E-Mail listemize üye olun!

E-Mail listemize üye olursanız, bu sayede sitemiz her yenilendiğinde bundan anında haberdar olabileceksiniz. 

 

Not: Yukarıdaki kutuya e-mail adresinizi yazıp 'tamam' düğmesine bastıktan sonra adresinize bir mesaj yollanacaktır. Bu mesaja olduğu gibi cevap verdiğinizde (reply) listemize üyelik işleminiz tamamlanmış olacaktır. Aksi takdirde (yani bu mesajı cevaplamazsanız) listemize üye olmuş olmayacaksınız.

Arkadaşınıza Tavsiye Edin

Sizin Adınız

Arkadaşınızın e-mail adresi

Mesajınız

 

 

ERKAN ÖZDEMİR

AÇIK KAPI;


KAYNAYAN KAZAN BAĞDAT

Sinan Şahin / Kırşehir

 

Tarih, insanlığın başlangıcından beri insanoğlunun tabiatla ilişkisi olarak tanımlanır ve bizler için birçok ibretlik hadise barındırır hafızalarında. İnsanlar yaşadıkları çağa ve geleceklerine ilişkin bir çok karar ve hedeflerini geçmiş hadiseleri tarihin hafızasından çıkarıp yorumlayarak belirlerler.

Tarihin insanoğluna öğrettiği önemli ilkelerden biri de gerektiğinde düşmana karşı tek vücut olabilmedir. Yani aynı değerlere, özelliklere sahip iki topluluğun olağanüstü durumlarda birleşmelerinin -ya da birleşememelerinin- sonuçlarını bizlere açık biçimde göstermektedir.

 

Tarihten bir kaç hadise

Bizler tarihimize baktığımızda bunu açık şekilde görebilmekteyiz. En eski Türk devletlerinde boylar bir düşman saldırısı karşısında aralarında sorun dahi olsa tek vücut olarak düşmanın karşısına dikildiklerinde her zaman başarılı olmuşlardır. Ancak devletler ya da boylar, düşman bir diğerine saldırırken sessiz kalıp oturursa hatta düşman devlete yardım ederse -ki tarihimizde görülmüştür- diğer devlet yıkıldığı gibi bir süre sonra kendi de aynı sonla karşılaşmıştır. Ama işten geçmiştir.

Daha sonraki devirlerde de aynı örnekler görülmektedir. Ortak düşmanlarla uğraşmak yerine birbirleriyle uğraşan devletlerin ikisi de tarih sahnesinden silinmiştir.

Moğollara karşı uzun yıllar mücadele eden ünlü Türk hükümdarı Celaleddin Harzemşah’ın sonu Moğollar tarafından değil bir başka Türk hükümdarı Alaeddin Keykubat eliyle gelmiştir. Tarihin cilvesidir ki Anadolu Selçukluları da Moğollar tarafından ortadan kaldırılmıştır.

İki büyük Türk hükümdarı Yıldırım Bayezid ile Timur Bey’in mücadelesinden İslam aleminin bir yarar sağladığı söylenemez. Aksine Osmanlılara, zaman içinde yaralarının sarılmasına karşın büyük zararlar vermiştir ki Osmanlı’nın zararı aynı zamanda Avrupa devletlerinin yararı anlamına gelir. Ama Timur Bey’in ortadan kaldırdığı dönemin bir diğer müslüman devleti Altınordu Devleti’nin yıkılışı. İslam dünyasını bu çağda da etkileyen sonuçlar doğurmuştur. O zamana kadar Altınordu Devleti’nin hakimiyetindeler. Rus beyliği bu çağdan sonra güçlenmiştir.

Altınordu devleti yıkıldıktan sonra bu devletin halefleri olarak ortaya çıkan hanlıklar, bu çağda güçlenen Ruslar tarafından ortadan kaldırıldı. Tarih, bu devirde de tekerrür etti ve Ruslar ilerlerken bu hanlıklar birbirleriyle mücadele ediyorlardı.

