E-Mail listemize üye olun!

E-Mail listemize üye olursanız, bu sayede sitemiz her yenilendiğinde bundan anında haberdar olabileceksiniz. 

 

Not: Yukarıdaki kutuya e-mail adresinizi yazıp 'tamam' düğmesine bastıktan sonra adresinize bir mesaj yollanacaktır. Bu mesaja olduğu gibi cevap verdiğinizde (reply) listemize üyelik işleminiz tamamlanmış olacaktır. Aksi takdirde (yani bu mesajı cevaplamazsanız) listemize üye olmuş olmayacaksınız.

Arkadaşınıza Tavsiye Edin

Sizin Adınız

Arkadaşınızın e-mail adresi

Mesajınız

 

 

İDRİS ARPAT

DÜŞÜNCE;


İNSAN, İNSAN…

 İnsan denilen “en büyük sır”rı birkaç alt başlıkta incelemenin uygun olacağı kanaatindeyim.

1- İnsanın tarifi: Her canlı gibi insan da ezelden ebede akan bir ırmak. Ömrümüz zaman kadar uzun. Bedenimizin en azından bir başlangıcı var ama ruhumuzun başlangıcı hakkında da, sonucu hakkında da net bir bilgiye sahip değiliz. Allah Teala, ruhu kendine nispet ediyor. (15/Hicr, a. 29)

İnsan yeryüzünde Allah’ın (c.c.) talebesi, halifesi (emanetçisi, vekili) ıyali. İnsana peygamberler, kitaplar gönderilmiş, vahiyler, ilhamlar bağışlanmış, kendi imkanları (aklı, kalbi, vicdanı) kafi görülüp başıboş bırakılmamış, eline yol haritası, önüne kılavuz verilmiş, yükselmesi, yücelmesi istenmiş, manasız ve basit bir hayat yaşamasına göz yumulmamış, meleklerden daha yüksek bir mertebeye erdirilmiş, yaratılan âlemler emanet edilip emrine verilmiş, güven duyulup ıyal denilmiş.

İnsan, Allah (c.c.)’ın en büyük sırrı. Her insan, başlı başına bir âlem; fiziki yapısıyla da, ruh ve gönül dünyasıyla da. Anlamak, anlatmak ne mümkün. Onu ancak Yaratan izah edebilir. Bu sebeple İslam, insanı kendi kendisiyle tanıştıran sistemin adıdır. “İnsan bir ucu ilah, bir ucu silah” olan bir varlık. İslam’ı ciddiye alan ilah olur (ilahi özellikler bir dereceye kadar onda yansır), almayan silah olur, patlayarak kendini ve çevresini tahrip eder.

2- Fıtratı: Allah Teala şöyle buyuruyor:

“Böylece sen, batıl olan her şeyden uzaklaşarak yüzünü kararlı bir şekilde hak olan dine çevir. (Bütün varlığınla Allah’a (c.c.) teslim ol.) Ve Allah’ın insan bünyesine nakşettiği fıtrata uygun davran. (Ki) Allah’ın yarattığında bir bozulma ve çürümeye meydan verilmesin: Bu, sahih bir dinin gayesidir; ama çoğu insanlar onu bilmezler.”

“(O halde batıl olan her şeyden yüz çevirerek yalnızca) O’na yönel; ve O’na karşı sorumluluğunun bilincinde ol; namazını devamlı ve dikkatli şekilde ifa et, ve O’ndan başkasına ilahlık yakıştıranlar arasına girme. (Yahut) inançlarının bütünlüğünü bozarak parçalara bölünen ve her grubun yalnız kendi sahip olduğu (ilkelerle) övündüğü kimselerden olma.” (30/Rum, a. 30, 31, 32)

Bu naslar gereğince insan, fıtratını yaşamalıdır. Fıtratın yaşanması İslam’ın yaşanması demektir. İslam ile insan fıtratı tam bir uyum halindedir. İslam, Allah’a teslim olmak demektir. “Ben sizin rabbiniz değil miyim?” (71/Araf, a, 172) mealindeki ayet-i kerimeden anlayacağımız şudur: Sizi potansiyel olarak inanma ve sığınma ihtiyaç ve istidadında yaratmadım mı? Allah (c.c.) ve O’nun bildirdiği bütün hakikatlere inanmaya insanın ihtiyaç ve istidadı (kabiliyeti) vardır.

Fıtrat; yaratılışın ilk tarz ve heyetini ifade eder. Madden ve manen yaratılışta selim olma hali. İnsanın orijinali, sıfır kilometre hali.

