E-Mail listemize üye olun!

E-Mail listemize üye olursaniz, bu sayede sitemiz her yenilendiğinde bundan anında haberdar olabileceksiniz. 

 

Not: Yukarıdaki kutuya email adresinizi yazıp 'tamam' düğmesine bastıktan sonra adresinize bir mesaj yollanacaktır. Bu mesaja oldugu gibi cevap verdiğinizde (reply) listemize üyelik işleminiz tamamlanmış olacaktır. Aksi takdirde (yani bu mesajı cevaplamassanız) listemize üye olmuş olmayacaksınız.

Arkadaşınıza Tavsiye Edin

Sizin Adınız

Arkadaşınızın e-mail adresi

Mesajınız

 

 

 

SELMA TÜMER

DÜŞÜNCE;


RUH İKLİMİ

Bu akşam, içinde yakınlarımızın da olduğu bir hac kafilesini uğurluyoruz. Her yılın ramazan ayında, bir de zilkade ayının ortalarında çağrılanlar, çağrıldıkları o kutlu iklime doğru çağıl çağıl akarlarken, geride kalanların gönlü buruk, gözleri bulutlu... Hiç gitmeyenler de, daha önce gidenler de yakınları ile kucaklaşıp götürecekleri selamları da alıp yerlerine oturdular. Eller açılıp dualar ediliyor.

Bu yolculuk, bir “dönüş” sanki. Gelinen yere yapılan bir yolculuk. Dilde telbiyeler ve o güzeller güzeline salat-ı selamlarla bir bir eksiltiyorsunuz kilometreleri. İnsanlık tarihi ile eş bir akidenin dirilişine şahit olan topraklara doğru yol alıyorsunuz. Pilot, uçağın irtifasını düşürmeye başladığı zaman anlıyorsunuz ki yaklaştınız. Heyecanın boyutu biraz daha değişmeye, temposu biraz daha yükselmeye başlıyor. İşte Rasul’ün beldesi! İşte O'nun doğduğu, büyüdüğü, davetini dalga dalga yaydığı diyar! İşte Rasul’ün baktığı gökyüzü, bastığı toprak!

Ve Medine... Düzlük toprak yapısı, yumuşak havası ile Peygamberi bağrına basan şehir olduğu nasıl da belli. Uzaktan Mescid-i Nebevi’nin semaya uzanan minarelerini gördüğünüz zaman bilin ki sonsuz bir huzurun ve saadetin çekim gücüne girdiniz. Artık aklınızda sadece dünya yükünüzü otele atıp, çocuklar gibi saadete koşmak vardır.

Mescid-i Nebevi’nin göz alıcı ışıkları, altın renginde süslenmiş dev kapıları, devasa yapısı içinde sahabenin inşa ettiği, Rasulullah (sav)’ın da inşaatında bizzat çalıştığı ilk Mescid-i Nebevi’yi hayal ediyorsunuz. Kerpiçten, ama aksiyonu çağları kapsayacak kadar güçlü bir yapı.

O'na yakın olmak, “Cennet Bahçesi” buyurduğu o mekana hızlı hızlı yürümek ne harikulâde bir heyecan. Biraz sonra gözlerini size çevirecek, tebessümle size bakacak gibi, önünüzü kesen kalabalığa rağmen ona koşmak... Bütün gözler o noktaya çakılmış. Ahh bu gözler görebilseydi O’nu! Düşüvereydi şu dizler dizlerinin dibine!..

Medine ve Mekke... İkisi de birbirinden farklı, bambaşka bir haz bırakır gönlünüzde. Medine’de Mescid-i Nebevi ta uzaklardan görünürken; Mekke’de Mescid-i Haram bir anda karşınıza çıkıverir. Buradadır dünyanın yaratılışı ile meleklerin temelini attığı, Hz. İbrahim ve oğlu Hz. İsmail’in hatırası Kabe. Buradadır, dibinde Rasulullah ve arkadaşlarının o büyük tevhid mücadelesini verdiği, bütün müslümanların göz bebeği Beytullah.

Kabe’yi gördüğünüz zaman rüyada mısınız, hakikati mi yaşamaktasınız anlamıyorsunuz.

“Rüyaysa hiç uyanmayayım. Hakikatse hiç bitmesin.” Aklınıza ne evladınız, ne aileniz, ne geride bıraktıklarınız geliyor. Sadece dudaklarınız kıpırdıyor, hakkında kabul müjdesi olan ve daha önceden hazırladığınız duanız için. Gözünüz Kabe’de, ayaklarınız ona doğru gidiyor. Bir an önce kucaklasanız Rabb’in beytini. Bu tadı daha önce hiç tatmadınız. Belki de kıldığınız namazların hiçbiri haremde kıldığınız bu namaz gibi tatlı olmaz. Bu namazın son namazınız olmasını gönülden diliyorunuz. Ötelerde yaşayacağımızı umduğumuz buluşmadan bir rayiha var bu tatta.

Tavafların her şavtında da gözünüzü ayırmak istemiyorunuz bu güzellikten. Dilde dualar, gönülden yalvarışlarla sanki dünyada değil de varlık aleminin başka bir yerindesiniz. Tavaf eden yüz binlerin içinde bir noktasınız, atom çekirdeğinin etrafında dönen bir elektron ya da güneşin etrafında dönen bir gezegensiniz.

