E-Mail listemize üye olun!

E-Mail listemize üye olursaniz, bu sayede sitemiz her yenilendiğinde bundan anında haberdar olabileceksiniz. 

 

Not: Yukarıdaki kutuya email adresinizi yazıp 'tamam' düğmesine bastıktan sonra adresinize bir mesaj yollanacaktır. Bu mesaja oldugu gibi cevap verdiğinizde (reply) listemize üyelik işleminiz tamamlanmış olacaktır. Aksi takdirde (yani bu mesajı cevaplamassanız) listemize üye olmuş olmayacaksınız.

Arkadaşınıza Tavsiye Edin

Sizin Adınız

Arkadaşınızın e-mail adresi

Mesajınız

 

 

AB VE BİZ

KAPAK;


  MÜLAKAT: M FEHMİ REYHAN

 

ZEKİ SOYAK: AVRUPA BİRLİĞİNİN ÇOK ÜSTÜNDEYİZ

 

Tanzimat Fermanı, Islahat Fermanı, I. Meşrutiyet, II. Meşrutiyet, Cumhuriyet, NATO, AET, Gümrük Birliği, ve AB. Yaklaşık iki asırlık bir yürüyüşün son halkası, hiç beklenilmeyen bir tarz, hız, zaman ve mekanda gerçekleştirildi. Avrupa Birliği’ne uyum yasaları çıkartıldı. Şimdi Türkiye adımını attı, sıra AB’de deniliyor. Bir beklemeye geçildi. Bakalım iki asırlık rüya gerçek olacak mı?

Hemen her şeyin taş duman olduğu bir dönemde, AB ile ilgili bazı hususlar gizli kaldı. Önemli hususlarda, bizi ilgilendiren bir çok konuda bilgi ve değerlendirme eksikliği oluştu. AB’yi değerlendirme imkanı bile bulamadık. AB, bizim açımızdan nedir? AB’ye girince tam demokrasiye kavuşacak mıyız? İnsan hak ve özgürlüklerine tavan riayet edecek mi?

Bütün bu soruların cevabını dergimizin Yayın Kurulu Başkanı Zeki Soyak Hocamıza sizin için sorduk ve gerçekten aydınlatıcı bilgiler ortaya çıktı. Bu mülakatı ilgiyle okuyacağınızı ümit ediyoruz. (M. Fehmi Reyhan)

 

- Sizce AB nedir?

- AB, hristiyan birliğidir. Bunun böyle olduğunu AB’ye üye devletler de gizlemiyorlar. Dolayısıyla Türkiye’nin müslüman ülke oluşu sebebiyle önüne yığın yığın engel çıkarıyorlar. AB ülkelerinin her birinin, Türkiye’den büyük çıkarları olduğu için de yakamızı bırakmıyor, sürekli oyalıyorlar. Taviz üzerine taviz kopararak ülkemizi bir sömürge haline getirmeye çalışıyorlar.

Düne kadar güya çok azılı düşman gördükleri eski komünist ülkeler, her yönüyle bizden fersahlarca geride oldukları halde, AB’ye dün denecek kadar yakın bir zamanda başvurdukları halde, AB yolunda Türkiye’den çok ilerideler. Sebep, bu ülkelerin hristiyan olmalarıdır.

AB ülkeleri ve ataları Avrupalı olan Amerika, İslam düşmanlığını, müslüman düşmanlığını atalarından tevarüs etmişlerdir. Onlar bu düşmanlıklarını, kin ve gayzlarını sık sık ortaya koymaktadırlar. Tarih incelendiği zaman görülecektir ki onlar hiçbir zaman medeni olamadılar, hiçbir zaman hak, adalet, insanlığa hizmeti kendi çıkarlarına tercih etmediler, edemediler. Kendi çıkarları mevzubahis olduğu zaman insanlık tarihinin şahit olduğu en büyük vahşetleri, soykırımları gerçekleştirdiler.

Hristiyan Avrupa’nın, Endülüs müslümanlarına yaptığı zulümler tüyler ürperticidir. 700 yıl bugünkü İspanya, Portekiz’de büyük bir İslam medeniyeti tesis eden, müslüman, hristiyan, yahudi bütün tebaasını hiçbir fark gözetmeden yöneten, büyük bir refah içinde yaşatan Endülüs Emevi devletinin yıkılış döneminde müslümanları ateşte yakmak ya da hristiyan olmakla karşı karşıya bırakan zalimler, yüz binlerce müslümanı katlettiler, ateşte yaktılar ya da zorla hristiyanlaştırdılar. Kuzey Afrika’ya, Fas, Cezayir ve Tunus’a kaçabilen çok az müslüman kurtulabildi.

