E-Mail listemize üye olun!

E-Mail listemize üye olursaniz, bu sayede sitemiz her yenilendiğinde bundan anında haberdar olabileceksiniz. 

 

Not: Yukarıdaki kutuya email adresinizi yazıp 'tamam' düğmesine bastıktan sonra adresinize bir mesaj yollanacaktır. Bu mesaja oldugu gibi cevap verdiğinizde (reply) listemize üyelik işleminiz tamamlanmış olacaktır. Aksi takdirde (yani bu mesajı cevaplamassanız) listemize üye olmuş olmayacaksınız.

Arkadaşınıza Tavsiye Edin

Sizin Adınız

Arkadaşınızın e-mail adresi

Mesajınız

 

 

DOÇ. DR. MUSTAFA AĞIRMAN*

KAPAK;


SAVAŞ İHYA MI, İMHA MI?

Savaş, insanlık tarihi kadar eski bir olaydır. Tarih çok kanlı savaşlara sahne olmuş, bu savaşlarda bir hayli insan hayatını kaybederken mamur yerlerin de altı üstüne gelmiştir. Geride kan ve göz yaşı bırakan bu savaşları meydana getiren sebepler çok basit şeylerdir. Ya kahramanlık duygusu, ya toprak ele geçirme hırsı, ya intikam duygusu, ya da ganimet elde etme arzusu gibi sebepler...

Tarihte çok basit sebeplerden dolayı meydana gelen bu savaşlarda vahşice savaş taktikleri uygulanmış, insanlar diri diri ateşlerde yakılmış, erkeklerin gözleri önünde namuslarına tecavüz edilmiş, savunmasız kadınlar ve sabii çocuklar hunharca katledilmiş, sivillere saldırılmış, elde edilen esirlere çok kötü muamelelerde bulunulmuş ve iki taraf arasında sökülüp atılamayacak düşmanlık duyguları körüklenmiştir.

Her şeyi yerli yerine oturtan, dünyaya nizam ve huzur getiren İslam dini, savaşı da insanca bir kalıba sokmuştur. İnsanlık hayatında asıl olanın sulh (barış) olduğunu, savaşın ise ârızî ve geçici bir durum olduğunu vurgulayarak insanları barışa ve kardeşçe yaşamaya yönlendirmiştir. İslam, insanlık hayatında ârızî olması gereken savaş hakkında çok ciddi ve yeni düzenlemeler getirmiştir. İslam’ın savaş hakkında ortaya koyduğu yeni düzenlemeleri üç ana başlık altında incelemek mümkündür.

 

a) Savaşın sebebi

Yeryüzü Allah’ındır. İslam da Allah’ın dinidir. Yüce Allah, Hz. Peygambere (S.A.V.) kendi dinini, kendi arzında kendi kullarına ulaştırma görevi vermiştir. Hz. Peygamber (S.A.V.), bu görevini icra ederken önüne çıkacak engelleri bertaraf etmek mecburiyetindedir.

Yüce Allah (C.C.) Kuran-ı Kerim’de “Yeryüzünde fitne (şirk) kalmayıp din tamamen Allah’ın oluncaya (ondan başkasına ibadet edilmeyinceye) kadar onlarla savaşın...”(1) buyurarak, İslam’da savaşın sebebini ve hedefini tayin etmektedir. Bu sebep, Allah’ın dini olan İslam’ının insanlara ulaştırılmasında önündeki engelleri yani fitneyi yok etmektir; toprak kazanmak, ganimet elde etmek, intikam almak, kahramanlık gösterisi yapmak asla değildir.

Hz. Peygamber, kendisinin katılmadığı savaşlarda, ordunun başına tayin ettiği komutanlara şöyle emir verirdi: “Müşriklerden olan düşmanlarınızla karşılaştığınız zaman onları önce İslam’a davet ediniz, İslam’ı kabul ederlerse onlar sizin kardeşlerinizdir. Kabul etmezlerse İslam devletine itaat etmeye davet ediniz. Bunu da kabul etmezlerse Allah’tan yardım dileterek onlarla savaşın.”(2)

Hz. Peygamber bizzat kendisinin katıldığı savaşlarda da bu yolu takip etmiştir.