Fıtrat, hep hakka ve hayra müteveccih bir istikamet takip eder. İnsanın ruh ve zekasında Hakk’ı tanımak, O’na kul olmak, O’ndan başkasına kul olmayı reddetme özelliği vardır. Bu sebeple fıtratını yaşayan safi ruhlar yalanı ve eğriliği bilmezler. Eğrilik meyli sonradan ve arızi olarak bulaşır insana.

İnsan ne kadar gelişirse, manevi ihtiyaç ve susuzluğu da o kadar artar. Bu susuzluk, insanı ardı arası kesilmeyen arayışlara iter. Kulluktaki ve manevi zevklere ulaşmadaki mertebesi her ne olursa olsun, insan hep daha ötelerin arzusuyla yanıp kavrulacaktır. Bu, “seyr ilellah” halindeki insanın feryadının dinmeyeceği anlamına gelir. Ayaklarını arza basan insan gözlerini arşa dikmiştir. Bu denli yücelme arzularıyla dolu olan varlığın feryadı dinmeyecek, yolu bitmeyecektir. İlmin aydınlattığı yolun bitmesinden sonra, aşkın ışıklandırdığı yol başlayacaktır. İnsanda bitmez tükenmez bir Allah (c.c.) özlemi vardır.

İnsan aynı zamanda idealist bir varlıktır. Hiç bir zaman olanla yetinmez. Olanı, olması gerekene doğru değiştirmeye çalışır. Bu, sürüp giden bir tekamül arzusu, bitmeyen, bir öncekini aşan güzellikler meydana getirme cehdi içerisinde olmak demektir. İnsanı, “olan, olması gerekendir” tuzağına itmek onu durdurmaktır. “Duran düşer ve düşen ezilir.”

İnsanı diğer canlılardan ayıran bir başka özelliği de bütün kainatı kavramaya kabiliyetli, mevcudatın ihtişam ve harikalarını görerek vecde gelip, aşk kanatları ile yüce Yaratan’a yükselmeye elverişli oluşudur. Bu, insan ile âlem arasında kaynaşma demektir. İnsan ruhunun tabiattan ve kaniattan kopamaması demektir. İnsanın hayret, hayranlık ve dalgınlık içinde muhteşem bir kitabı okuması demektir. İlahi sanatın cezbesine kapılması demektir.

İnsan, geçmiş ve gelecek düşüncesine sahip olma, ilim, icad ve keşif yapma kabiliyetiyle de diğer canlılardan ayrılır. Onda, denge anlayışına sahip sanatkarâne bir ruh vardır. Bu ruhun bilgisi ancak Allah’tan alınır.

Rousseau, “Yaratan’ın elinden çıkan her şey güzeldir.” der. Tabi ki insan da… Fakat her şey samimiyetsiz toplumlarda yozlaşır. Her çocuk bir umut olarak doğar, fakat öğrenip ergenliğe varacakken caddelerin gürültüsüne karışmaktan başka çare bulamaz. O da diğerleri gibi sokak, okul ve çarşı arasında her gün biraz daha bölünür, biraz daha erir. Binaen aleyh insan, insana uyarak değil, fıtratına ve Allah’a uyarak yaşamalıdır. Dünya, ideolojilere göre değil gerçek ilme göre kurulmalıdır. Aksine bir tutum insanı hakikatten koparacak, dejenere edip yozlaştıracaktır.

2- Sorumlulukları: Bu zengin ve mükemmel fıtratta yaratılan insan, fıtratıyla orantılı olarak, büyük sorumluluklar altına girdi. Diğer varlıklar gibi hayatını düz bir çizgi üzerinde yaşamaya mecbur değildi. Neticesine katlanmak şartıyla, hayır ve şer yollarından birini tercih etmekte serbestti. Takvayı da, fücuru da hayat tarzı olarak benimseyebilirdi. Hem fıtratı buna müsaitti, hem de ilahi irade bu tercih hakkını ona tanıyordu. Neticede insan, göklerin, yerlerin ve dağların kabullenmediği ağır yükü omuzladı. Artık, ciddiyetini muhafaza ederse eşref-i mahlukat, edemezse zalum-u cehul olacaktı. Alay-ı illiyyine de (yücelerin yücesine de), esfel-i safiline de (aşağıların aşağısına da) gidebilirdi. O şimdi yol ayırımındadır. Tercihini bilerek şuurla yapmalıdır. Harika yaratılışını kullanmalıdır. Evrenin denge, nizam ve ihtişamına dikkatle bakıp, bunun boşuna olmadığını, bu muazzam sistemle birşeylerin anlatılmak istendiğini fark etmelidir. Bu fark ediş, sonu cennetlere açılan uzun sevgi yolunun başlangıcı olacaktır. Bu yol, peş peşe sıralanan yüksek heyecanlar ve zor dayanılır özlemlerle doludur. Neticede ırmağın deryada sükunete kavuşup huzur bulması gibi, insan da ilahi iradeye teslim olup mest ü hayran yaşayacaktır.

