E-Mail listemize üye olun!

E-Mail listemize üye olursanız, bu sayede sitemiz her yenilendiğinde bundan anında haberdar olabileceksiniz. 

 

Not: Yukarıdaki kutuya e-mail adresinizi yazıp 'tamam' düğmesine bastıktan sonra adresinize bir mesaj yollanacaktır. Bu mesaja olduğu gibi cevap verdiğinizde (reply) listemize üyelik işleminiz tamamlanmış olacaktır. Aksi takdirde (yani bu mesajı cevaplamazsanız) listemize üye olmuş olmayacaksınız.

Arkadaşınıza Tavsiye Edin

Sizin Adınız

Arkadaşınızın e-mail adresi

Mesajınız

 

 

YUNUS HÜDAYİ

İLİMDEN İRFANA;


DİN VE BİLİM ÇATIŞMASI

Günümüzde teknoloji ve din arasındaki ilişkiyi değerlendiren ve kıymet hükümleri takdir eden dünya görüşlerinin tarihi arka planına eğilirsek, şöyle bir manzara ile karşılaşırız:

“Başlangıcında Avrupa'daki bilim, İslam bilim anlayışıyla uygunluk gösteriyordu. Batı biliminin kurucuları Bacon, Copernicus, Galileo, Kepler, Newton, Descartes ya rahiptiler veya inancında sadık birer dindardılar. Newton'un (1642-1727) yerçekimi ve hareket yasalarını ilan ettiği "Principia" kitabının üçte biri bütünüyle evrenin ve yasalarının teolojik (ilahi) açıklamalarına ayrılmıştı. Bunların ardından gelip de tanrıtanımazlığı prensip edinen yeni bir bilimsel anlayış çağı açan felsefeciler yine onların görüşlerinden esinlenerek materyalizme kapı açmışlardı. Newton, başlangıç şartlarının ve hareket yasalarının belirleyicisi olarak Tanrı’yı kabul etmiş ve imanını kuvvetlendirmişti. Ama aynı evren görüşü ve aynı bilgiler, inanmak istemeyenlere fırsat tanımıştı. Tanrı’sız bir evren düşüncesi, Thales'le başlayan Iyonya'lı bilginlerin oluşturmak istedikleri dünya görüşlerinin temel özelliğiydi. Bu eski Yunan düşüncesi Batı bilim anlayışı olarak yeniden ortaya çıktı.

Hume ve Kant'ın kritiklerinden sonra Batı bilimi, metafiziği bütünüyle reddetti. Bu, Batı bilim anlayışını daha da daralttı. Böylece deneyle ve gözlemle ispatlanamayan olaylar ve olgular bilimin konusunun dışına itildi. Bu da ispatlanamayan, doğrulanamayan şeylerle uğraşmanın anlamsız olduğunu ifade eden pozitivizm anlayışını doğurdu.” (Zeki Eker, Anadolu, 1996)

“Bizim bocalamalarımız sürerken, öte yandan bilim dünyasındaki gelişmeler, Batının ne denli yanlış felsefelerle hayatları öldürdüğünü   ortaya çıkarıyordu. Din, bilim ve teknolojiye bakış açısını kökten değişterecek bu gelişmeler bir çok batılı aydın ve bilim adamının kalp gözlerini açmaya başlamıştı.

1800'lü yılların sonunda Batı dünya görüşü değişik türde bilimsel gelişmelere sahne oldu. Boltzmann, termodinamiğin ikinci yasasını keşfetti. Böylece evrenin ezelden beri işleyen bir makine olmasının imkansız olduğu ortaya çıktı. Öte yanda kuantum mekaniği ve Einstein’ın genel rölativite teorisi de evrenin bir başlangıcı ve bir sonu olabileceğini doğruladı. Evrenin bir başlangıcı ve bir sonu olabileceği fikri bir çok bilim adamını yüz yılı aşkın zamandır rahatsız etmektedir. Çünkü bu gibi fikirler bir yaratıcının olduğunu hatıra getirir.