 

b) Savaşın cereyan şekli

İslam’ın dışındaki bütün anlayışlarda savaş, “düşmanı bütün varlığı ile topyekün imha etmek, yok etmek” şeklinde tarif edilir. Savaşın temel hedefi karşıdaki düşmanı toptan yok etmek olunca, bu hedefe ulaşmak için de bütün yollar mübah sayılmaktadır. Tarih boyunca da bu durum hep bu şekilde anlaşılmış ve uygulanmıştır.

İslam’da ise savaşın hedefi düşmanı yok etmek, topyekün imha etmek değildir, aksine ihya etmektir; yani diriltmektir. Bizim anlayışımıza göre savaş, bünyeye bulaşmış olan kanser hücresini bünyeden uzaklaştırmak, onu kesip atmak, ameliyat yapmaktır. Habis ur kesilip atıldıktan sonra tedavi uygulanarak asıl bünyeyi tekrar eski sağlığına kavuşturmaktır.

Hz. Peygamber (S.A.V.), bizzat kendisinin katıldığı savaşlarda bu hususa çok dikkat etmiş, kılıcını asla sağlam olan hücreye vurmamıştır. Her savaşta ayrı bir taktik kullanarak kan akıtmamaya çok önem göstermiştir. Hendek savaşında, iki taraf arasına hendek kazdırarak fiili çarpışmayı engellemiş; Hayber savaşında, Hayberlileri gafil avlayarak fiili bir çatışma olmadan Hayberlileri teslim olmaya mecbur etmiş; Mekke fethine giderken de ordusuna herhangi bir fiili çatışmaya girmemeleri hususunda uyarmıştır. Fiili çatışmanın kaçınılmaz olduğu yerlerde de ordusuna şu emirleri vererek düşmanın can kaybını aza indirmiş ve savaşın daha geniş bir alana yayılmasını önlemiştir: “Kadınları ve çocukları öldürmeyiniz. Çok yaşlı olan ihtiyarları da öldürmeyiniz. Din adamlarına dokunmayınız. Mabedleri yıkmayınız. Mamur yerleri tahrip etmeyiniz. Düşman safında yer alan işçileri ve hizmetçileri öldürmeyiniz. Ekili araziye zarar vermeyiniz. Müsle (öldürmek mecburiyetinde kaldığınız zaman insanların organlarını kesmeyiniz, organlarını vücudundan ayırmayınız) yapmayınız. Taşkınlık yapmayınız. İnsanlık sınırlarını zorlamayınız. Öldürmek mecburiyetinde kaldığınızda güzel öldürünüz...”(3) 

İnsanların kılıçtan geçirildiği, ateşlerde yakıldığı geçmiş zaman savaşlarına bakıldığında Hz. Peygamber’in bu uygulamasının insanlık için nasıl bir rahmet olduğu daha iyi anlaşılmaktadır.

Yüce Allah, Kur’an-ı Kerim’de, “Biz seni ancak alemlere rahmet olasın diye gönderdik”(4), Hz. Peygamber de kendisi için “Ben rahmet Peygamberiyim, Ben savaş Peygamberiyim”(5) demektedir. Hz. Peygamberin savaş ve rahmet kelimelerini bir arada kullanması, onun savaşlarının bile rahmet için olduğuna bir işarettir. Onun katıldığı savaşın adil savaş, katılmadığı savaşların ise insanlık için bir yıkım ve bir felaket olduğuna tarih şahittir. O, insanlar ölmeden, mamur yerler harap olmadan, dünya ateşe verilmeden de savaşın olabileceğini göstermiştir.

 

c) Savaş sonrası

İslam dini, Yüce Allah tarafından yaşansın diye gönderilmiştir. Bu dini en güzel şekilde yaşayan da Hz. Peygamberin kendisidir. Üstün ahlakı tamamlamak için gönderilen Hz. Peygamber, ebedi risaletinin gereği olarak, savaşta mağlup olanlara ve savaş esirlerine çok iyi muamelede bulunmuştur. Bedir savaşından sonra müşriklerin ölülerini defnettirmiş, esirlere çok iyi davranmış, sonra da onları fidye karşılığında serbest bırakmıştır. Özellikle Mekke fethinde ve diğer savaşlarda mağlup tarafa şefkatle muamele etmiş ve onların müslüman olmasını sağlamıştır. Büyük savaşları idare eden komutanlar, savaş meydanlarında oluşan olumsuzlukları ve yaraları da sarmayı vazife olarak bilmelidirler. Böyle bir mesuliyeti hisseden komutan, savaş esnasında çok dikkatli davranır.

