SÛRETLERDE
YORGUN DÜŞMEK
Sûretlerin
cazibesinde, şekillere takılıp kalan, siretleri önemsemeyen,
ruhâni güzelliklerden, derûni hakikatlerden bîhaber, şekilci
bir toplum olduk. Cahilî toplumların özelliklerini, bir
meziyetmiş gibi telakki etmeye başladık.
Ya
zulüm ve baskılar karşısında, ya da dünyalık endişeler içinde
bocalayan, kalbini dünya sevgisi istila etmiş fert ve toplumlar,
hiçbir ahiret endişesi duymadan, helal-haram hudutlarını önemsemeden
şu dünya mezbeleliğinde durmadan yığınak yapma
gayretindeler.
İslamî
hassasiyetleri korumak için zorluklara katlanamayan, dolayısıyla
durmadan tavizler veren, iradesiz, mal-mülk, makam-mevki düşkünü
kişiler, her geçen gün toplumun değerlerine darbeler
indiriyorlar. Böylece çok tehlikeli, hastalıklı, yıkıcı
yeni bir İslamî anlayış geliştirmeye çalışıyorlar.
Maalesef bu sakim anlayışa bir kısım müslüman yazar çizerler
de destek veriyorlar. İslam hakkında yeterli bilgiye sahip
olmayan bu kişiler, gazete, dergi köşelerinde, TV ekranlarında,
radyo mikrofonlarında yeni yeni fetvalara imza atıyorlar.
Geçenlerde,
aralık ayı ortalarında güya toplumun dini inançlarına saygılı
bir TV’nin haber saatinde, Haber Saati’ni sunan kişi, karşısına
bir hocaefendiyi almış, İslam’da kadın-erkek tokalaşmasının
mübah olduğu, bir sakınca bulunmadığına dair fetva almak için
zorlayıp duruyor. İstediği cevabı alamayınca da sözünü
kesiyor, konuyu açıklamasına fırsat vermiyor.
Gerçi
hocaefendi de, el sıkışmada cinsel arzu yoksa bir sakınca
olmadığını söylemeye çalışıyorsa da, bu bile spikeri
tatmin etmiyor. Kaldı ki kadın-erkek tokalaşmasında böyle bir
şart da yoktur.
İslam,
haramları yasakladığı gibi, harama götüren yolları da
yasaklamıştır. Bir insan bir kadınla veya bir kadın bir
erkekle tokalaşırken, kendi kalbine sahip olduğunu düşünelim,
karşı tarafın kalbine sahip olabilir mi? Onun kalbine muttali
olabilir mi?
Nice
ahlaksızlıklar, nice kötülükler, bir bakış, bir tokalaşma
ile başlamaktadır.
Bir
kısım İslami malumata sahip, kendini ehli ilimden farzeden bazı
kişiler de çeşit çeşit nefsânî mülahazalarla bu sakim
anlayış karşısında şahsiyetli bir duruş yapamıyor,
hakikatleri eğip büküyorlar. Yuvarlak sözlerle meseleyi geçiştirmeye
çalışıyorlar.
Diğer
bir kısım yenilikçi, reformcu kişiler de, sadece müslümanların
değil, bütün insanlığın medarı iftiharı olan, geçmiş
alimlerimizi küçümseyici, tahkir edici beyanlarda bulunarak, müslümanların
kafasını karıştırıp, halkı o gerçek alimlerin yolundan ayırma
ve kendi hastalıklı, tehlikeli görüşlerine tabi kılma çabasındadırlar.
Yakın
tarihimizde bu gibi kişiler hep olagelmiş, batı medeniyeti ve
ahlaksız toplum hayatı karşısında paniğe kapılmış ya
isteyerek, ya da başkalarının tahrik ve teşvikiyle İslam’ı
yeniden yorumlama, çağın telakkileriyle tezat teşkil etmeyecek
reformlar yapma çabası içine girmişlerdir. Bu gibi hareketler
niyet ne olursa olsun, neticede İslam’ı tahribe, İslam
toplumunu ifsada sebep olmuştur.
Bu
azim hatayı yapanların başında Cemalettin Afganî, onun
talebesi Muhammed Abduh ve onun talebesi Ezher Şeyhi Muhammed el-Meraği
gelmektedir.
Bu
zat, İslam’da reform hareketini o noktaya getirmiştir ki, her
bulunduğu mecliste, geçmiş müctehidlerimizin, mezhep
sahiplerinin, ictihad tarzlarını, kitaplarını, yaptıkları
ictihadları velhasıl her şeylerini tenkit ediyordu. Bu zatın
Ezher şeyhi olduğu dönemde Ezher’de talebe olan, kendisinden
çok istifade ettiğim, değerli alim, fazıl, vefa timsali merhum
Ahmet Davutoğlu hocam, bu zatın 1936 yılında devlet ricali
huzurunda:
“Ben
Ezher’de bir çok müctehidler görüyorum ki taklid kendilerine
haramdır.” dediğini söylemektedir. O dönemlerde bu akımdan
etkilenen pek çok insan bir çok ülkede bu azim hatanın
temsilciliğini yapmışlardır.
Şu
anda Türkiye’de bir kısım ilahiyatçılar da bu akımlardan
etkilenmekte, bir çok yanlış görüşlere imza atmaktadırlar.
Zaman
zaman anlatmaya çalıştığımız bir mesele var:
“Bir
kısım insanlar şahsî görüşlerini naslaştırıyor. İslamî
naslarla, kendi nasları çatıştığı zaman Kur’an-ı tevil
ederek, hatta tahrif ederek, hadis-i şeriflere mevzudur, zayıftır
diyerek kendi naslarını öne çıkarıyor, çok tehlikeli, hatta
bazen imana zarar verici bir tavır sergiliyorlar.”
