E-Mail listemize üye olun!

E-Mail listemize üye olursaniz, bu sayede sitemiz her yenilendiğinde bundan anında haberdar olabileceksiniz. 

 

Not: Yukarıdaki kutuya email adresinizi yazıp 'tamam' düğmesine bastıktan sonra adresinize bir mesaj yollanacaktır. Bu mesaja oldugu gibi cevap verdiğinizde (reply) listemize üyelik işleminiz tamamlanmış olacaktır. Aksi takdirde (yani bu mesajı cevaplamassanız) listemize üye olmuş olmayacaksınız.

Arkadaşınıza Tavsiye Edin

Sizin Adınız

Arkadaşınızın e-mail adresi

Mesajınız

 

 

M. FEHMİ REYHAN

DÜŞÜNCE;


  HUZUR

 Kelime ve kavramların da modası vardır. Bazı zamanlarda veya mekanlarda bazı kelime ya da kavramların "sakız" haline getirildiği, modalaştığı görülür. O kavram ya da kelimenin sık kullanılmasının sebepleri de vardır ihtimal. Ama, sık gündem değişikliğinden yakındığımız ülkemizin problemlerinden biri de, "unutmak"tır. Her ne kadar "insan nisyan ile malûl" ise de, unutulmayacakları da unutmamalıyız. “Unutuyor muyuz?” veya “Unutturuluyor mu?” sorusunu da sormak durumundayız. Çünkü her unutulanın aynı zamanda bir uyutma maksadı güttüğü bir hakikattir. Sunî gündemlerle unutturulan, önemi haiz konu ya da kavramlar, hipnotizmacıların çıkarlarına da hizmet ettiğini bilmek zorundayız.

Bu çerçevede, ister ihtiyaçtan olsun, ister sunî gündem oluşturma gayretinden olsun bazı kavramların "sakız"laştığı bir gerçektir. Bu kavramların içinin kimler tarafından, niçin, nasıl doldurulduğu da düşünülmelidir. Bu hatırlatmalardan sonra "modalaşan" bir kavramdan söz açmamız yerinde olur: Barış.

Öncesinde "sulh" dediğimiz kavramın uzlaşma anlamının ağırlık kazandığı görülür geçmişte. "Sulh olmak" deyimi de bunu destekler. Uluslararası boyutta "bir devletin, diğer devletle anlaşması, uzlaşması, anlaşmazlıklarını gidermesi” olarak kullanılırken, insanlar arası ilişkilerde "kavgasızlık, uzlaşı, hoşgörülülük..." gibi cazip anlamlar içerdiği bilinmektedir. Şimdilerde "sulhu" unuttuk, "barışı" yerine koyduk. Tabii onun içini genişleterek, yeni anlamlarla doldurarak kullandık.

“Barışın zıt anlamlısı nedir?” desek, herkes savaş der. Ancak insani ilişkilerde barışın zıt anlamlısı küsmek olarak da görülür. Savaşanlar barış yapar, küsenler barışır. Dolayısıyla "küsmek ve savaşmak" kelimeleriyle "barışmak" kelimesini beraber ele almalıyız.

Eşyalar ne kadar az olursa, tamir işi o kadar az olur. İş ne kadar az olursa, problem o kadar az olur. Para ne kadar az olursa, kafa o kadar sakin olur... Bu "az olursa"ları çoğaltabiliriz. “Okullar az olursa, milli eğitim rahat olur.” gibi kolaylara da kaçabiliriz.

Etrafımızda çoğalanlar var. Eşya, ihtiyaç, iş, eğitim, sağlık, siyaset, savaş gibi. Bunların hepsinin hedefi de insan. İnsan merkezli çoğalma. Bütün bu çoğalmalardan dolayı da, artan düşünce, problem, plan, tasarı v.s. Ziya Paşa’nın dediği gibi bazen "Bu terazi, bu sıkleti (ağırlık)  çekmiyor." Bu kadar meşguliyetin, problemin içinde bunalan insanlar. "Boşa konuluyor dolmuyor, doluya konuluyor almıyor." Sonuçta çaresiz insanlar. Erken doğan çocuğun nefes alması mümkün olmuyor ve küveze konuluyor. Erken gelen imkanlar da bize nefes aldırmıyor. Ama küveze de sığmıyor.

