E-Mail listemize üye olun!

E-Mail listemize üye olursaniz, bu sayede sitemiz her yenilendiğinde bundan anında haberdar olabileceksiniz. 

 

Not: Yukarıdaki kutuya email adresinizi yazıp 'tamam' düğmesine bastıktan sonra adresinize bir mesaj yollanacaktır. Bu mesaja oldugu gibi cevap verdiğinizde (reply) listemize üyelik işleminiz tamamlanmış olacaktır. Aksi takdirde (yani bu mesajı cevaplamassanız) listemize üye olmuş olmayacaksınız.

Arkadaşınıza Tavsiye Edin

Sizin Adınız

Arkadaşınızın e-mail adresi

Mesajınız

 

 

DAVUT ŞENDOST

DÜŞÜNCE;


O NADİDE KOKUYU ARAMAK

Hac vazifemizi yapmak için Konya’dan ayrılacağımız zaman, çok sevdiğim ve değer verdiğim bir Hocamız, uğurlamak için evimize gelmişti. Hoş sohbetten sonra bana dönerek dedi ki: "Oğlum. Ne zaman umre ya da hac için arabaya ya da uçağa bindiğimde, Rasulullah (SAV)’in o nadide kokusu hemence burnuma geliverir. Bir bak bakalım senin de burnuna o güzel ve nadide koku gelecek mi?" dedi.

Zaten müthiş bir heyecanla çarpan kalbim, bu sözlerle daha da bir heyecanlandı. Gideceğimiz günün gelmesi için daha da bir sabırsızlık çökmüştü içime. O günü iple çekmeye başlamıştım. Öyle ya, Allah (cc)’ın bir emrini yapmak için yola çıkmıştım. Bu çok ayrı bir duyguydu. Hele okumuş olduğumuz şeylerin yaşandığı bir bölgeye gitmek, Rasulullah (sav) Efendimizin yaşadığı, adım attığı, sıkıntıya ve meşakkate girdiği bir beldeye gitmek, Kur’an-ı Kerim’in nazil olduğu şerefli bir yere gitmek, sevapların kat ve kat verildiği mübarek bir yere gitmek, bendenizi çok değişik duygu ve düşüncelere ulaştırdı. Bu duygu ve heyecan seliyle o gün gelmişti. Dost ve aile efradımızla vedalaşıp, helalleşerek Konya’dan ayrıldık.

Uçağa bindiğimde hemen Hocamın sözleri aklıma geldi ve o güzide kokuyu aramaya başladım. Ama ne yazık ki bu gafilin burnu o güzel ve nadide kokuyu duymamıştı. Bu beni çok üzdü ve; "Ben bu mübarek yola, bu mübarek beldeye layık mıyım?" diye bir muhasebeye başladım. Etrafıma baktım herkeste ayrı bir coşku ve heyecan. Hele anacığımın gözünden yaş hiç kurumuyordu. Ve bendeniz anama sarılarak, "Anacığım! Allah senden razı olsun, senin samimiyetin hürmetine, benim gibi bir gafile Cenab-ı Hak Teala bu mübarek yolculuğu nasib etti." diye ağlamaya başladım. Bunca günah yükümle bendenizi o mübarek yerler kabul eder miydi hiç? Ama anacığımın hürmetine bu olmuştu ve Allahu zülcelal yolumuzu açmıştı.

Cidde’ye indik, Mekke’ye gece vakti ulaştık. Görevli İmam arkadaşlar bizi yerleştirdikten sonra Kabe’ye gitmek için yola koyulduk. Beytullah’a vardığımızda saat gece iki gibiydi. Önüme bakarak çok karmaşık duygularla yürüyordum. Zira burası Allahu zülcelalin beyti idi. Günde kırk defa buraya yöneliyorduk ve ilk defa görecektim. Hele ilk görüşteki duaların kabule şayan olması bendenizi çok daha heyecanlandırıyordu. Bir çok dualar hazırlamıştım. Kafamı kaldırdığımda karşımda Kabeyi Muazzama’yı görünce, bayılmamak için zorlandığımı hissettim. O ne heybet. O ne haşmet. O ne güzellik. Hiç de resimlerdekine benzemiyordu çok farklıydı. Ezberlediğim dualar bir anda aklımdan çıktı. Sadece "Rabbim ne olur beni Sana kul eyle, affettiğin ve rızana ulaştırdığın kullarının zümresine ulaştır. Ne olur Ümmet-i Muhammedine yardım eyle." duasının dudaklarımdan döküldüğünü hissettim. Sanki bir rüyadaydım.

