E-Mail listemize üye olun!

E-Mail listemize üye olursanız, bu sayede sitemiz her yenilendiğinde bundan anında haberdar olabileceksiniz. 

 

Not: Yukarıdaki kutuya e-mail adresinizi yazıp 'tamam' düğmesine bastıktan sonra adresinize bir mesaj yollanacaktır. Bu mesaja olduğu gibi cevap verdiğinizde (reply) listemize üyelik işleminiz tamamlanmış olacaktır. Aksi takdirde (yani bu mesajı cevaplamazsanız) listemize üye olmuş olmayacaksınız.

Arkadaşınıza Tavsiye Edin

Sizin Adınız

Arkadaşınızın e-mail adresi

Mesajınız

 

 

SÜMEYYE ÇİFTÇİ

DÜŞÜNCE ;


NEYİN KAYBOLDUYSA KENDİN ARA

Yağmur incecikti. Gün ikindiye doğru akmaya başlamış, güneş bulutların ardında solmaya yüz tutmuştu. Rahmet incecikti. Toprakla buluşamayınca şehrinin göbeğini göle çevirdi. Nesibe, adımlarını yokuş aşağı biraz daha sıklaştırdı. Adımlarının ucunda bırakıldığı yerde kalamamanın utancı vardı. Görünüşte senin tebdil-i kıyafet dolaştığın sokakları adımlıyordu, karnesini Kosova’da zafer için yağan yağmur ıslatıyordu -izi yok olmuş adımlar, hafızalardan silinmiş zaferler- içinde göğüs kafesini gererek büyüyüp duran, o ne yapacağını bilemeyişin sıkıntısı vardı, o ince sızı… Ay senden sonra kaybettiklerimizi bir kez daha aydınlatmaya hazırlanıyordu. Zaman, en geç kalınmış zamana yakındı… Bu saatte evde olmamak Nesibe’nin başına ilk kez geliyordu. Şehrine yağmur yağıyordu. Modern kentlerin çocukları, yağmuru sele dönüştürüyordu. Yağmur değdiği yeri yumuşatıyordu. İnsandan başka hiçbir şey yıkmıyor, rahmet şehri yıkıyordu… Şehrine yağmur yağıyordu. Sokakların kiri akıyor, kalbinin kiri duruyordu.

Neden sonra Nesibe başını arzdan semaya kaldır. Genç yüzüne incecik bir hüzün yayıldı. Gökten neden yağmur yağıyordu? Ebemkuşağı öncesi gök, müslüman Bağdat’a neden acı yağdırıyordu? 550 yıl önce hristiyan Konstantin’e melek yağdırılıyordu! Şimdi İstanbul sadece çamur kokuyordu… Çocuklarımız muhacirliği, sığınakları, alarm zillerini, füzeleri, ölümle oyunu bilmiyordu. Odasının duvarlarında şarkıcı posterleri yapışık, hep bunalımlardan çıkıp anlayış bekleyen, daha çok özgürlük isteyen gençlerimiz nasıl yirmi bir yaşındaydı? Pencereden veya balkondan düşmekten korkutularak, çingeneler tarafından kaçırılmaktan korkarak toprağa böylesine uzak neredeyse soyut yaşayan çocuklar nasıl Konstantiniyye’yi Payitaht yapma hayalleri kurardı? “Ak”şemsettin Şehzade Mehmet’in yanındaydı, yüreğini fethedip O’nu fatih yapmıştı. Şimdi Fatih’in torunlarının karşısında “renkli” televizyonlar vardı, dimağlarını işgal edip güzele dair her şeyi yüreklerinden ıraklaştırıyordu. İçinde gittikçe boğulacağımız daracık hayatlar ve o hayatları doldurmaktan bile aciz gevşemiş yumruklar nasıl hisarlar yapıp, surlar yıkardı? Artık hiç sevemeyen, yanamayan, ölümü göze alamayan rehavet mağlubu şairler, emeğe ve çileye dokunmadan, aşk ve cesaret ve isyan ve kaos şiirleri yazıyorlardı. Yerel hastalıkların, global gürültülerin, bireysel kültürün işgal ettiği kalpleriyle, senin 20 yaşında yazdığını, -yaptığını- 20 yaşında okuyamıyorlardı. Anlayamıyorlardı. Senin sözünün altına kopya kağıdı koyanlar bile seni tanımamaktaydı. Yalanlar, yaldızlı balonlarla uçurulmaktaydı.