Afrika ve Asya’da bir çok ülkeyi sömürge haline getiren Avrupalı vahşiler, hem bu ülkelerdeki yeraltı ve yerüstü kaynaklarını talan ettiler, hem de bu ülkelerin yerli halkına olmadık işkenceler yaptılar. Avustralya’yı işgal eden İngiltere oranın yerli halkını yok etti.

Keza Amerika’yı işgal eden İngiltere ve diğer Avrupa devletleri oranın yerli halkı olan Kızılderilileri yok ettiler. Bütün topraklarını gasbettiler, yurtlarından zorla çıkarılıp Amerika’ya getirilen zencilere asla insan muamelesi yapmadılar. Hayvanlarına verdikleri değer kadar onlara değer vermediler.

Zenciler, Amerikalıların okuduğu okulda okuyamadı.

Onların yemek yediği lokantada yemek yiyemedi.

Onların bindiği otobüslere binemedi.

Onların oturduğu mahallede oturamadı.

Hülasa onları hayvan gibi boğaz tokluğuna çalıştırdılar.

Hristiyanların, bu barbarların, Bosna-Hersek, Kosova, Çeçenistan’da yaptıkları katliamlara ve Yahudilerin Filistinli müslümanlara yaptıkları zulme nasıl destek oldukları herkesin gözü önünde, vahşi hayvanları bile tiksindirecek boyutlara varan vahşetleri herkesçe malum.

Kendisini hürriyet havarisi postuna bürüyen Amerika canavarı, Irak’ı İran’a karşı kışkırttı, bu iki müslüman halkı birbirine kırdırttı ve bu uzun savaş boyunca Irak’ı destekledi, sonra da Irak’ı Kuveyt’e saldırtıp, kendisini diğer ülkeler nezdinde haklı gösterecek Irak müdahalesine zemin hazırladı. Aylarca Irak’ı bombaladı. Binlerce masum insan öldürüldü. Savaş sonrası hala devam eden ekonomik, askerî, siyasî komple bir ambargo uygulayarak milyonlarca çocuk, kadın, genç, ihtiyar Iraklı müslümanı açlığa mahkum etti.

Bu savaşta ve bu ambargoda yapışık müttefiki İngiltere, diğer AB ülkeleri ve maalesef başta Türkiye olmak üzere bir kısım ülkeler, Amerika’ya destek verdi.

Bugünlerde yeniden Irak’a saldırmak için bahaneler arıyor, Irak harekatındaki eski müttefiklerini bu saldırılarında da yardıma ikna etmeye çalışıyor.

Amerika ve AB ülkeleri, maalesef bütün bu zulümlerinde müslüman ülkelerin basiretsiz yöneticilerini kullandı. Onların bitmez tükenmez hırslarını, hayallerini kendi lehinde kullandı.

Böylece Amerika, Basra Körfezi’ne yerleşti.

- Petrol kuyularını kontrol altına aldı.

- Çıkmaza giren ekonomisini Suud, Kuveyt ve diğer petrol ülkelerinden aldığı savaşa katkı paylarıyla güçlendirdi.

- Başta İran ve Irak olmak üzere bütün ortadoğu ülkelerini kontrol edecek, İsrail’i koruyacak çeşitli imkanlar elde etti.

- Yeni silahlarını denedi. Bütün dünyaya teknolojik gücünü göstermeye çalıştı.

- Öteden beri başta İngiltere ve Rusya olmak üzere hristiyan ülkeler eski Osmanlı toprakları üzerinde şimdi Türkiye, İran ve Irak’ta yaşayan müslüman Kürt kardeşlerimizi bu ülkelerden koparılacak topraklar üzerinde kendi kolonisi gibi kullanabilecekleri bir Kürt devleti kurdurmak için bugüne kadar yapmadıkları girişimler, sinsi planlar kalmadı.

Amerika ve müttefiklerinin Irak harekatının bir amacı da budur. Bu hayallerini gerçekleştirmekte ve buna da adım adım yaklaşmaktadırlar.

Refah-Yol hükümetinin en başarılı icraatlarından biri olan D-8’ler hareketini ve D-8 ülkelerinde olanları bir düşünelim.

Amerika, İngiltere ve diğer AB ülkeleri ajanları bu ülkelerde cirit attılar. Önce Endenozya, Malezya, sonra Türkiye, Afganistan meselesinden dolayı Pakistan ve Nijerya gibi bu ülkelerin başına olmadık gaileler açtılar.