Bediuzzaman'ın, “Aklın nuru medeniyetin fenleridir, vicdanın ışığı din ilimleridir, ikisinin uyuşmasıyla hakikat ortaya çıkar, ayrıldıkları vakit birinden taassup, diğerinden hile ve şüphe doğar” (Münazarat, s. 127) sözünde açıkça ifade edildiği gibi din adına bilimi reddetmek hiç de uygun değildir. Çünkü İslam dünya görüşünün temeli imandır. Bilgisiz iman, Kur’an’da istenen iman değildir. Tutarlı bir dünya görüşüne, sağlam bir imana ulaşmak mevcut bilgilerin mantıklı ve tutarlı yorumuyla mümkündür. Ancak bundan sonra bir kimse, on asırdan bu yana detayları ihmal edilmiş İslam dünya görüşünün günümüzün bilgileriyle daha canlı, daha anlamlı, daha tutarlı olduğunu, gerçek anlamda anlamsızlığın, tutarsızlığın tanrıtanımaz Batılı bilim anlayışında ve dünya görüşünde olduğunu görebilir.” (Zeki Eker, Anadolu, 1996)

XX. yüzyıl, pozitivistlerin tasavvur ettiği gibi hiç olmadı. Din, insanlık tarihinden silinmediği gibi, fert ve toplum için zamanla önemli hale gelmeye de başladı. Aksine bilimsel metodu doğruya ulaşmanın tek yolu ve madde ve enerjiyi kainattaki en temel ve yegane gerçeklik kabul eden bilimsel materyalizm ve tasavvur ettiği bilim anlayışı büyük bir itibar kaybetti. Poper ve Khun gibi bilim felsefecilerinin bilimsel metotları tahlili, bilimin objektif hakikate ulaşmanın aracı olduğu iddiasını ciddi şekilde sarstı. Bu düşünürler, deney, gözlem ve bilimsel akıl yürütmeyle elde edilen verilerin teoriden bağımsız olmadığını söylediler. Feyarebend ise daha da ileri giderek bilimin şiir yazma ve yıldızlarla fala bakmadan farklı bir şey olmadığını iddia ediyordu. Bütün bu gelişmeler çatışmanın din ile bilim arasında değil, bilimi bir ideoloji haline getiren bilimsel materyalizm ile din arasında olduğunu ortaya koydu.

İnsanı diğer canlılardan ayıran en önemli özelliklerden biri iman, diğeri ise ahlaktır. Ahlak medeniyetin tekniğidir ve ahlaksız bir medeniyet mümkün olmamaktadır. Ahlakî ve dinî prensipleri hiçe sayan bir anlayış elinde bilim büyük felaket ve kötülüklere sebep olabilir. Bugün nükleer savaşlar, global ısınma, ozon tabakasının delinmesi ve bütün bu çevre kirliliği, yani XX. asrın felaketleri, metafizik ve ahlakî prensipleri düstur edinmeyen bilimin neticesidir. Bilim kendi kendini sınırlandıramamaktadır. Sınırlarını din çizmeli ve din ona kılavuzluk etmelidir. Aksi halde insanlığı büyük felaketler beklemektedir.” (Dr. Adnan Aslan, Bilim Yorum Sanal Dergi, www.yeniarayislar.com)

Demek ki, bizi efsunlayan batının aslında kendisi de efsunlanmış durumdadır. Bugün bilim ve teknik, topyekün yaratıcının sonsuz kudretini haykırmakta, her yeni gelişme, yaratıcının tekvini sıfatlarına işaret etmektedir. Gerçekten iman edecekler için bu sahadaki gelişmeler en dikkat çekici afaki delilleri oluşturmakta, iman etmemek için ortada zahiri bir sebep bırakmamaktadır. Ancak ne diyelimki görecek göz, duyacak kulak gerek!

 

ONLAR BÖYLEYDİ

 

Süfyan-ı Sevrî

Onun güzel vecizelerinden bazıları şöyledir:

“Bütün kötülüğün kaynağı, bir had çizmeden; düşük, kötü, kimselere yapılan iyiliktir.”

Altını, avucuna alır ve şöyle derdi: “Eğer elimizde bu dünyalıklar olmasaydı; dünya ehli bizi siler, geçerdi. Yüzümüze bile bakmazdı.”

“Hayret, cehennem ehlinin pek çoğu kadın... Halbuki erkeklerin yaptığı işler, kadınların yaptığından daha çirkin.”

Şöyle sordular:

“Biri var. Ev geçimi için çalışıyor; namazı cemaatle kılamıyor. Cemaate gelse, işinden olacak, ne yapmalı?..”

Cevap verdi ki: “Evinin geçimi ve çocukların nafakası için çalışır. Namazını tek başına kılar.”

“Bir yerde bid’at nevinden bir şey görürseniz, onu hemen arkadaşlarınıza anlatıp yaymayın. Ve kalbinizden silin.”