Akşam oldu şehrinde… Yıldızlar kondular lacivert gökyüzünde kendilerine ayrılmış yere… Nesibe, suskunluğuyla silahlanmış, suskunluğunu bıçak gibi bilemeyi öğrenmiş kadınlardan herhangi biri gibi… İhmal edilmiş bir masal kahramanı ya da bir gölge gibi. Belirsiz, tarifsiz ve kifayetsiz bir gelişle kabrine geldi. Senin gelişinle değil, Konstantinos’un gelişiyle geldi. Senin merhametli kalbinde yer bulmaya geldi. Fethetmeye değil, dilsiz ve pişman, suçlu ve bir avuç fetholunmaya geldi. Kendi ölü kalbini, senin diri kalbinde diriltmeye geldi. Hemen herkesin evlerinde gözlerini açtığı, egzoz dumanı, korna sesi, sütçü bağırtısı, pazar ilavesi bulmacası kadar olağan karşıladığı, sessiz ve vakur doğum gününde sende doğmaya geldi.

O dağlar deviren bakışınla karşıladın Nesibe’nin pişmanlığını. Gittikçe kalınlaşan etli bir duvarın gittikçe küçülen penceresinden baktığın o birkaç dakika, tut o birkaç dakikayı sonsuza uzat ve Nesibe’yi orada küllerini savururken bulsun Jandarmalar… Sanki siyah selviler gece-gündüz bu bakışların sahibine selam duruyordu. Güneş, tam 622 yıldır bu gözleri görmeden devr-i daimini nasıl tamamlıyordu? Şair inceliği ve savaşcı cesareti bu bakışlarda toplanmıştı. Bu gözlerin kelime dağarcığında “korku” yoktu, “acaba” yoktu, “eğer” çok az vardı, “tereddüt” yoktu, kesinlik vardı. Sanki ansızın yağmur hızlandı, deniz kabardı. O bakışlar konmaya başladı: “Atını çatlata çatlata koşturan bir adam bekledim. Fakat ardına taktığı hasta atla birlikte sürüklenen tembel adamlar yenilgi haberleri getirdiler sadece “Çeçenistan ne olacak” diye sordular. “Bin” taneniz “bir” Ulubatlı Hasan etmiyorsunuz.” Yüreğin inatla ve ısrarla avuç içi kadar bir toprağa dikilmiş halde, işgal altındaki topraklarda, isyan bayrağını yükselten fatihlerle…

Ellerinden gözlerinden, hayallerinden, işinden, gücünden, yüreğinden daha büyük olan bu sözleri taşıyamadı Nesibe. Pişmanlığını tüm bedenini yönetir hale getiren, beynini hurdaya çıkartan, kalbini söken, Fatih’in gözlerinin sözleriyle çaresizliğin girdabına sürüklendi Nesibe. Elini uzatsa Kaf dağına dokunabilecekti de Fatih, daha da ötelerde kaldı. Kaf Dağı’nın da ötesinde. Birkaç cümle içinde çırpınmak için açtı ağzını Nesibe. Dümdüz ve dolambaçsız ve dar ve altyazısız konuşacaktı. Sendeki aydınlığı görünce, kendi karanlığının nedenini açıklayacaktı. Karşında hiç kurulmamış cümleler kurup savunma yapacaktı. Diplomasını gösterip, zaman kalemle fetih zamanı diyecekti. Mevlânâ’dan, Yunus’dan mısralar okuyup, müslümanca hoşgörüden bahsedecekti. Nesibe’nin Fatih’e yakın olan kalbinden, Fatih’in Nesibe’ye uzak olan kalbine özürle başlayan cümleler yürüyecekti. Eğer Fatih’in gözlerinin sözleri, Nesibe’nin nutkun utandırmasaydı.