Gaye, müslümanların bir güç olmaması, barbar, vahşi Amerika ve AB ülkelerinin çıkarlarına, sömürülerine zarar vermemeleridir.

11 Eylül sonrası Amerika ve AB ülkelerinde olanlara bir göz atalım:

- Bush, haçlı seferinden söz ediyor.

- Gerek Amerika, gerek AB ülkelerinde yaşayan müslümanlara karşı şiddete varan tepkiler oluyor.

- Bu ülkelere gidip-gelen müslümanlara terörist muamelesi yapılıyor.

Ve nihayet 11 Eylül’de ikiz kulelere saldıranların Afganistan’daki El-Kaide olduğu, bunu El-Kaide’nin lideri Usame bin Ladin’in yaptığı ilan edilerek Afganistan’a müdahale için zemin hazırlanıyor.

Halbuki 11 Eylül’de ikiz kulelere El-Kaide örgütünün saldırdığına dair Amerika’nın elinde kamuoyunu tatmin edecek hiçbir delil yok. Bilakis ikiz kulelere yapılan saldırının Amerika’nın içinden ve dışından bir kısım mihraklar tarafından gerçekleştirildiğine dair, çok kuvvetli, akla yatkın ip uçları var. Bu saldırının Afganistan’a  ve diğer İslam ülkelerine saldırmaya vesile yapılması için bir komplo olduğu hakkında ciddi iddialar var.

Bu hususta gerek Amerika ve AB ülkelerinin, gerekse bu konuda uzman olan İsrail’in sicillerinin çok bozuk ve hatta tiksindirici boyutlarda olduğu herkesçe malumdur.

11 Eylül hadisesinden sonra Afganistan’a müdahale eden, Taliban’ı deviren, kendine bende bir hükümet kurduran Amerika, böylece Afganistan’ın bakir yeraltı ve yerüstü zenginliklerinin üzerine oturdu. Atom bombasına sahip tek İslam ülkesi olan Pakistan’a gözdağı verdi. Pakistan ve Afganistan’ın oluşturduğu ittifakı bozdu. Böylece bu kanaldan Türk cumhuriyetlerinde oluşmakta olan İslamî hareketlerin kaynağını kurutmaya, bu coğrafyada oluşma ihtimali olan müslümanlar arası güç birliğine, Türk cumhuriyetlerinde palazlanmaya başlayan İslamlaşma hareketlerine sekte vurdu.

Onlar istiyorlar ki, her hareket kontrolleri altında olsun. Kendi çıkarlarına hizmet edecek şekilde oluşsun.

Ancak ne yaparlarsa yapsınlar, kendilerini bekleyen sondan asla kurtulamayacaklardır. Bunu hissetmekte olan Amerika, dünyaya hakim olan yeni gücün İslam ülkelerinden zuhur edeceğinin, 21. yüzyılın, müslümanların yüzyılı olacağının farkındadır.

Onun için hızla yaklaşmakta olan kötü sonunu bir müddet daha geciktirmek için elinden gelen her şeyi yapmakta ve her geçen gün daha da hırçınlaşmakta, akılsız, dengesiz davranışlar sergilemektedir.

Geçmişte Amerika kıtasının gerçek sahipleri olan Kızılderililerin, Afrika’dan koparıp getirdikleri zencilerin, bugün aşağılık çıkarları için çeşitli ülkelerde çıkardıkları kargaşalar, savaşlar neticesinde ölüm, işkence, zulüm, soykırım, açlık, kıtlık, çeşit çeşit hastalıklarla karşı karşıya bırakılan mazlum, mağdur, mustazaf milletlerin ahları onları yakalayacak, neticede mutlaka perişan olacak, yaptıklarının cezasını göreceklerdir.

Bu kısa hatırlatmalar göstermektedir ki, Avrupalının kanında müslüman düşmanlığı, İslam düşmanlığı dolaşmaktadır. Onun için Türkiye’nin AB’ye alınması çok zordur. Çünkü AB, hristiyan birliğidir. Bütün tahribata rağmen elhamdülillah kahir ekseriyetle Türkiye halkı ise müslümandır.

Uyum kanunlarını çıkarmakla ümide kapılan basiretsiz yöneticiler ve Avrupa tutkunları yeni yeni taleplerle, yeni yeni engellerle karşılaşacaklarına şimdiden hazır olsunlar.