Yıl 1552’ye geldiğinde bu hanlıkların en güçlü olan Kazan hanlığının başkenti olan Kazan şehri Ruslar’ın eline geçti. Bu tarih Müslüman Türk dünyası için bir dönüm noktasıdır. Kazan şehri bir ilim ve kültür merkezi olmasının yanında, Türk ilkelerine açılan bir kapı olması yönüyle çok önemli bir şehirdi. Ruslar bu tarihten sonra Türk illerine girmişler, buradaki devletleri birer birer ortadan kaldırmışlardır. Bunlar arasında Timur Bey’in torunlarının başında olduğu devletler de vardı tabii. Bu dönemde geçmişten hiç ibret almayan Türk devletleri, Ruslar kuzeyden, İngilizler güneyden kapılarına dayanmışken yine birbirleriyle mücadeleyi bırakmışlardır.

1552 tarihini bir başka açıdan ele alırsak Osmanlı Devleti, gücünün zirvesindedir, bir cihan devletidir ve başında muhteşem Süleyman vardır. Başta Kazan şehrinin düşmesi olmak üzere sonraki olaylara da ilgisiz kalınmış ve yapılan küçük yardımlar da yetersiz kalmıştır. Çünkü bu sıralarda Osmanlı Devleti, bir başka Türk devleti olan Safevilerle mücadele halindedir. Ne var ki Osmanlı Devleti’ni parçalayan devletlerin arasında Rusya da vardı.

 

Kazan-Bağdat Hattı

Kazan şehrinin düşmesi İslam dünyasına o günlerden başlayarak bu güne kadar bir çok sorunlar açmıştır. Kazan şehri düştükten sonra Ruslar tarafından tahrip edilmiş, bir ilim merkezi ortadan kaldırılmıştır. Bugün bu bölgede de Ruslar tarafından yapılan barajlar vardır ve kültürel mirasımız sular altındadır. Bu şehrin coğrafî olarak da mühim bir yerde olması, günümüze kadar beş yüz yıllık bir esaret dönemini açmıştır, Asya’daki müslümanlar için.

Yıl 2003. Ve durum pek değişmiş değil. Tüm Kazan şehrinin karşısındaki tehlike, bugün Bağdat’ın karşısıda. Özellikleri bakımından aralarında pek fark yok. Yıllarca İslam hilafetinin merkezi olan Bağdat da bir ilim ve kültür merkezi. Stratejik konumu itibariyle Ortadoğu’nun kilidi. İslam dünyasına ve tarihine her yönüyle mührünü vurmuş bir şehir. Bu şehrin -ve tüm Irak’ın- elden çıkması durumunda neler olabileceğini tahmin etmek zor olmasa gerek.

Bu durumda biz ne yapmalıyız? İki kardeş devlet, tüm İslam dünyasını tehdit eden ortak bir düşman, bizlere çok şeyler anlatan koskoca bir tarih. Bunların sentezinden iki sonuç çıkıyor? Ya tarih bir kez daha tekerrür edecek; bizden sonra gelecek nesiller verecekleri örneklere bir tane daha ekleyecekler, ya da bir defa olsun tarihi şaşırtıp değişik bir şey yapacağız. Tek vücut olacağız. Bizden sonrakiler 1552’den sonra 2003’ü ikinci dönüm noktası saymayacaklar. Çünkü tarih gösteriyor ki düşmana yardım edip kardeşinin üzerinde salan veya duruma ses çıkarmayan devletler iflah olmamışlardır, akıbetleri aynıdır.

 

 

HALİL AĞA

Omca Taşkın / Nevşehir

 

Müslüman müslümanla savaşır mı hiç? Deliler bunlar! Kim dost, kim düşman bilen yok. Herkes birbirini öldürüyor. Eline barış güvercinlerini almış etrafa uçuşturuyor. Zeytin dalları sallayarak savaşın ortasında koşuşturuyor. Kendini perişan ediyordu adeta. Bir çocuk, ölen annesinin kansız bedeni başında gözyaşı döküyordu. Yaşlı bir dede çöplükten yiyecek arıyordu. “Allah’ım! Bu da mı gelecekti başıma? Kimse bana aldırmıyor.” diyerek saçını, başını yoluyordu adam. Yoluyor, yoluyurdu  ki birden uyandı.