Demem o ki, gerginiz, çaresiziz. Onun için de "selam"ın selametinden, barışından, rahatından, mutluluğundan uzak kaldık. Barışın düşmanı; kavganın, gerginliğin dostu olduk. Barışla dost olmak, barışla dost kazanmak yerine, barışın, dostluğun düşmanı olduk.

Barışmak. Önce kendimizle.  Kendi içimizle. Niye kendimizi sevmiyoruz. Evlerimiz hep ayna dolu. Saçımıza, elbisemize, kendimize bakıyor ve beğeniyoruz da, kendi fiziğini beğenen insan, kendi içindeki kavgaya müdahale etmiyor. Huzuru bulmak için uğraşmıyor.

Soruları sorsa: Ben kimim, niçin varım? Peki cevabıma göre yaşıyor muyum? Öyleyse kendimle kavgamın sebebi; cevaba uygun yaşamamam.

Çözemeyeceğim problemlerle, benim dışımdaki, gücümün yetmediği problemlerle, meselelerle niçin uğraşıyorum? Niçin kendimle değil de, onlarla uğraşıyorum?

Şimdi sorun kendinize: Kafamdaki düşüncelerin, beni rahatsız eden hususların ne kadarı beni doğrudan ilgilendiriyor, ne kadarı dolaylı yoldan? Bunların ne kadarından ben doğrudan sorumluyum, ne kadarından dolaylı sorumluyum? Bunların ne kadarını ben uğraşıyorsam çözmeye muktedirim, ne kadarına muktedir değilim. Bu soruların cevabı içinizdeki kavganın en azından azalmasına sebep olur, düşünce huzuruna yol almanızı sağlar.

Sahi siz kimsiniz, niçin varsınız, niçin yaşıyorsunuz?

"Hodgam, diğergam" kelimelerini unuttuk. Hodgam kendini, diğergam başkasını düşünmek. Kendisinin içindeki sıkıntıyı çözemeyen, başkanınkini çözebilir mi? İyilik yapmak, iyilik düşünmek anlamının dışında, kendiyle problemli olanlar, dışarının probleminin üstesinden gelebilir mi? Derdiyle dertlenmek çok iyidir bizim dışımızdakilerin, ama önce huzuru kendi içimizde yakalayalım ki, yol göstericiliğimiz tecrübeyle olsun.

Evimizle kavgalı mıyız? Eşimiz, çocuklarımızla barış içinde miyiz? Haber izlerken önümüzden geçen eşimize, çocuğumuza öfkeyle bağırıyor muyuz? Pembe dizi seyreden hanım, çocuğu bir istekte bulununca ona niçin şiddet gösteriyor? Çocuklarımız bir isteği yerine getirilmeyince, niçin anne babasına veya diğer aile bireylerine, kinle bakıyor, olmadı ağlıyor, bağırıp çağırıyor? Soruların cevabı, evde kavgalı olduğumuzu gösteriyor. Aile bireyleri arasında barış yok, kavga var. Halbuki evde herkesin konumu, görevi, meşguliyeti belli. Herkes konumunun gereği olan görevlerini yerine getirirse, barış kendiliğinden oluşur. Baba babalığını, anne anneliğini yaparsa, çocuklar da kendi görevlerini yerine getirir. Ev halkı huzuru yakalar. Evde de barışın temelinde görev sorumluluğu ve konuşmak yatar. Aile bireylerinin birbiriyle konuşması, konuşmayı denemesi barışık yaşamanın yollarını açar.

İşyerimizde, alışverişte, dışarıda kavgalıyız. Niçin? Evimizdeki kavgayı dışarıya mı taşıyoruz? Biz taşımıyorsak bile, ilişkide bulunduğumuz insanlar mı taşıyor? Öğretmen, çocuğun burnunu kanatacak derecede öğrencisini dövüyorsa, kendiyle barışık olmadığını gösterir. Doktor hastasını haşlıyorsa, iç kavgasını o yolla dışarıya taşıyor. Çünkü, öğretmen öğrencisiyle, doktor hastasıyla, müşteri esnafla konuşmuyor. Konuşuyorsa dinlemeyi denemiyor. Konuşsa ve konuşanı dinlemeyi bilse, anlayacak. Anlayınca, yanlış yapmasına gerek kalmayacak.