Epeyce bir süre geri geri gitti Nesibe… Başında bir uğultuyla, zihnindeki itiraz sözcüklerini bir araya getirmeye çalışarak döndü maziye doğru. Bugünü mutlu yaşamak, geleceği de güvenceye almak için çalışıp çabalayan, geçmişlerini unutmayı başarmış insanlara garip gelecek ama sanki ortaçağ karanlığı daha aydınlıktı… Sanki yaşadığımız çağ hep geceydi ve Nesibe gündüzü hiç yaşamamıştı. Bir savaş yitirilmiş, kumandan farkında değildi. Bir savaş kaybedilmiş kumandan kazanmak için savaş vermiş değildi. Dünyanın en kalabalık otobanına atılmış, otomobiller tarafından parça para edilmiş bir ölü sanki kalbi. İmanın yedeğine alıp bir tür ölü uykusuna yatmıştı. “Sudan ucuz” gündemler arasına sıkışıp kalmış yüreğine bunca incelik sığmamıştı. Sahte savaşlarda mağlup olmuş, sathi göçlerde savrulmuştu. Gemisini yürüten kaptandı. Ürkek cümlelerden oluşmuş bir sözlüğü vardı. Cevap istemediği soruları, savunma istemediği yargıları vardı. Hayata geçirilemeyen fikirleri savunmak kolaydı güzel olan zor olmak zorunda olandı. Gözlerindeki buzlar, kalbini de kaplamıştı, ama buz kırıcı gözlerin uyandırdı. Çölden saraylarda bildi yanılgısını, kumdan kalelerde yağmalandı kervanları. Kalbini sıkmaktan terledi elleri. Uyanıklığı havan topunu bulan Fatih’in uyanıklığından farklıydı elbet ama bu yaz başında uyanmıştı. Rüyasında başkasına rüyasını anlatanların uyanıklığı ile herkese “Boş kaldığın zaman, başka bir işe başla ve yalnızca Rabbine rağbet et” ayetinin sırrını anlatacaktı.

“Ey sevgiliden ödünç aldığın öğretilmiş isimlerin en güzeli ile… Sen ölçülebilir mesafelerin ötesindeki mesafelerin kalple nasıl ölçülebileceğini yanarak öğrenen, öğreten… Yedi yaşında İstanbul’un müstakbel fetih projeleri ile yola çıkıp, 18 bin alemi sevindiren merhaba! Çok mu yoruldun engelleri aşarken, çok mu çıkmazlardan geçti yolun İstanbul’a gelirken?”

Başını semadan arza indirdi Nesibe, içi hiç istemese de… Gözyaşı şişesi kırıldı o an… Başkalarının olan onca acı kalbine giriverdi Nesibe’nin. “Ben seni sevmiş ve sevecek olan bütün kalplerin sırrına ortak olarak sevdim.” dedi. Sesinde kendisinden başkası uğruna bir kez olsun gözyaşı akıtmamış olanların anlayamayacağı bir pişmanlık vardı. Belki aldatıcı rehavetinin altı delinmiş, belki onlarca yanılgıyla şişirilmiş balonun en hassas yerine Fatih’in gözlerinin sözleri bir iğne ucu gibi değivermişti. Asâ-yı Musa ile gururunu parçaladı Nesibe. Alışkanlıklarını, mazeretlerini İbrahim’in ateşinde eritti. “Güneş bu sabah doğudan doğmuşsa, hala vakit var” dedi. “Ne kadar çok üstü çizilecek hata yapmışım, yanlış sözler içinde anlamsızlaşmışım” diye içi cız etti. “Bilseydim” dedi.

