MEDİNE GÜNLÜĞÜ
Güneş battı. Dağların
arkasından kızıllık da kayboldu. Dağların görüntüsü hem
güzel, hem ürküntü verici. Üstad N. Fazıl’ın “Devlerin
gözüne” benzettiği kaldırım kenarındaki evlerden bu dağların
farkı, karanlıkta bile görünmeleri ve “camdan gözleri”nin
olmayışıdır. Hani korku filmleri olur ya; hem ürperir, hem de
bakmaktan kendinizi alıkoyamazsınız. Ya da bir hilkat
garibesini seyretmek gibi. Akşam sonrası ve gece karanlığında,
çölde dağları seyretmek de öyle olur.
Her akşam, nöbetçi olduğum
günler, okuldan geç çıktığımda “Uhut Dağları”nı bu
şekilde görmekten, seyretmekten zevk alıyor ve de ürperiyorum.
Gün ışığında, gündüzleri yaz mevsiminde 60 dereceyi aşan
sıcak ve arkasına 30-35 derecelik bir düşüşle ve çöl rüzgarlarıyla
çatlayan, bayatlamış küncili simit gibi ufalanıp, kızıl
toprak haline gelen Medine’yi çevreleyen “cıncık”gibi
kayadan, Uhud dağları...
Yolun sonu denilen ve dağlar
arasında uzanan, kıvrım kıvrım bükülen çölde mangal
yakmak. Hayali bile mümkün değil. 50-60 km uzanan bu çölde,
çölde yetişmiş ağaçların (Türkiye’de bu ağaçlar yok)
altına durmuş yüzlerce her çeşit araba. Çadırlar. Yükselen
dumanlar. Kurulmuş minderine, nargilesini fokurdatan Medineliler.
Bir ağaçlık yeşil, bir ağaçlık gölge. Her yeşilin altında
bir araba ve uzun beyaz giysileriyle erkekler, siyah abeyeleriyle
kadınlar ve çoğu Filipinli bakıcıların kontrolünde, bakımsız
bakımsız çocuklar. Orada çöl motosikletleri ve atlar da var.
Kiralık. İsteyen motosiklete veya atlara çöl kumunda çeşitli
manevralar yaptırabiliyor. Ama bu işi çocuklar daha çok
seviyor.
İşte “Yolun sonu”nda,
mangal keyfi yapıp etrafı gözlemlerken, ikindi sonrası, arkalı
önlü, sağlı sollu dağlar dikkat çekiyor. Güneşli ve güneşsiz
(gölgeli) onları seyretmek. Çöken çöl dumanının “Ara Güler”in
fotoğraflarında görülen mavileştirdiği, grileştirdiği dağlar.
Yeşili olmayan ama hayalinizdeki her şekli onda somutlaştırabileceğiniz
dağlar. Düzünden söyleyişle, her baktığınız dağ bölgesindeki
şekilleri, yaşadığınız hayattaki nesnelerle özdeşleştirip
hayal gücünüzün zenginliğini ölçebilirsiniz.
Uhut bir dağ değil, dağlar
silsilesi. Görünüşleri tabiat harikası (özellikle akşam
vakti) olan Uhut dağları. Uhut’u sevmemiz gerekiyor. Çünkü
Allah’ın Rasulü onu sevmiş, kendinden kabul etmiş ve bizim
de sevmemizi istemiştir. Okçular tepesine çıktığınız
zaman, karşınızda uzanan Uhut ve barındırdıkları. Nasıl da
çok ağlıyorlar, İranlı hacılar Hz. Hamza’nın adını
anarak. Aslında ağlamayı, hatırlamayı, o dönemleri yaşamayı
hayal çok zorlaşmış. Bu, benim kalbimin taşlaşması kadar,
seyyar satıcıların yoğunluğundan dolayı böyle oluyor
kanatimce. Baktığınız her yerde kum gibi insan kaynıyor.
