KENDİMİZİ TANIMAK-1
Şu yaşlı dünyamız, müsbet
menfi bir çok değişimlere, oluşumlara şahit olmuş, ilahi ve
nebevi nizamların getirdiği köklü, müsbet değişimler yanında,
nemrutî, firavunî, tağutî sistemlerin tiksindirici değişimlerini,
oluşumlarını da görmüştür.
Bu değişim ve oluşumlar çeşitli
boyutlarda, çeşitli şekillerde halen yaşanmaktadır.
Bir yandan baş döndürücü
teknolojik ilerlemeler olurken, bir taraftan da çok hızlı
sosyal değişimler gerçekleşmektedir. Teknolojik ilerlemelerin
bir kısım faydaları yanında yapılan hataların ve yanlış
kullanımların sebep olduğu büyük felaketler de yaşanmaktadır.
Teknoloji ile beraber,
tehlikeli bir değerler değişimi yaşanmakta, toplumu kasıp
kavurmaktadır.
Asırlardan beri; inancımız.
örf ve adetlerimiz, gelenek ve göreneklerimiz çerçevesinde oluşturduğumuz,
geliştirdiğimiz, değerlerimiz, değer ölçülerimiz büyük
bir tahribata uğramaktadır.
Toplumda çok ciddi boyutlara
varan bir inanç zaafiyeti görülmektedir.
Buna paralel olarak büyük
bir dünyevileşme yaşanmaktadır.
Rabbimizle barışık bir yaşantımız
yok.
Rasûlullah sallallahu aleyhi
ve sellemin kutlu izini takip edemiyor, O’nun sevgili dostları,
ashab-ı kiramı örnek almıyoruz.
Müctehid, muttaki, salih
alimlerin açtığı çığırı devam ettiremiyoruz.
Bu sebeplerden dolayı:
İslami hizmetler yaparken
karşılaştığımız zorlukları göğüsleyemiyoruz. Engelleri
ve engellemeleri açmak için kararlılık gösteremiyoruz. Çok küçük
engeller karşısında yılgınlık ve bıkkınlık gösteriyoruz.
Hakkında kavli ve fiili icma olmuş konularda bile pervasızca
konuşuyor, meseleyi sulandırıyor, toplumun hafızasını bulandırıyoruz.
Yaptıklarımız, yaşantımız
inanç sistemimizle örtüşmüyor.
Türlü türlü ahlaksızlıklar
değerlerimizi tahrip ediyor.
Çarşı, pazar ve sokaklarımız
cehennem manzaraları arzediyor. TV ekranları, radyo mikrofonları,
gazete, dergi sayfaları rezalet üzerine rezalet sergiliyor.
Bayağı yaşantıları, aşağılık
düşünce ve fikirleri taklit etmeyi çağdaşlık zanneden türediler
her geçen gün faaliyet alanlarını genişletiyor.
Bizi
biz yapan değerlerden kopuşu, bir çağdaşlık, bir batılılık
gereği zanneden zavallılar var.
Maalesef bu kötü gidişata,
bu kendi benliğimizden, kendi değerlerimizden, ölçülerimizden
uzaklaşmaya bir kısım islami hassasiyeti olduğu zannedilen
yazarlar, ilahiyatçılar da bilerek veya bilmeyerek yardımcı
oluyorlar.
Unutmayalım, gaflet
etmeyelim! Biz müslümanız. İnsanlığın kurtuluşu, İslam’ın,
İslami değerlerin, hayatın bütün safhalarına hakim olmasıyla
mümkündür.
İslam’ın yüce nizamı, yüce
hakikatları karşısında, diğer bütün sistemler gayr-i adil,
zulüm sistemleridir.
Bütün beşeri sitemler;
- Kendi şahsi çıkarları için
diğer şahısları,
- Kendi toplumunun
menfaatleri için diğer toplumları sömürmek maksadıyla düzenlenmiş
ilkel sistemlerdir. Bu sistemlerin temel mantığı budur.
İslam dini ise her türlü
bencilliği, adaletsizliği, fert ve toplumun aleyhine olan her türlü
kötülüğü yasaklamaktadır.
Müslüman olsun, gayr-i müslim
olsun, ister kendi ırkından, ister başka ırklardan olsun, bütün
insanlara adaletle muamele edilmesini, insan temel hak ve hürriyetlerine
saygılı davranılmasını ve korunmasını emretmektedir.
Hatta insanlar ile hayvanlar
arasındaki ilişkiler hakkında da hükümler va’z edilmiş,
hayvanlara karşı keyfi davranışlar yasaklanmıştır.
Mesela, mülkiyetimizde
bulunan hayvanlar;
Zamanında tımar
edilecektir.
Zamanında sulanıp
yemlenecektir.
Asla dövülmeyecektir.
Ağır yük yüklenmeyecektir.
Kesim yerine:
İtip, hakaret, eziyet
ederek, sürükleyerek götürülmeyecektir.
Boğazlarken:
Müşfik davranılacak.
Gözleri bağlanacak.
Keskin bıçak kullanılacak.
İyice soğumadan yüzülmeyecektir.
Av hayvanlarının
yumurtlama, yavrulama dönemlerinde avlanması kesinlikle
yasaklanmıştır.
Bizi yaratan, bu kainatı
yoktan var eden Rabbimiz, yaratılışımıza, yaratılış
gayemize en uygun olan bütün güzellikleri emretmiş, kötülükleri
yasaklamış, insanca yaşamamızı sağlayan en mükemmel nizamı
va’z etmiştir.
Bu ilahi sistem bütün
berraklığı ile önümüzde dururken,
Karanlık yollara dalmak,
Çıkmaz sokaklara girmek,
İnsan ruhunu tutsak alan sapık,
gayr-i ahlaki sistemleri benimsemek bir cinnet, bir harakiri ve
bir intihardır.