Aylardır yıllardır hasretini çektiğim yere, Allahu zülcelal beni, bu acizi, bu günahkarı ulaştırmıştı. Bu benim için ne büyük bir saadet idi. Tavafa başladım ama, sanki başka bir alemde gibiydim. Ayaklarım bana ait değil gibiydi. Tavaf ne kadar da çabuk bitmişti. Say yapmak için yola çıktım. Safa ve Merve arasında say yaparken etrafıma bakmaya başladım. O ana kadar hiç dikkatimi çekmeyen değişik renklerdeki Müslüman kardeşlerimi gördüm. Bu ne güzellik Ya Rabbi… Dünyanın dört bir yanından gelen o güzel insanlarla yan yana diz dizeydim. Ya Rabbi. Sen ne kadar güzel yaratmaya kadirsin diye düşündüm.

O mübarek beldede bize kılavuzluk yapan bir İslam Tarihi Hocası ağabeyimizin içimizde olması bizim için büyük bir nimet idi. Her yeri detaylıca, o günleri aynen yaşarcasına bizlere anlatarak göstermesi bizim için ayrı bir saadet olmuştu. Asıl vazife günü gelmiş, ihrama girmiş, Arafat’a çıkmak için hazırlanmıştık. Arafat’a gece vardık, sabahleyin o mahşeri kalabalığı görünce, kıyameti düşündüm. Ya Müzdelife bu düşüncemi daha da koyulaştırdı. Her yer bembeyaz, adeta kefenlenmiş insan seli gibi. Müthiş bir manzara. Ya ertesi günkü şeytan taşlama vazifesi, bambaşka bir heyecandı. Öyle ya, içindeki ve dışındaki şeytanları taşlamak…

 Hele o hac tavafı için Kabe’ye vardığımdaki, o coşkun kalabalık ve ibadetin vermiş olduğu hazla gülen yüzleri görmek ne güzel bir şeydi. Mekke’deki günlerimiz azalmıştı. Buradan ayrılmak zor olacağa benziyordu. Veda tavafı için Beytullah’a gece varmıştık. Tavafımız bitmiş, namazımızı kılmıştık. Bendeniz, anneme içmesi için zemzem getirmeye gittim. Zemzemden sonra anacığıma baktım: anacığım da tavaf yapmak istiyordu. Tavafımızın son şaftında yağmur atıştırmaya başlamıştı. Yağmur altında tavaf çok daha farklıydı. Rükn-ü Yemame’ye gelince yağmur öyle hızlandı ki, hayatımda öyle bir yağmur görmemiştim. Bir anda Beytullah su içinde kalmıştı. Müthiş bir şekilde ıslanarak tavafımızı bitirdik. Allahu zülcelale yalvarıyorduk: “Ya Rabbi! Ne olur bu yağmurun yıkadığı gibi sen de bizi afv ve rahmetinle yıka.”

Beytullahtan ayrılmak çok zor bir şeydi. Ananın evladından ayrılmasından daha zor gibiydi. Öyle zor bir şekilde o güzel mekandan ayrıldık.

Beni üzen ve düşündüren bir başka şey vardı: O da Hocamın sözleri idi. Bunca zaman olmuştu bu güzel beldeye geleli ama hala o nadide kokuyu, yani Rasulullah (sav)’in kokusunu hissedememiştim. Her yerde onu aradım ama bulamadım. Bu beni kahrediyordu, ama bir tesellim vardı. O da inşallah Medine’deki ziyaretimde O’nu hissetmek. Medine’ye yolculuk başlamıştı. Beyt’ten ayrılışın üzüntüsü ile yanarken, Rasulullah (sav)’e kavuşmanın heyecanı ise daha da bir artmıştı.