Bir zerre ya da bir alem. Ama Yaratan’ın emrine ram olduğunu Beyti'ni tavafla göstermek için çırpınan bir kulsunuz burada. Safa ile Merve arasında say ederken de bir kuluz. Hz. Hacer gibi. Hervele noktaları arasında daha bir mübalağalı koşuyorsunuz, adeta zıplıyorsunuz ki İsmail’inizi görmek için. Bu halinizle diyorsunuz ki: “Rabbim senin emrinle rızan için dağlar, tepeler, kilometreler aşıp da geldik. Ama bizim İsmaillerimiz var. Onları da sen verdin bize. Bu huzurda herşeyi unutmuş olsak da, onlar kalbimizin bir yerinde duruyor. Hacer kulun, bu koşmanın sonunda zemzeme kavuştu, biz günahkar kullarınsa affına kavuşmayı umuyor.”

Gönlümüzde bambaşka hazlar bırakan başka mekanlar var bu iklimde. Mesela Sevr’de, gözleriniz, o ağı ören örümceği arıyor. “Şu uçan mağaranın eşiğindeki güvercin mi yoksa?” diyorunuz. Rasulullah’ın “Korkma! Allah bizimle” ifadesiyle kalbine tevekkül ve itminan damlayan Ebu Bekir oluyorsunuz. Uhud’da şehidlerin nurlu kokusunu getiriyor rüzgar burnunuza. Burada da şehitlerin efendisi Hamza'sınız. Kuba’da kainatın en yüce iki yolcusuna sonradan yetişen Hz. Ali, Mescid-i Seb’a’da Hz. Aişe’yi çadırının yanında görür gibi oluyorunuz. Arafat’ta da Hz. Adem ile Hz. Havva’yı.

Arafat... Burası arzın arşa en yakın noktası bugün. Bugün semavat ‘amin’leri öyle bir kucaklıyor ki bırakmamacasına. “Dualar, geri gelmeyen dualar” bugün. Şeytan, kaçaçak delik arıyor, hışımla dolu bu kadar müminden. Mahşerin provası bugün. Bir ayak üstünde binbir ayak. Ayağınıza her basılışında alemlerin Rabb’ine, er-Rahim olan Allah’a sığınıyorunuz, ‘din günü’nün dehşetinden. Kurbanınızın boğazına giren bıçak, nefsi emmarenizin şah damarını koparmalı bugün. Ömrünüzün günlerinden kaç gününü ayırmıştınız? Yirmi gün? Bir ay? Her ne kadarsa, kaç günse; bir gün gibi geçen bir ay, her günü bir ay gibi dopdolu geçen bir ay.

Sayılı günler bitince haydi vedalaşın Rasul’ün beldesiyle, vedalaşın kolaysa Allah’ın Nebisi’yle. “Bir dahaki vuslata” diyerek ayrılın Kabe’den. Sağanaklar halindeki gözyaşlarınız, boğazınıza düğümlenen hıçkırıklarınız Kabe'ye son kez doya doya bakmanıza mani olurken bütün dillerde aynı dua: “Allah'ım tekrar nasip et! Allah'ım tekrar nasip et!”

Rasulullah’ın hicretinde son kez dönerek yaşlı gözlerle baktığı ve “Eğer kavmim beni senden çıkarmasaydı senden çıkmazdım.” buyurduğu Mekke’sinden ayrılıyorsunuz.

Otobüse binince Mekke'nin dağlık ve kasvetli coğrafyası Harem’in gözden çabuk kaybolmasına sebep oluyor. Birkaç binayı geçince göremiyorsunuz.

“Döneceğiz, geleceğiz,

Vahyin kalbi döneceğiz.”

Bu ezgiyi belki defalarca duydunuz, dinlediniz. Bundan sonra bir başka söyleyip bir başka dinleyeceksiniz. Ravza ve Kabe özlemini dillendiren basit anlamlı ilahiler bile içinizdeki hasreti körükleyecek. Rüyalarınızda Mescid-i Nebevi’yi, Kabe-i Muazzama’yı göreceksiniz. Ne zaman Harameyn imamlarının ak mermerde yankılanan şelale gibi sesini duysanız, orada namaz kılıyormuş gibi olacaksınız.

İlk defa gidecek olan kardeşlerimiz bilsinler ki önce belde-i mübareği arzuluyordunuz. Gidip geldikten sonra bu arzunun yanına bir de hasret eklenecek. Ama bu sizi üzmesin. Bu arzu ve hasret inşallah kulluk bereketi getirecek.

Bu yolculuğa Suudi Arabistan Devleti sınırları içine yapılan bir yolculuk denilebilir. Aslında ruh iklimine yapılan güzide bir yolculuk. Gönül toprağına “kulluk” tohumlarının ekildiği bir mevsim.

Dualar edip, aminlerle yüzümüze sürdüğümüz ellerimizi mukaddes beldenin yolcularına uğurlar olsun manasında sallamaya başladık artık. Ama dilimiz hala duada:

“Allah'ım! Gidemeyenlere makbul hac ve umreler nasib eyle. Gidenlere tekrarlarını bahşeyle. Makbul hac ve umrelerle günahlarımızdan arınmayı, Habib’ini ziyaretle mânen buluşan, görüşen ümmetlerinden olmayı lutfeyle. İmkanı olup da gitmeyi arzu etmeyenlerin kalbine gitme arzusunu nakşeyle. Son nefeslerimizi Kabe’yi gördüğümüz huzurla vermeyi nasip eyle.”


Künye , E-Posta , Webmaster , Türkçe Karakterler]

Burası ilkadım dergisinin internet sitesidir. Bütün hakları saklıdır©.

Tel: 0384 213 65 43    Fax: 0384 212 62 22   Yazışma Adresi : PK. 75 Nevşehir

Görüş ve sorunlarınız için webmaster'a mesaj bırakabilirsiniz.