“Bilseydim; düşman dağların ardında silahlarını yağlarken ve uçan kuşu hedef yaparken zulmüne mazeretlere, zülüfe, şiire, bülbüle sığınır mıydım? Kaneviçe düzlere vakit ayırır mıydım!” Küçük evlerin tuğlalarını üst üste dizmek için harcar mıydım kollarımdaki gücü! Yeryüzüne saçılmış konfora teslim olmuş, bir milyar yürekten birisi olmaya razı olur muydum! Allah’a teslim olmadan Müslüman olur muydum! Karşıma çıkan tüm düz yolları yürür müydüm! Dolaşır mıydım mermer fıskiyelerin gölgesinde! Tırmanır mıydım kirli merdivenlerden! Garantili hayat reklamlarında dolaşır mıydım! Ayırmaz mıydım ipek hışırtılarıyla yolumu! Konjonktürü bahane edip girer miydim ikna odalarına, “sihirli” ve “korkak” cümlelere kanar mıydım! Alaca rengi bu denli sever miydim! “Kalp” bir kalple yaşar mıydım, koloriferli hayatlarda! Bu boyalı hayatlara, bu kuklalara, bu maskelere gıpta ile bakar mıydım! Her soruya parmak kaldırıp, ezberletilmiş cevaplarla yanıtlar mıydım! Müreffeh bir yaşamın korunaklı surları arkasında, steril  ve hijyenik hayatlar yaşar mıydım, senin surları delme planları yaptığın yaşta!.. Kervan göçerde dağlar başında kalır mıydım!

Bilseydik her depremle biraz daha kayar mıydık batıya! Batıya ait rüzgarların kıp ve pencerelerimizden girmesin izin verir miydik! 550 yıl öncesini, en azından okul kitaplarından öğrendiklerimizle, hatırlayabilmeyi düşünmeyi denemez miydik kendimize!

Büyüdükçe içinde küçüldüğümüz bu kentlerde, çağdaş Ramses’lerin izin verdiği kadarıyla varolmaya çalışır mıydık! Derin bir anestezi ile duyarsızlaşmış yüreklerimizle, küçücük emin odalarımızda televizyonların renkli kuyusunda yuvarlanır mıydık! O daracık labirentlere girip çalım satar mıydık! Köklerimize uzanıp, dallarımıza yükselmek için uygun mevsimi bekler miydik kaç asırdır! Sığ bir tekrarın insanı kuşattığı ve gazetelerin ölüme yatmış bir toplumdan fotoğraf vermekten başka işe yaramadığı bu zamanda, yürekli bir Meryem olamadan, müjdeler bekler miydik! Yer değiştirmeye, yorulup, üzülmeye, razı olmadan, vazgeçmeden küçük mutluluklarımızdan ve hedeflerimizden renkleri canlı, kokuları iç açıcı saadet asrını bekler miydik!

Bilseydim, bilseydik, bilseydiler! Cesaret ne bol sıfırlı bir çek, ne de 300 km. hızla sürülen son model bir araba. Cesaret “Ya Bizans bizi alır, ya biz Bizans’ı” diyen bir yüreğe sahip olmakta, ila-yı kelimetullahı hayatlarımızda ayırdığımız yere sığmayacak kadar büyük anlamakta… Biz bu dünyaya korkmak için gelmedik ve korkak çocuklar yetiştirmek için ebeveyn kılınmadık, içimize açılan odalar dar, yapılması gerekenler çok büyük bunu yüreğe kazımakta. Kanlı eller yüryüzünün her yerindeki Müslüman denizleri kirletiyor. Ve kaç zamandır Haliç Nehri’nin altından akan bir başka Haliç, pişmanlıkla, vicdan azabıyla, boydan boya akmakta. Ayasofya secdeden yoksunluğunda fizik kanunlarına inat, kırık-dökük bir ayna… Ama elmas geçici olarak düşerse çamura, pas tutarsa kıymetli bir ayna kıymetinden yitirmez. Ve insan düştüğü yerden kalkar ayağa… Irmaklar akmayı sürdürdükçe ne Musalar taşırır Firavun’un sarayına, ne gemiler yürütülür karada… İnsanlar yüreklerini fethedip özgürleşince, kalplerin tahtına asıl sultan yerleştirilince ne Fatihler gönderilir.”