Halil Ağa derlerdi mahallede ona. Babası bu ismi Halil İbrahim gibi sofrası bol olsun diye koymuştu. Ama doğrusu bu kadar da bol olsun istememişti. Bazen oğluna kızar; “Boşveer! Dünyayı sen mi kurtaracaksın. Çal, çırp, az da sen rızıklan şu dünyadan.” derdi. Halil Ağa ise tam Allah’ın adamıydı deyim yerindeyse.

Evleneli 3-4 yıl olmuştu da borçlarını bir tamam ancak ödemiş, bir de çocuğu olmuştu çok şükür.

Altı gün sabah ezanıyla kalkar, namazdan sonra dükkanını açar, kısmetini beklerdi. Dükkana sağ ayağıyla girip besmele çekmeyi de ihmal etmezdi. Hesabını iyi yapar, o ay ev için gerekli parasını hesaplar, ona göre kalanını ayırır, geçimine bakardı. Dükkanına büyük puntolarla yazdırdığı “Bugün Allah için ne yaptın?” yazısının karşısında düşüncelere dalar, bazen gelen müşteriyi bile farkedemezdi. İnsanlar alışveriş için geldiklerinde küçük panolara çerçevelenmiş yazılardan kendilerini alamazlardı.

“Sabret, hizmet et, talep et, ama gıybet etme.

Vird et, dert çek, çile çek, ama borç çekme.

Paranı ver,g önlünü ver, selam ver, ama sırrını verme.”

Her günkü duası, “Azdırtan zenginlikten, muhtaç eden fakirlikten sana sığınırım Allah’ım. Hayırlı rızıklar ver.” olurdu. Veren el, alan elden üstündür der dilencileri hiç boş çevirmezdi. Bazen kasada parası olmadığında gülümseyerek bir paket makarna verirdi. Evinden getirdiği yemeğini dükkanının bir bölümünde yer, ekmek kırıntılarını kuşların yemesi için duvarın üzerine koyardı. Zaten kuşlar öyle alışmışlardı ki hemen karşıdaki ağacın üzerinde hazır beklerlerdi. Arada bir gidip gidip gelir nasiplerinin yerinde olup olmadığına bakarlardı.

Bir gün arkadaşıyla sohbet ederken konu sadakadan açılmıştı da “Sofra bezinden dökülen ekmekleri yemişler, bir de kakalarını yapıp gitmişler” diyerek dert yanan arkadaşına Halil Ağa;

- “Ne yapmalarını bekliyordun. Teşekkür mektubu yazmalarını mı? Bu sadakanın karşılığını ahirette alacağız inşaallah. Hem teşekkür mektubu alsak kime ne faydası var?” demiş epeyce gülmüşlerdi.

Bir gün müşterisi yanlışlıkla paranın arasında katlı kalan 20 milyonu Halil Ağa’ya uzatmış, parayı tam verdiğini düşünerek dükkandan çıkmıştı ki Halil Ağa seslenmişti:

- “Beyim fazladan 20 milyon verdin alır mısın?”

Doğrusu adam çok şaşırmıştı. “Bu zamanda böylesi!” diye hayret etmekten kendini alamamıştı. Teşekkür ederek parasını geri almıştı.

Biraz da alaylı bir yüz ifadesiyle ister istemez Halil Ağa, geçenki gazetenin manşetini hatırlamıştı: “Dünyada ne enayiler var.” Neydi bu olay diye dikkatini çekmiş ve okumuştu bu haberi:

“Hava alanında çalışan bir işçi, içi para dolu bir çanta bulmuş ve o çantayı sahibine verilmek üzere görevlilere teslim etmişti” olayın içeriği. Neydi bunda enayi olunacak diye düşünmüştü Halil Ağa. El emeğiyle kazanılan 100 liranın, bulunan 100 liradan kıymetli olduğunu öğretemiyorsak evlatlarımıza vay  halimize demişti kendi kendine iç çekerek.