Nitekim daha on-on beş gün önce Almanya’da yayınlanan bir gazetede; çıkarılan uyum kanunları ile Türkiye’nin AB’ye girmesi için müzakerelerin başlamasının söz konusu olamayacağını yazmakta ve şu hususa dikkat çekmektedir: “Aslolan çıkarılan uyum kanunlarının uygulanmasıdır. Bu hususta ise siyasilerin bir iradesi yoktur. Mühim konular, genelkurmayda görüşülüp karara bağlanmaktadır. Türkiye bunu aşmalıdır.”

Önce medyada dillendirilen bu görüşler sonra belirli merkezlerde müzakere edilir. Türkiye’nin önüne yeni istekler, yeni engeller konulur.

Gerek Amerika, gerek AB ülkeleri güçlü bir Türkiye’yi istemezler. Onun için Türkiye’nin her zaman kendilerine muhtaç olmalarını, kendilerine bende olacak kişiler tarafından yönetilmesini ister.

Çünkü şahsiyetli, dirayetli, köklerine bağlı yöneticiler tarafından idare edilen güçlü bir Türkiye demek, lider Türkiye demektir. İslam birliğini gerçekleştirecek ve dünyanın en büyük gücünü oluşturacak Türkiye demektir.

Böyle bir Türkiye’nin, böyle bir İslam birliğinin vücut bulması demek zalim ve sömürücü Amerika ve AB’nin sonu demektir. Onun için ha aldık, ha alacağız diye oyalamak, çeşit çeşit tavizler koparmak, böylece zayıf, güçsüz bir Türkiye’nin varlığını devam ettirmek, asla İslam alemini lider olacak konuma getirmemek. Oynanan oyun budur.

 

- Türkiye’yi AB’ye sevk eden faktörler nelerdir?

a- Doğuya (İslam’a) kayılmasın diye mi?

b- Batı çok iyi olduğu için mi?

- Türkiye’yi AB’ye sevk eden, Türkiye’yi idare eden kişilerin batı tutkularıdır. Yoksa batının iyi olduğu değildir. Gerek yöneticilerin ve siyasilerin, gerek yazar çizerlerin kendi medeniyetimiz, kendi kültürümüz hakkındaki cehaletleri ve dolayısıyla İslam ülkeleri ile kurulacak birliklerin fayda vermeyeceği hususundaki yanlış kanaatleridir. Bir kısmının ise çok azılı bir İslam düşmanı, müslüman düşmanı olmaları sebebiyle, Avrupa Birliği’ne girmekle müslüman ülkeler arasında olabilecek birliklerin önleneceği ve dolayısıyla insanların yeniden İslam’a yönelmelerine mani teşkil edeceği düşünceleridir.

Onun için Refah-Yol hükümetinin en sağlıklı hizmetlerinden biri olan, müslüman ülkeler arasında gerçekleştirilen çok ciddi, çok güçlü bir birlik olan D-8’ler hareketinin gerçekleşmemesi için, gerçekleştikten sonra da, etkisiz hale gelmeleri ve dağılmaları için her çabayı gösterdiler. Bu hususta dış güçlerle paralel hareket ettiler.

- Daha önce AB’ye karşı olan kişi, kurum ya da partiler, şimdi AB taraftarı oldular. Bu değişim, AB’den mi, bizden mi kaynaklanıyor?

- Daha önce AB’ye karşı olan kişi, kurum ve partilerin AB hakkındaki düşünce ve tavır değişikliklerinin başlıca sebepleri şunlardır:

1- Bilgi noksanlığından,

2- Hadiselere bakış açılarının değişmesinden,

3- Anlayış değişikliğinden,

4- Son yıllarda, bilhassa 28 Şubat sonrasında ülkemizde yapılan çeşit çeşit kanunsuz, hukuksuz icraatlardan.

5- Son yıllarda hızla artan işsizlik, ekonomik kriz ve benzeri sebeplerden.

Kişi, kurum ve partilerin AB’ye bakış açısında AB’ye giriş lehine bir kısım değişmeler görülmektedir. Bu değişim, AB’de bizim lehimize bir gelişme olduğundan, bize daha sempatik baktıklarından değil, Türkiye’de meydana gelen hadiselerin insanlar üzerinde bıraktığı menfi etkilerden, yaşanılan olumsuzluklardan kurtulmanın AB’ye girmekle mümkün olacağı şeklindeki yoğun propagandalardandır.