“Hiç kuşkusuz bir toplumun bireyleri kendi iç dünyalarını değiştirmedikçe, Allah da o toplumun gidişatını değiştirmez.” (Rad-11)

O an sanki Fatih’in türbesi Erkam’ın eviydi, Ehl-i Suffa’ydı, Nesibe’de bayat elini uzatan Ubeyd’in yürekli kızı Afrâ…

“Biliyorum” dedi. “Bu sınırları çizen biziz, bu sınırlar dört duvardan oluşmuş değil, bizim üşengeçliğimizin sınırları. Ama iman hep varsa, hep önce kalabilmişse o, en ağır uykunun üstesinden gelinebilir. Sözlerinle en ağır kış uykuları biter. Her mevsim ürperten, hesap soran bakışlarınla rüzgarları estirirsin de, olmadık bir zamanda yüreklerimiz ayaklanır, ayaklanır da değişir iklimleri yeryüzünün, alt üst olur coğrafyalar. Tarihi hatırladığımızda başlar fecr-i sadıkımız. Hiçbir göz kapağının perdeleyemediği bir ak sabaha uyanırız. 550 yıl öncesinin hatırasıyla ısınır kanımız ve dokunduğumuz her şeye bir yanardağın sıcaklığını aşılarız. Yeryüzünün bütün renklerini, bütün tadlarını, bütün iklimlerini onları put belleyenlerin masasına atarız. Gevşemiş yumruklarımızı sıkarız, sileriz gözlelerimizden işgalcilerin çığlıklarını ve yalanların onların kopartıp atarız kulaklarımızdan. Doldururuz zihnimizi ecdadımızın yaptıklarıyla ve avuçlarımızda Nene Hatun’un direncini saklarız. Malazgirt ovasında yakılan ateşe, bin yıl sonra Bağdat’ta bir mücahit avuçlarını uzatır ve ateşten aldığı parçayı saçar Ayasofya’ya, oradan yeryüzünün üstüne… Bayram ilan ederiz iki ayağımızın üzerinde durduğumuz bu günü.

Biliyorum bir ayna Ayasofya, kendine inananları bekliyor. Erkam’ın evindekileri, Ehl-i Suffa’dakileri bekler gibi bekliyor. En çok da sabredenlerde  ve şükredenlerde, en çok da vazgeçilmeyecek sözlerden vazgeçmeyebilenlerde gözleri.”

Nesibe sustu. Yağmur durdu. Nesibe’nin gözyaşları durdu. Toprak yumuşadı. Nesibe’nin kalbi yumuşadı. Nesibe, kalbinin kulağına “tatil mezarda” diye fısıldadı. Şimdi tohum ekme zamanıydı. “Azmettin mi artık mütevekkil ol, çünkü Allah mütevekkil olanları sever” sözleri semada çınladı.

“Biz Musa ve kardeşine: “Şehirde halkınız için kimi evleri karargâh haline getirin evlerinizi de ibadet yerine dönüştürün” diye vahyettik.” (Yunus-87)

 


Künye , E-Posta , Webmaster , Türkçe Karakterler]

Burası ilkadım dergisinin internet sitesidir. Bütün hakları saklıdır©.

Tel: 0384 213 65 43    Fax: 0384 212 62 22   Yazışma Adresi : PK. 75 Nevşehir

Görüş ve sorunlarınız için webmaster'a mesaj bırakabilirsiniz.