Bir insanın, maymunu taklit
etmesini, onun hayat tarzını benimsemesini düşünün.
Bir kişinin bir hayvana esir
olmasını teemmül edin.
Bir müslümanın, dünyevileşmesi,
İslami hakikatları, İslami ölçüleri terkedip, sapık yollar,
yabancı inanç, kültür ve yaşayışları benimseyip taklit
etmesi, bir hayvana esir olmaktan daha büyük bir felakettir.
Bu durum bir cinnet, bir
intihar değil de nedir?
Bu tehlikeli bu aşağılayıcı
gidişata dur demek, her samimi, her aklı başında mülümanın
başta gelen vazifelerindendir.
Bu tehlikeli gidişata bigane
kalamayız.
Asla ve asla nemelazım
diyemeyiz.
Çok şahsiyetli bir duruş
yapmamız gerekir.
Saflarımızı sıklaştırmamız,
küçük ayrıntılar içinde boğulup kalmamamız gerekir.
Bütün çalışmalarımızda,
hizmetlerimizde ahiret amellerimizi dünya işlerimizin önüne geçirmeliyiz.
Ahiret amellerimizi dünya işlerimizin
önüne geçirmeliyiz.
Vitrinlere, kalıplara, dış
görünüşlere takılıp kalmamalıyız.
Hizmet heyecanımızdan hiç
bir şey kaybetmemeliyiz.
Her zaman, her işte Allah rızasını
kulların rızasına tercih etmeliyiz.
Hizmet kuşağını, gayret
kuşağını kuşanmalı, çalışmalarımızda asla tekasül göstermemeliyiz.
Ölüm gerçeğini ve ölüm
ötesi hayatı çok tefekkür etmeli, böylece, makam ve mevki,
mal ve mülk, dünya sevgisi ve hırsını törpülemeliyiz.
Hergün sabah akşam çok
ciddi nefs muhasebesi yapmalıyız. Asla nefsimize arka çıkmamalıyız.
Başkalarının dünyasını
mamur etmek için ahiret hayatımızı harap etmemeliyiz.
Biz kimiz?
Biz neyiz?
Kimliğimiz nedir? Ne olmalıdır?
Bu ve benzeri sorulara cevap
aramaya hiç gerek yok. Çünkü bu soruların cevabı kendi inanç
sistemimizde açık ve seçik besbellidir. Biz müslümanız. Biz
müslüman olarak kendimizi ve sistemimizi çok iyi bir şekilde
tanımak, kendi nizamımızın ölçülerine muttali olmak
mecburiyetindeyiz.
Öyleyse yapmamız gereken
ilk iş: Kendi sistemimizi, kendi değerlerimizi, kendi ölçülerimizi
en iyi şekilde, en doğru şekilde öğrenmek, en doğru şekilde
de yaşamak ve yine en doğru şekilde tebliğ etmek, eğitim ve
öğretimini yapmaktır.
Öğretim, hoca olmadan eksiği
gediği ile de olsa kitaplardan okunarak başarılabilir.
Eğitim ise, bir mürebbi
olmadan, bir muallim olmadan, bir rehber olmadan asla yapılamaz.
Ehil, ilmiyle âmil bir alimin, bir mürşidin rahle-i tedrisatından
geçmeden asla başarılamaz.
Çok iyi öğretim gören bir
çok insan vardır ki, iyi bir eğitim almadıkları için,
bildiklerini yerli yerinde kullanamamakta, başarısız olmakta ve
hatta zararlı bir unsur haline gelmektedir.
Eğitimsiz bir insan:
Kendine güvenmekle, kendini
beğenmeyi,
Vakar ve ciddiyetle,
kibirlenip büyüklenmeyi,
Gıpta etmekle, hasedi, kıskançlığı,
İkdisat etmekle, cimriliği,
Cömertlikle, savurganlığı,
Hoşgörü ile, tavizi,
hamiyetsizliği,
Kararlılıkla, inatlaşmayı,
Cesaret ile, tehevvürü, taşkınlığı,
Şahsiyetli olmakla, dik
kafalılığı, küstahlığı,
Tevazu ile, zillet ve
meskeneti...
Ve bunlara benzer konuları
birbirine karıştırır. Aralarındaki farkı farkedemez. Bu
meselelerin gerçeğine vakıf olabilmek için çok iyi bir eğitimcinin
eğitim halkasından, rahle-i tedrisatından geçmesi gerekir.
Sadece o eğitim dergahında, o rahle-i tedrisatında bulunmak da
yetmez. O eğitim halkasına dahil olmakla beraber, öncelikle;
Böyle bir eğitime ihtiyacın
olduğunu kabul edeceksin.
Daha önce elde ettiğin, kırık
dökük bilgilerden soyutlaşacaksın.
Eğitimciye bütün benliğinle
teslim olacaksın.
Onun verdikleri hakkında şüpheye
düşmeyecekin.
Ona güvenecek, itimat
edecek, itaat edeceksin. Sonra da bütün gayretinle verilenleri
hazmetmeye çalışacaksın.
Sağdan, soldan, rastgele
kitaplardan, öğretim görmüş eğitimsiz kişilerden elde
edilen bilgileri ön plana çıkararak bilgiçlik taslayanlar, böyle
ortamlarda onlarca yıl bulunsalar da hiç bir şey alamaz, asla
istifade edemezler.
Hatta böyle ortamlarda
bulunmaları, buralarda elde ettikleri bir kısım bilgiler onları
ücup ve kibre düşürür, eksikliklerini, hatalarını, zaaflarını
göremez, kendisini olduğunun çok çok fevkinde görmeye başlar
da helak olup giderler.