Ramazan
ayı içinde, misafir bulunduğum bir evde, Ceviz Kabuğu programının
bir bölümünü izlemek mecburiyetinde kaldım.
Program
konuklarından biri, İslamî ilimleri hazmetmiş, değerli bir
hocaefendinin oğluydu. Çocukluğunu bilirim. Zaman zaman
hanelerine giderdim. İyi bir çocuktu. Babası, diğer kardeşi
ve kendisinin iyi bir müslüman olmaları için büyük çaba gösterirdi.
Hocaefendiden özel olarak, tefsir, fıkıh, faraiz ve nahiv
okudum, kendisinden çok istifade ettim. Bu muhterem insanın
evladı o günkü programda 19 rakamının şifresinden
bahsediyor, Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellemden, “Muhammed
Peygamber” gibi çok yakışıksız bir tarzda söz ediyor,
defaatle uyarılmasına rağmen bu tarzını değiştirmiyordu.
Bakınız
insanlar kendi görüşlerini nasıl naslaştırıyor. Yıllardır
söylediğim, ulaşabildiğim herkesi uyarmaya çalıştığım bu
konunun en son, en bâriz örneği 19 rakamının Kur’an’ın
anahtarı olduğunu savunan bu insanın vardığı tehlikeli
netice:
Tevbe
Suresi’nin son iki ayeti 19 rakamının sırrına uygun düşmediği
için, “Bu ayetler Kur’an’dan değildir. Sonradan ilave
edilmiştir.” diyor, Kur’an’dan çıkarıyor. Asırlardır,
İslam düşmanlarının, müsteşriklerin yapmaya çalıştıklarını,
bir İslam âliminin evladı eliyle yaptırmaya çalışıyorlar.
Ne korkunç, ne dehşet verici bir sapıklık ya Rabbi! Kendi görüşünü
naslaştırıyor. Geçmiş alimlerimizi cehaletle itham ediyor ve
Kur’an naslarını tevil etmek bir tarafa, tamamen reddediyor.
Bir kısım ayetleri, hakikatleri saptırması, Kur’an
ayetlerinden bir kısmını Kur’an saymaması karşısında dehşetle
irkildim. Allahümmahfaznâ!
Diğer
taraftan üniversiteli bir genç TV’leri dolaşarak Kur’an’ın
şifresini bulduğunu anlatıyor. Onun notlarından faydalanan bir
yayınevi, Kur’an’a, İslam’a iftiralarla dolu bir kitap yayınlıyor.
Hülasa
olarak kasıtlı veya kasıtsız, müslümanın saf inancını
bozmak için çeşitli çalışmalar yapılıyor.
İçinde
bulunduğumuz toplumun bir hastalığı da, ancak ehil olanların
konuşup yazması gereken İslamî meselelerde, ulu orta,
yalan-yanlış herkes konuşmakta, herkes yazmakta, dolayısıyla
insanlarımızın kafası karıştırılmakta, imanî, amelî ve
ahlâkî büyük tahribatlar yapılmaktadır.
Bu
gidişattan rahatsız olan her kesimden insanlar, güç birliği
yaparak bu tahribata karşı mücadele etmelidirler. Aramızda İmam
Gazaliler yok. Bu konuda tek başına mücadele edebilecek, ilme,
iradeye, cesarete sahip insanlarımız yok. Öyleyse geçmişte, müctehid
alimlerimizin yaptıklarını, türlü türlü sapıklıklarla, çeşit
çeşit İslam dışı cereyanlarla mücadelelerini, bizler bir
araya gelerek, görüş birliği, güç birliği sağlayarak
yapmaya gayret etmeliyiz. Aksi takdirde mes’ul oluruz.
Kaybedenlerden oluruz.
Nefsi
emmarenin, nefsi hayvaninin hakim, nefsi ruhaninin, aklı selimin
tutsak olduğu böyle bir toplumda İslamî ve insanî faziletleri
öne çıkarmak, savunmak ve hayata yansıtmak elbette zorun zoru
bir iştir.
Çoğu
kez en yakınımızdaki insanı bile anlayamaz, fark edemeyiz.
Nefsani arzularımızı, nefsi emmaremizi öne çıkarır,
hakikatlere perde yaparız. Böylece gerçekleri idrak edemez,
teslim olamaz, vitrinlere takılıp kalırız.
“Muhakkak
Allah Teala, sizin suretlerinize, mallarınıza bakmaz,
kalplerinize ve amellerinize bakar.” Hadisi Şerif’ini okur,
ya da başkalarına anlatırız da, sûretlerde, kalıplarda
yorgun düşeriz.
Rabbimiz
Celle Celaluh’un münafıklar hakkında inzal buyurduğu şu
ayeti kerimeyi okur da hâlâ kalıplarda takılıp kalır, bir türlü
kalbî hayata dönemeyiz:
“Onları
gördüğün zaman, kalıpları hoşuna gider. Konuşurlarsa sözlerini
dinlersin. (Cazip konuşmalar yaparlar.) Onlar sanki elbise
giydirilmiş kütüklerdir. Her gürültüyü kendi aleyhlerine
sanırlar. Onlar düşmandır. Onlardan sakın. Allah onları
kahretsin. Nasıl olup da döndürülüyorlar.” (Münafikun/4)
Ya
Rabbi! Bizlere basiret, firaset ver. Nefsimize tutsak etme.
Kalbimizi dünya sevgisiyle meşgul etme. (Amin)