Ziyaret için gelenleri seyretmek, hissetmek ama, o seyyar satıcıların,
ısrarları, yolunuzu kesmeleri, seslenmeleri yok mu? Bunlardan
soyutlanmak çok zor.
Dağların o doğal çekici görüntüsünden,
enginlere doğru inerseniz, yeşili yakalarsınız. Medine’nin
hurma bahçeleri. Sert bıçak ağzı gibi keskin ve uzun
yapraklarıyla, o kadar çok hurma çeşidi var ki. Bizdeki kayısı
çeşitleri gibi. Ama ağaçları bana göre aynı. Birbirinden
farkı yok. Biraz çocuk, biraz da yaramaz olsaydım o hurma ağaçlarına,
merdivenden çıkar gibi çıkardım. Zaten bedenleri yandan büyüyen
yapraklar, dallar kesile kesile merdiven gibi olmuş.
Susuz büyümüyor meyve
vermiyorlarmış. Yeraltı suyu yönünden Medine’nin zengin
olduğunu görmek beni çok şaşırttı. Ama tuzlu bir su. Onun için
sulanan hurma bahçelerinin toprağı çoraklaşmış. Afgan,
Tacik hacılarının ayakları gibi, şerha şerha yarılmış.
Sahi ne görüntüleri var o hacıların. Yüzleri yanmış,
kavrulmuş ama gözleri sağlam. Benim Anadolum’daki çileler yaşlılara
o kadar benziyor ki... Onların da güneşten, yağmurdan, çileden,
yoksulluktan, sıcaktan, soğuktan elleri, ayakları çatlamış,
yüzleri kıvrım kıvrım, kırışıkların içiyle dışı
farklı renkteydi, Afgan-Tacik hacıları da öyle. Yaşları hep
ellinin üstünde, yüzleri onları yaşlı gösteriyor. ama yürüyüşleri,
hareketleri çok diri, dinç. Dağ insanı, çalışarak yaşamayı
başarmanın insanı. Başlarında genellikle siyah sarıkları,
biraz kir götürür renkteki diz kapak altı uzun elbiseleri ve
bizim, içlik diye bildiğimiz uzun donları ile bu insanların
harem içinde ve dışında, babayiğit görüntüleri ve
bedenleriyle hemen görüyorsunuz. Fakir olduklarını haykıran
bu insanları seyrederken hem içiniz yanıyor, hem de hayran kalıyorsunuz.
Medine yeşili sevmiş. Yeşil
kubbe (Kubbe-i Hadra) aşkıyla Medine’ye koşan, aşıkların,
abidlerin daha çok yeşille haşır neşir olmaları için, tabii
şartlarla zorlu bir savaş yürütülecek, ağaçlar dikilmiş tüm
cadde kaldırımlarına, refüjlere, göbeklere. Çiçeklerle
bezenmiş geniş göbekler. Hemen hemen hergün sulanıyor. Kışın
ayakta kalıyorlar, ama yazın ne olacak bilmem. Çünkü hurmanın
olgunlaşması için 60 derece sıcaklığa ihtiyaç varmış.
Nitekim Medineli hurma yetiştiricileri bazı yıllar sıcak duasına
çıkıyorlarmış. O çiçekler 60 derece sıcağa nasıl dayanır
bilemem. Medine’de tabii çiçek yok. Satan da yetiştiren de
yok. Yapma çiçeğin her renk, her boyutunu her yerde görmek mümkün.
Ama koklamak için bulmanız mümkün değil.
Şairlerin Allah’ın
Sevgilisi’ne “gül” demeleri de, bu topraklarda gülün çok
çok kıymetli olması sebebiyle tam yerini bulmuş bir ifade. O
“ gülü” koklamak için buraya koşan insanları ifade eden
şairin betniyle tamamlayalım yazıyı.
Hak-i Pâyine yeten der ömlerdir
multazıl
Başını taştan taşa
vurarak gezer avare su.