Kainat, emrine verildi insanın. O artık yüce Yaratan’ın vekili olarak, O’nun mülkünde, O’nun namına icrayı faaliyet eyleyecekti. Bu göz kamaştıran bir selahiyet ve yetkiydi ama, mesuliyeti de o derece büyüktü. Vekil vekilliğini bilmeli, müvekkilin şartlarını unutmamalı, sınırı aşmamalı, sabırdan şaşmamalı, “ne oldum” şaşkınlığına düşmemeliydi. Her şey ona sadece bir emanet olup, mülkün gerçek sahibi Allah’tı. Yüce Allah’ın takdirini kazanacak bir icrayı faaliyet, kolay başarılır bir görev değildi. Emanet paralarla zenginlik taslanmadığı gibi, gelip-geçici ve ödünç yetkilerle de tevazu feda edilmemeliydi.

Sır, sabır, sınır… Sadece vekilsin dostum. Muazzam yaratılışınla sefil anlayışlara saplanma. Seven, sevgisine halel getirmemeli, âgah olup gaflete düşmemeli.

Azami dikkat, azami ihlas, azami gayret. Bu, bizim dünya meydanlarına sürülüşümüzün biricik gayesidir. Kapasitemizi, nerelerde, hangi maksatla, ne şekilde kullanıyoruz? Bu soruların cevapları, dünya ahiret, saadet ve şekavetimizi ihtiva etmektedir.

Topraktan Allah’a yükseleceksin dostum. Dümdüz, kolay yürünür bir yolda değilsin. Arzdan arşa tırmanacaksın. İşin şakaya gelir tarafı yok. Hayat bir kere yaşanan tecrübe, akıp giden bir sudur. Deryaya akan ırmaklar bir kere yanlışa, çöllere sapmaya görsün, gör başına neler gelir? Çöllerde yok olup gitmekte, bataklıklar meydana getirip sivrisinekler üretmek de var işin içinde. Sonsuzluk kervanının ziline kulak kesil. Her yol saadetlere açılmıyor, biliyorsun. Altmış, yetmiş yıllık ağır yorgunlukların sonunda, kara ateşlere yaslanmak da var.

Git, yüksek gayeler uğruna zorluklarla, sorumluluklarla, ulvi heyecanlarla dolu bir hayat yaşa. Ne bekliyorsan Allah’tan (c.c.) bekle. Hayatının son ucuna dikkat kesil. Gözünü hedeften, gönlünü gayeden saptırma.

4- Şan ve Şerefi: Bu yaratılışla, büyük sorumluluğu omuzlama elbette şan ve şerefi de beraberinde getirecekti. Nitekim melekler dahil cümle mahlukat insanın emrine verildi. İnsan “eminullah” oldu. Allah (c.c.) yarattığı âlemi her nevi varlığıyla insana teslim etti. İnsana güvendi. Bu, anlatmaktan dillerin, yazmaktan kalemlerin aciz kalacağı kadar büyük bir hadiseydi. Eminullah olmak, Allah’ın güvendiği varlık…

5- İnsanın zaafları: İstidadı, sorumlulukları, şan ve şerefi her ne mertebede olursa olsun, insan ölümlü, gün akşamlı. Her şeye rağmen insan fanilik duygusunu içinden atamıyor, geçmiş ve gelecek düşüncesinin getirdiği bir takım olumsuz duygu ve endişelerden kendini kurtaramıyor, yalnızlık hissine kapılıyor, kin ve nefret, haset gibi duygularını dizginleyemiyor, kula kulluğu aşamıyor. Soğukkanlılığını ve metanetini her zaman muhafaza edemiyor. Merhametin kaynağı Allah tarafından yaratıldığı halde, ölüm kusan silahlar icat ediliyor, çocuklar öldürülüyor. İnsan, canlar yakıyor, sadist duygular taşıyor, kendi canına kıyıyor. Takva duygusuyla beraber fücur duygusunu da bünyesinde barındırıyor. İnsan sanki melek, şeytan ve hayvan karışımı bir varlık. Hayır hayır, daha ötede bir şey. Melekten daha melek, şeytandan daha şeytan, hayvandan daha hayvan. İnsan tek yönlü değil, sırf iyilik değil, sırf kötülük değil, sırf madde değil, sırf mana değil… İnsan bir sırlar yumağı. “Allah’ın yarattığı en büyük sır.”

“Bünyesinde bir sürü zaaflar taşıyan insan mutlak bir kemal sahibine (Allah’a) muhtaçtır. Nihilizm’e göre de, İslam’a göre de insan bu dünyada bir yabancıdır. Ne ki, Nihilizm’e göre ümidi yok, İslam’a göre vardır.”