Hz. Peygamberin savaşları hariç, hiçbir savaşta mağlup olan tarafın kendi gönül rızası ile galip tarafın fikrini ve görüşünü kabul ettiğini görmek mümkün değildir. Ama Hz. Peygamberin kendileri ile savaştığı insanların savaş sonrasında kendi rızaları ile müslüman olduklarını görmekteyiz. Bu, Hz. Peygamberin savaşta bile düşmanlarına merhametle muamele ettiğini göstermektedir. Yani, İslam’da savaşın hedefi insanlığı imha etmek değil, onları ihya etmektir.

Hz. Peygamber Mekke fethine giderken askerlerine “Yakaladığınız tüm Mekkelileri öldürün.” diye emir verseydi, hiçbir Mekkeli canını müslümanların elinden kurtaramazdı. Ama Hz. Peygamber öyle demedi, “Mekke’ye kan dökmeden gireceksiniz” diyerek, müslümanlara asıl hedefi gösterdi. O hedef de Mekkelileri İslam’a kazanmaktı. Sonuçta hedef gerçekleşti.

Hz. Peygamber, Medine’ye hicret ettikten sonra bir devlet başkanıdır, bir ordu komutandır. On senelik Medine döneminde 27 savaşa katılmış ve İslam ordusuna bizzat kendisi komuta etmiştir. Kendisinin katılmadığı ve fakat kendisi tarafından yola çıkarılan seriyyelerin sayısı ise 47’dir. Bütün bunların neticesinde ve on senelik kısa bir zamanda İslam, 1.500.000 km2’lik bir alana yayılmış ve Medine İslam Devletinin hudutları ve teb’ası bir hayli genişlemiştir.

Muhammed Hamidullah Hoca’nın verdiği bilgiye göre bu savaşlarda müslümanlar 150 şehid verirken düşmanın verdiği ölü sayısı da ancak 250’ye ulaşmaktadır.(6) Kureyzaoğulları savaşında ölenler bu sayının dışındadır. Çünkü onlar kendi şeriatlerinin gereği olarak ölümü kabul etmişlerdir.

Savaş denilince insanları öldürme ve kan dökmeyi akıllarına getiren, mamur yerleri harap edip savaş mağluplarını yıllar boyunca sömürmeyi ve süründürmeyi düşünenlerin İslam’dan öğrenecekleri çok şeyler vardır. Büyük bir çıkmazla baş başa kalan günümüz dünyası, İslam’a her zamankinden daha çok muhtaç duruma gelmiştir. Otorite boşluğu içerisinde ne tarafa gideceğini şaşıran ve gözünü kan bürümüş olan liderlerin elinde oyuncak duruma gelen kitleler, en kısa zamanda İslam ile tanıştırılmalı ve kendilerine İslam’ın ab-ı hayatından içirilmelidir. Bunu yapacak olanlar ise elbette müslümanlardır. Daha doğrusu vazife şuuruna sahip olan müslümanlardır.

 

Kaynaklar:

1. Kur’an-ı Kerim, El- Enfal, 8/39

2. Bkz., Müslim, Cihad, 3.

3. Bkz., Buhari, Cihad, 146; Ahmed b. Hanbel, Müsned, I, 300; III, 413.

4. Kur’an-ı Kerim, El-Enbiya, 21/107.

5. Ahmed b. Hanbel, Müsned, IV, 395.

6. Muhammed Hamidullah, Hz. Peygamberin Savaşları, 14.

(*) Doç. Dr. Mustafa Ağırman, Atatürk Üniversitesi, İlahiyat Fakültesi, İslam Tarihi Bölümü, Öğretim Üyesi.


Künye , E-Posta , Webmaster , Türkçe Karakterler]

Burası ilkadım dergisinin internet sitesidir. Bütün hakları saklıdır©.

Tel: 0384 213 65 43    Fax: 0384 212 62 22   Yazışma Adresi : PK. 75 Nevşehir

Görüş ve sorunlarınız için webmaster'a mesaj bırakabilirsiniz.