Arabasında sopa taşıyan şoför, cebinde bıçak taşıyan delikanlı, belinde tabanca taşıyan kabadayı potansiyel muhataplarının kavgalarına hazır durumdadır. Yani önce biz kavga malzemelerini hazır tutarak, barış için hareket etmediğimizi gösteriyoruz. Konuşmanın yolunu tıkıyoruz.

Yazının başında terazinin hacmi ile ağırlığın arasında oransızlık  olduğunu belirttik. Sıkıntının temelinde de buna rağmen tartmaya kendimizi zorlamamız yatıyor. 1980’lerden sonra, hayat standartı yüksek yaşantıyı gördük. Firavunun saraylarını aratmayan ev aletlerini, her mevsimde her türlü yiyecek maddeleri, lüks tüketim maddeleri, giyecekler, tatil manzaraları, arabalar, lüks yaşantı. İnsanız, bunların hepsine sahip olmak, bunların hepsini yaşamak istiyoruz. Ama gelir düzeyimiz ona elverişli değil. Ben sabrettim, ama ya çocuklar. İstiyor ve istekler, arzular bitmiyor. Bu hayatı televizyonlarda gören çocuklar nasıl sabretmeyi başarsın.

Sonuçta, aile bireylerinin isteklerini yerine getiremeyen insanların gerginleşmesi, kendine, topluma, devlete düşman bir fert haline gelmesi söz konusu. Yani, kavgalı olmamızın temelinde geri kalmış bir ekonomik düzen çok etkili. Bunun suçlusunu aramak ve bulma da ayrı bir yazı konusu. Ama bir sorumuz vardı: "Ben kimim, niçin varım, niçin yaşıyorum?" Bu soruların cevabında mevcut ekonomik çarpıklığın sebebi de vardır. Yani, her bireyin suçu vardır bu düzenin oluşmasında. Mesela, gündemde seçim var. Bu seçimde bireyler tercihini hangi ölçülere göre yaptılar?

Dünyevileşmek sorunun temeline oturmuş. Biz dünyevileştik, aile bireyleri de öyle. Sonuçta yaşama sebebimiz de değişti. Huzurdan uzaklaştık. Çözemeyeceğimiz bir problemin kişisi olduk. Bu ruh haliyle, hem kendimizle, hem ailemizle, hem etrafımızla, hem de dışarıyla kavgalı olduk. Gerilen yay gibiyiz. Hedef önemli değil.

Çözüm; inandığımız değerlerimizi gözden geçirmek. Huzuru yakalayan şahsiyetlerin hayatlarını incelemek.  Sabır ve şükür kelimelerinin anlamlarını iyi kavramak. Yani, dünyevi yaşantıda aşağıdakilere, dini yaşantımızda yukarıdakilere, bizden üstün olanlara bakmak. Tevekkülü iyi kavramak. Sabrı, şükrü, tevekkülü, emeği, faniliği, ebediliği, tembelliği, çalışkanlığı ve yaşantımızı gözden geçirmeli, her şeyi yerli yerine oturtmalıyız.

Mesela, daralınca, gerginleşince ne yapıyoruz? Nafile namaz kılıyor muyuz? Kur’an okuyor muyuz? Aile sohbetleri yapıyor muyuz? Dualarımızı yapıyor muyuz? Dualarımızın içeriği hangi yönde? Küçük günahlarımızın yoğunluğu ne? Büyük günahlardan sakınıyor muyuz? Ağlıyor muyuz Allah için? Mesaimizin ne kadarı ne için? Bu soruların cevapları; sizin için, kendimiz için bir ölçü. Barışın kapısını aralamak için çıkış yolları.

İlk önce kendi içimizle, sonra aile, sonra etraf, sonra herkesle barışalım. Kavgadan uzaklaşıp huzuru yakalayalım. Haydi hayırlısı deyip, besmeleyle başlayın barışa koşmaya.


Künye , E-Posta , Webmaster , Türkçe Karakterler]

Burası ilkadım dergisinin internet sitesidir. Bütün hakları saklıdır©.

Tel: 0384 213 65 43    Fax: 0384 212 62 22   Yazışma Adresi : PK. 75 Nevşehir

Görüş ve sorunlarınız için webmaster'a mesaj bırakabilirsiniz.