyol, Milliyet, 15 Temmuz

Yeni YÖK yasa tasarısında eleştirilecek yönler var, olumlu yönler var.

İşi ak - kara gibi genellemek veya Kemal Gürüz takımının yaptığı gibi ideolojik cepheleşmeye dökmek analitik düşünmeyi, konuyu unsurlarına ayırarak değerlendirmeyi engelliyor.

Olumlu yönlerden, mesela, ilk defa “bilimsel özgürlük” kanunla tarif ediliyor:

“Uluslararası standartlar ve bilimsel ahlak kurallarını göz ardı etmemek şartıyla herhangi bir baskı olmaksızın akademik çalışmaların yapılması...”

YÖK'ü savunanlar bu tarife ne diyor?

Tasarı bağımsız bir “Bilim Etik Kurulu” kuruyor; YÖK Başkanı'nın emir ve kumandası altında değil... Üniversitelerarası Kurul tarafından seçilecek...

YÖK'ü savunanlar buna ne diyor?

“Böyle bir kurul var” diyeceklerse, Alemdaroğlu hakkındaki “aşırmacılık” iddiaları konusunda ne yaptılar?

Üniversite - sanayi işbirliğini geliştirmek için tasarının getirdiği “Sosyal Konsey”e karşı çıkmak mümkün mü?

Tasarının diğer olumlu bir tarafı da idari organ olan YÖK'le, akademik organ olan Üniversitelerarası Kurul'un yetkilerini netleştirmesi: Tamamen seçimlerle oluşacak 200 küsur üyeli Üniversitelararası Kurul akademik konularda tek yetkili... Bu kurulun “fen, sağlık ve sosyal bilimler” dallarından seçilecek olması da, tek bilim dalının egemenliğini önleyecek.

Kurul kendi yürütme organını kendisi seçecek.

Rektör ve dekanların bir dönem için seçilmeleri de doğrudur. İkinci defa seçilmek için bazı üniversitelerde yaşananları bilmeyen mi kaldı?

 


Künye , E-Posta , Webmaster , Türkçe Karakterler]

Burası ilkadım dergisinin internet sitesidir. Bütün hakları saklıdır©.

Tel: 0384 213 65 43    Fax: 0384 212 62 22   Yazışma Adresi : PK. 75 Nevşehir

Görüş ve sorunlarınız için webmaster'a mesaj bırakabilirsiniz.