“Bir huysuz devlet memurunu (zabıta, polis, vs…) uyur görürseniz; uyandırmayınız. Kalkınca halka eziyet eder. Uykusu hem kendisi, hem de halk için ayık halinden hayırlıdır.”

 

İmam Şafii

Rebi b. Süleyman anlatır: “İmam  Şafi’nin evi civarında bazen yedi yüz kadar konuk görürdüm. Bunların hepsi onun derslerinde hazır bulunup dinlemek için gelirdi. Fakat o, bu kabalığa aldanmaz şöyle derdi:

- “Benim mezhebim, doğru ve sahih hadis-i şeriflerdir.”

Hiçbir şeyi nefsine mal etmek istemezdi:

- “İsterim ki bu ilmi, halk benden duya, öğrene; fakat bir harfini bile bana mal etmeye!”

Onun çeşitli vecizelerinden bazıları şöyledir:

- “Münazara ettiğim şahıs kim olursa olsun; isterim ki, Cenab-ı Hak onun vasıtasıyla gerçeği meydana çıkara…”

- “Yirmi yıl tasavvuf ehline hizmet ettim; onlardan istifadem sadece şu iki cümle oldu:

1- Vakit kılıçtır. 2- Günahtan korunmanın en hoş şekli, bir hatanın çıkışında ortada olmayasın.”

- “İnsanın en açık tarafı zaafıdır. Nefsinin zaafını bilen, Hakk’a doğru hidayet yoluna girmeye nail olur.”

- “İlim ezber edilen şey değil; ilim, kendisinden faydalanılan şeydir.”

- “Her ilim sahibinin, Cenab-ı Hak’la arasında kalması gereken devamlı bir virdi olması lazımdır.”

- “Şu üç hal, din kardeşine dair sevgi işinde doğruluğa alamettir.

1- Bazı ufak tefek hataları hoş görüp yüzüne vurmadan, olduğu gibi kabul etmek.

2- Bazı açıktan yapılan yersiz hareketler varsa kapamak.

3- Kendisine karşı yanlış harekette bulunursa bağışlamak.”

- “Evinde unu bile olmayan kimse ile istişare etme.”

- “Ufak bir yanlış hareketinle üzülecek kimseye çok yüz verme.”

- “Yanıldığını anlayan; anladığı için de sevinen kimse; yanıldığı şeyin doğrusuna dair bilgiyi, mutlaka kalbinde bulur.”

- “Memnun ettiğin zaman seni, sende olmayan vasıflarla anan; darılttığın zaman, yine seni, sende olmayan vasıflarla anar ve anlatır, çekiştirir…”

- “Başkalarını yanında çekiştiren, seni de başkalarının yanında sen yokken çekiştirir.”

Rabi’ anlatıyor: “Vefat edeceği gece yanına vardım. Halini sordum; şöyle anlattı: “Dünyadan göçüyorum... Ondan artık ayrılıyorum, ümit şarabını da içiyorum. Kötü amellerimle karşılaşacağım; ama Kerim olan Rabbime gidiyorum…”  Ve ağladı…

Allah (c.c), onlardan razı olsun.

 

AKILLI ÇOCUK

Halife Hazret-i Ömer, sıcak bir günde abdestini almış, ağır ağır Mescid-i Nebevî’nin yolunu tutmuştu. Yanından hızla geçip mescide doğru koşan bir çocuk dikkatini çekti. Masum yavru, sanki bir şeylerden kaçıyor veya bir yerlere yetişmeye çalışıyordu. Halife çocuğun ardından seslendi:

- Oğlum, nereye gidiyorsun böyle?

Çocuk, Hazret-i Ömer’e nefes nefese:

- Namaza gidiyorum! dedi.

Hazret-i Ömer sordu:

- Peki neden acele acele gidiyorsun?

Firasetli çocuk, şöyle cevap verdi:

- Dün, mahallemizde küçücük bir çocuk öldü. Anladım ki, ölüm küçük büyük ayırmıyor!.. En iyisi vakit kaybetmeden ben de hazır olayım!

Halife, bir çocuktan duyduğu bu sözler karşısında duygulandı ve o nur yumağı yavruyu bağrına bastı.


Künye , E-Posta , Webmaster , Türkçe Karakterler]

Burası ilkadım dergisinin internet sitesidir. Bütün hakları saklıdır©.

Tel: 0384 213 65 43    Fax: 0384 212 62 22   Yazışma Adresi : PK. 75 Nevşehir

Görüş ve sorunlarınız için webmaster'a mesaj bırakabilirsiniz.