“İnsanın önce ihtiyaçları vardır. Sonra bolluğa erişir, refaha erer. Sonra boşluk ve anlamsızlık duygusuna kapılır. Bu safhadan sonra baş kaldırmaya geçer. Sonunda perhizkar ve içe dönük bir dönem gelir. Egzistansyalizm ve hippilik bugün böyledir.”

“Nefsine düşkün, tüketime yönelik bir toplum, dünyaya ahlaki bir motif sunamıyor, insan kendi kendini sınırlandırıp, dengeyi sağlayamazsa, saadete eremiyor. Her bireyin benliği, bireyin temel kaygısı haline geliyor.

6- İnsan için kurulan tuzaklar: İnsanın serüveni göz önünde bulundurulduğunda, modern zamanlarda ve belki de bütün tarihi devirlerde insan, ilahi rehberlikten uzakta yaşamıştır. Peygamberler hangi yoğunlukta, ne kadar insana ulaşabilmiştir? Allah’ın en büyük sırrı olan insan, maalesef şanına layık hayat imkanlarından mahrum bırakılmıştır. Düşünüp temel meselesini kavrama imkanı bulamamıştır. Bazen aldatılarak, bazen korkutularak, çarkını çevirenlerin değirmenine su taşımak zorunda bırakılmıştır. İstismar edilip sömürülmüştür. Netice itibariyle insan, uzun tarih devirlerinde köle olarak yaşamış, el yordamına yaşamıştır. Modern zamanlarda da, kadim zamanlarda da bu böyle olmuştur. İnsan ya fakr u zaruret ve sefalet batağında, yahut da şehvet, şöhret ve işret batağında harcanıp gitmiştir. Modern zamanlar insana ızdırap getirememiştir. İnsan kah sağa, kah sola devrilmiştir. Bir türlü dengeyi tutturamamıştır. Tutturanlar, uçsuz-bucaksız çöllerde bir vaha… İşte o kadar.

“Servet, şöhret ve makam en önde oturmuş, beden bir arka sırada yer almış; gönül ise bir kenara itilmiş… Bu tertipten huzur çıkmaz.”

7- Temenniler: Keşke insan gökyüzü mektebinin talebesi olma durumunu sürdürebilseydi. Bu onun kendini yaşamasını sağlayacak, saf ve samimi bir hayat getirecekti. Göklerle, yerlerle ve kendisiyle barışık olacaktı insan.

Yaralı vicdanlar, insanlığın samimi evlatları; “İnsan bizim meçhulümüz”, “Hayatı ancak Allah izah edebilir.”, “Siz Allah’a uyarak yaşayın.” derken, tağut ve müstekbirler insanın yolunu kesmiştir. İnsan, sonu olan bu alemde hayatına hikmet, kendine gerçek bir dost bulamamıştır.

Ne çare!

“Uzak, çok uzağız şimdi ışıktan

Çocuk sesinden, gül ve sarmaşıktan.”

8- Hülasa: İnsanın yapısında inanma ihtiyacı vardır. Allah ganidir, insan ise Allah’a (c.c.) muhtaçtır. Allah’ı unutan fıtratını da, temel meselelerini de unutur. Kur’an insanı, deruni bir sükunet içindedir. Kainat nizamı içindeki yerini bilendir. Küfür bağı koparmaktır. İnançsızlık zulümdür. Hiçbir mümin Allah’tan ümidini kesecek kadar bunalıma düşmez. Yolun sonuna kadar ilimle gitmiyoruz. Afak ve enfüste ayetler var. “Güneş görünür söyler/Gece bürünür söyler/Yılan sürünür söyler.” İnsan bu ayetlerin sabırlı ve dikkatli bir talebesidir.

İmanın tefekkürle ilgili bir yönü var. Mümin, imanı tercih ederek fıtratını seçmiş olur. İnsan, devamlı düşünmeli ve düşünce üretmelidir. İbn-i Rüşt, “Düşünce, felsefe vaciptir.” diyor.

Uful edeni (kaybolup gideni) sevmeyen, uful etmeyeni sevecek demektir.

İnsan iradesi, Allah iradesi… Bu çözülmez ve çözülemez bir meseledir.

 


Künye , E-Posta , Webmaster , Türkçe Karakterler]

Burası ilkadım dergisinin internet sitesidir. Bütün hakları saklıdır©.

Tel: 0384 213 65 43    Fax: 0384 212 62 22   Yazışma Adresi : PK. 75 Nevşehir

Görüş ve sorunlarınız için webmaster'a mesaj bırakabilirsiniz.