Fazla para göz mü çıkarırdı. Onun da paraya ihtiyacı vardı. Elbette evi kiraydı, çocuğu olmuştu. Elektrik, su, telefon derken para su gibi elzemdi. Tüm bu giderlere rağmen bir bereketi vardı, Halil Ağa’nın parasının. Ayda hesapladığı bir rakam vardı kafasında. Onu bir kenara ayırabiliyordu ya çok şükür. Gönlü rahat ediyordu işte o zaman.

Bir yolculuğa çıkmak istiyordu hanımıyla bir an önce. Bu yolculuk onu çekiyordu kendine adeta. Hacc yolculuğu olacak. Artık Hacı Halil diyeceklerdi ona da. İşte bu hayaldi onu dükkanına bağlayan...

Peygamber Efendimizin hayatına özenir, tüm hareket ve işlerinde onun ümmetine yaraşır bir insan olmaya çalışır, “Kıyısından, köşesinden ne kadar yaklaşırsak o kâr.” derdi. “Sen bana bir karış yaklaşırsan, ben sana bir kulaç yaklaşırım.” kudsî hadisinin bilincinde olarak...

Bir gün eskiden tanıdığı, yıllar öncesi komşularından Ahmet Bey gelmişti dükkanına... Ahmet Bey’le ilkokuldan sıra arkadaşıydı Halil Ağa...

Hep zenginlik düşleri kurardı Ahmet Bey o sıralar. Ve duaları kabul olmuştu. Ahmet Bey, bir süpermaketler zinciri sahibiydi. Kendi mahallesine de bir süpermarket açmayı düşünüyordu. Halil Ağa’yla içtikleri su ayrı gitmezdi önceden. Hayat koşulları onları ayrı düşürmüştü.

Ahmet Bey, Halil Ağa’ya:

- “Eee söyle bakalım Halil Ağa! Bu küçük dükkandan gelen para sana yetiyor mu?” Halil Ağa:

- “Çok şükür, geçimimi temin ediyorum. Bir kenara da 3-5 kuruş koyuyorum. Allah nasip ederse bir yolculuğa çıkmayı düşünüyorum bu parayla.”

- “Hayırdır, ne yolculuğu bu Halil Ağa?”

- “Nasip olursa hanım ve çocukla hacca gitmeyi düşünüyorum.”

- “Aslında bu konuyu açman iyi oldu. Öyle bir kaç kuruş ayırmakla bu iş zor. Sermayenin çok olması lazım. Ben bu mahallede bir süpermarket açmak istiyorum. Senin de benimle ortak olmanı ve marketin başında durmanı istiyorum. Kabul edersen, sana bu konuda güvenim sonsuz. Hem daha kısa zamanda hacca gidersin. Hayır işlerini de artırırsın. bu işte çok para var. “

- “Bu konuyu düşünmem lazım Ahmet.”

- “Düşünecek bir şey yok ama sen bilirsin. Bana da müsaade.”

- Oturuyorduk.

- İnşaallah daha sonra.

Halil Ağa’yı gece uyku tutmadı. Aslında teklif çok cazipti. Ancak içini kemiren o korku...

Etrafındaki zenginleri düşündü. Hepsi fakirken daha çok hayır yaparlardı. Şimdi üzerlerine farz olan zekatlarını ödemede bile zorlanıyorlardı. Ertesi gün arkadaşı Ahmet Bey’i aradı. Teklifi kabul etmediğini nazikçe bildirdi.

Çok kapı açmakla çok rızık kazanılmazdı. Hem rızkın değil Rezzak’ın peşinden gitmeliydin.

O sene Halil Ağa daha çok kazandı. Cenab-ı Hakk’ın bereketiydi bu. Amacına o sene nail oldu. Hanımı ve çocuğuyla hacca gitti. İçi rahattı. Doğru yoldan ayrılmamıştı çok şükür...

 


Künye , E-Posta , Webmaster , Türkçe Karakterler]

Burası ilkadım dergisinin internet sitesidir. Bütün hakları saklıdır©.

Tel: 0384 213 65 43    Fax: 0384 212 62 22   Yazışma Adresi : PK. 75 Nevşehir

Görüş ve sorunlarınız için webmaster'a mesaj bırakabilirsiniz.