Onbir saatlik yolculuğumuz esnasında hiç gözüme uyku girmemişti. Hep salavat-ı şerife getiriyor ve içimi kaplayan müthiş bir heyecanla o kavuşma anını bekliyordum.

Öğle vakti Medine-yi Münevvere’ye Cenab-ı Hak bizleri ulaştırdı. İkindi namazına Mescid-i Nebi’ye gidecektik. Koşar adım vardık. Namazı müteakip, Huzur-u Rasulullah (sav)’e vardık. Ahh o ne müthiş bir andı, kalbim yerinden çıkacak zannetmiştim. Ama o güzel kokuyu bendeniz yine hissedememiştim. Bu ne büyük bir hüsrandı benim için. Rasulullah (sav)’in huzuruna kadar gelmek ve O’nu hissedememek. Bu hal üç gün sürdü. Beş vaktimizi de Mescid-i Nebi’de kılıyor ve defalarca ziyaret ediyor olmama rağmen hissedememek beni mahvediyordu. Ne yapacağımı bilemez hale gelmiştim. Öyle ya, burada kokusunu vermeyen Rasulullah (sav), kıyamette "ümmetim" demezse bana, yüzüme bakmazsa benim halim ne olur acaba? Bendeniz ne yapabilirdim o gün? Rasulullah (sav)’in yüzüne bakmadığı, tanımadığı birine Allahu zülcelal hiç bakar mıydı? Bu düşünceler, adeta beni eritti. Hep şu duayı yaparak iltica etmeye başlamıştım: "Ya Rabbi! Ne olur bu gafili kendine layık bir kul, Habibine layık bir ümmet eyle." Bir Hocamıza bu durumu sorduğum da: "Rasulullah (sav) ile aktini yenile" cevabını aldım.

Bir yatsı vaktini eda edince tekrar Huzur-u Rasulullah (sav)’e girdim. Cennet bahçesi diye tarif edilen yerde iki rekat namaz eda ettikten sonra, Cenab-ı Hak Rasulullah (sav)’in mihrabında namaz kılmayı da lutfetti. Tam Huzur-u Rasulullah (sav)’i ziyaret edeceğim esnada görevliler "geri dönün" demeye başladı. Arkamda bir çok Müslüman birikmişti. Bu esnada bir boşluk bulup Huzur-u Rasulullah (sav)’e vardım. Kimsecikler yoktu. O ne büyük bir şevkti. Ne kadar heyecanlandım anlatamam. Aradan ne kadar geçti bilmiyorum ama kendime geldiğimde pek kimse kalmamıştı. Görevlinin birinin itelemesiyle kendime gelmiştim. Bu lezzeti, bu tadı bilmem bir daha yakalayabilir miydim? Ama dışarı çıkmak zorunda kaldım.

Medine’den ve Rasulullah (sav) den ayrılma vakti gelmişti. Beytullah’tan ayrılmak ne kadar zorsa Rasulullah (sav)’den ayrılmak da bir o kadar zordu. İnsan buralardan gitmek istemiyordu. Ama mecburen ayrıldık. Ama çok zor bir şekilde.

Allahu zülcelal, Ümmet-i Muhammed’e bu mübarek yerlere gitmeyi ve hisseyab olmayı nasib-i müesser eylesin. Hele o kokuyu, o tadı tatmayı tüm Müslümanlara nasib eylesin.  Allahu zülcelal, kendine kul, Habibine de ümmet olmayı bizlere nasib eylesin. Kıyamette Livayı Hamd sancağı altında buluşmayı ve de cennette beraber olmayı nasib eylesin. O günde hüsrana uğrayanlardan, yüzleri kara olanlardan eylemesin. Rasulullah (sav) Efendimizin "Ümmetim" diye sahiplendiği o güzide zümreden eylesin.

 


Künye , E-Posta , Webmaster , Türkçe Karakterler]

Burası ilkadım dergisinin internet sitesidir. Bütün hakları saklıdır©.

Tel: 0384 213 65 43    Fax: 0384 212 62 22   Yazışma Adresi : PK. 75 Nevşehir

Görüş ve sorunlarınız için webmaster'a mesaj bırakabilirsiniz.