Ülkemizde 28 Şubat’la başlayan akıl almaz kanunsuz, hukuksuz icraatlar oldu. İmam-Hatipler, Kur’an Kursları, ilahiyatlar ve bu okullarda okuyan öğrenciler, bu okullardan mezun olan insanlar üzerinde büyük baskılar uygulandı. Milletin bu temiz, vakur, hizmet ehli, dürüst evlatlarına parya muamelesi yapıldı. Binlerce kız evladımız başörtülü oldukları için okullara alınmadı. Tahsil hayatları söndürüldü. Hanımları başörtülü olan subay ve astsubaylarımız ordudan atıldı. Hülasa dindar insanlarımız üzerinde bir terör icra edildi.

İşte bu ve benzeri sebeplerden dolayı İslami kesimde AB’ye karşı bir meyil oluştu.

Onlar zannediyorlar ki AB’ye girilirse, dindarlar üzerindeki baskı kalkacak, en azından hafifleyecek, kızlarımız başörtüsü ile okullara devam edecekler. Hiçbir insan, başörtüsünden dolayı mağdur edilmeyecek, herkes inancının gereğini yaşayacak, kimse ses çıkarmayacak.

Ancak 11 Eylül sonrasında Amerika ve AB ülkelerinde yaşayan, bu ülkelere seyahat için gidip gelen müslümanlara karşı sergilenen olumsuz tavırlar, şiddete varan davranışlar, müslümanlara karşı yapılar terörist muamelesi, bütün hristiyan ülkelerde bir nevi 28 Şubat’ın yaşanması, Türkiye’deki Batı Çalışma Grubu’na benzer fişleme çalışmalarının yapılması, AB’ye girmekle her şeyin güllük gülistanlık olacağının bir hayal olduğu anlaşıldı. Ancak, “Denize düşen yılana sarılır.” misali bir kısım İslami kesim, yılana sarılmayı yeğlemektedir.

 

- 28 Şubat’a kadar AB’ye olumsuz bakan İslami kesimlerin, 28 Şubat sonrası AB’ye girmek için, aşırı istekli olmalarının sebepleri nedir?

Bu durum, derin ve uzun vadeli bir oyunun, bir planın parçası olabilir mi?

- Yukarıda da değinildiği gibi bir kısım İslami kesimin AB’ye girmek istemeleri, Türkiye’de dindarlar üzerinde estirilen terör, baskı ve zulümden kaynaklanmakta.  AB’ye girilirse yapılan baskı ve zulümlerin yapılamayacağı, en azından böyle pervasızca davranılamayacağı ümididir.

Asırlardan beri, İslam ülkeleri, özellikle Türkiye üzerinde uzun vadeli, çok gizli, çok boyutlu oyunlar planlanmış ve kademe kademe sahneye konulmuştur.

Türkiye’nin AB ile oyalanması, AB’ye karşı İslam ülkeleri arası birliği savunan ve bu hususta kamuoyu oluşturma ve İslam ülkelerinde etkili olma gücüne sahip kişi, kurum ve partilerin 28 Şubat tahakkümü, baskısı ile AB’ye ısındırılması ve müslüman ülkeler arasında güçlü bir birlik oluşturma tezinin zayıflatılması ve böylece batının aşağılık çıkarlarına, sömürüsüne engel olacak oluşumlara meydan verilmeme çaba ve gayretleri Türkiye üzerinde oynanan oyunların bir parçasıdır.

Batının İslam ülkeleri ve özellikle Türkiye üzerinde planladığı oyunlarının merkezini, müslüman ülkelerin kendi aralarında, askerî, iktisadi, siyasî birlikler oluşturmamalarını, sürekli çekişme, didişme hatta savaş halinde olmalarını, her sahada güçsüz, zayıf, muhtaç durumda kalmalarını, bu ülkelerin yeraltı ve yerüstü kaynaklarını nasıl sömüreceklerini, inançlarından, kültürlerinden kopup kendilerine nasıl bende olacaklarını sağlamak teşkil etmektedir.

 

- AB’ye girerken, genel anlamda Türkiye, özel anlamda İslami kesimler AB’ye hazır mı? Hazır değilsek, nasıl hazırlanmalıyız?

- AB’ye, maalesef ne devlet, ne de Türkiye’deki İslamî kesimler hazırlıklıdır.

Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla bağımsızlıklarını kazanan yeni Türk Cumhuriyetleri, Türkiye için büyük bir şanstı. Büyük bir müslüman Türk birliği oluşturulabilirdi. Bu birliğe lider olup, yeni bir gücün doğmasını sağlayabilirdi. Ancak Türkiye, o zaman böyle bir oluşuma hazırlıklı değildi. Risk yüklenme cesaretini gösteremeyen, kendi kabuğuna çekilip ideolojik bir devlet olmayı her şeye tercih eden, korkak, kapasitesiz, ufuksuz yöneticiler Türkiye’yi kendileri gibi küçültmekte, her sahada büyük bir potansiyel olan bu dev gücü kısır, küçük, gülünç politikalarına mahkum etmektedirler.

AB’ye kabul edilirsek; ki, şayet olağan dışı gelişmeler olmazsa, oyalanacağımız ve AB’ye kabul edilmeyeceğimiz kanaatını taşımaktayım. Diyelim ki kabul edildik. Hem devlet olarak, hem de toplum olarak en iyi şekilde hazırlanmalıyız.

AB’ye girmeyi arzu edenleri dört grupta toplayabiliriz:

a- Batıcı, batı taklitçisi kişiler.

b- İslam’a düşman, müslümana düşman olan kişiler ki AB’ye girmekle müslüman ülkeler arası birliklerin oluşmasının, insanların yeniden İslam’a yönelmesinin önünün kesileceğini hesap ediyorlar.

c- Dindar kesim ki bunlar da bilhassa 28 Şubat’la başlayan, özellikle dindarlar üzerinde kurulan baskı ve terörün kalkacağı, en azından hafifleyeceği düşüncesindeler.

d- Halk kesimi de, serbest dolaşım olacağı, AB ülkelerinde istedikleri yerde, istedikleri işi bulacakları, dolayısıyla işsizlikten, yoksuzluktan kurtulacaklarını zannederek AB’ye girmeye sıcak bakıyorlar.

Ancak başta devlet olmak üzere bu kesimlerin hiçbirini AB’ye girmekle elde edilecek avantajları düşündükleri kadar, dezavantajlarını, sakıncalarını da düşünmüyor ve bu hususta gerekli tedbirleri almıyor, hazırlık yapmıyorlar.

AB’ye girildiği takdirde şu tehlikeler gözükmektedir:

a- Türkiye, AB ülkeleri ile rekabet edecek ekonomik güce sahip değildir.

Türkiye’deki büyük sermayederlere baktığımız zaman, çok azı müstesna büyük bir çoğunluğunun sermayesi, yaptıkları yatırımlardan değil, ekseriyetle faizlerden kaynaklanmaktadır.

İmalata dönük dev yatırımlar yapan Anadolu sermayesi ise, 28 Şubat darbesi ve terörü ile darbelenmiş, önü kesilmiş, insanımızın ümit bağladığı bu çalışmalar geriletilmiştir.

Bu durumda AB’nin teknolojik gücü karşısında bizim yerli sermayemiz rekabet edemeyecek, yok olup gidecek ve bizler Avrupalının ekonomik sömürgesi haline geleceğiz.

b- AB ülkeleri Türkiye’de çok geniş toprak parçaları alacak. Buralara dev tesisler kuracak, bu toprakların sahibi olan bizleri bu tesislerde ucuz işçi olarak çalıştıracak. İsrail, Filistin topraklarını böyle ele geçirmemiş miydi? Çünkü AB ülkeleri zengin, bizim halkımız fakir. Bu fakir halk, verim alamadığı, işletemediği arazisini Avrupalının değerinin çok üzerinde verdiği para karşılığı güle oynaya satacaktır. Hatta bu hususta yerli-yabancı bir arazi mafyası da oluşacak, ecdadımızın kanları ve canları pahasına vatan edindikleri bu topraklar, ecnebilerin mülkiyetine geçecektir.

c- Bilhassa 28 Şubat darbesi ve terörü ile dini hassasiyeti iyice zayıflatılan gençlerimizin, 28 şubat sonrası meydana gelen ekonomik krizle iyice fakirleşen, işsiz kalan insanımızın yoğun bir hristiyanlık propagandası ile karşı karşıya kalacağı, çeşitli vaatlerle aldatılıp, kandırılıp hristiyan yapılacağı endişesini taşımaktayım. Son zamanlarda misyonerlerin yoğun faaliyetleri ve çeşitli vaatlerle aldatılan binlerce insanımızın hristiyanlaşması, bu endişemi doğrulamaktadır.

Belki de son yıllarda dindarlar üzerinde yapılan akıl almaz baskılar, İmam-Hatip liselerinin, Kur’an Kursları’nın kapatılması, önlerinin kesilmesi, AB’ye girmeden önce dini hassasiyetlerimizin zayıflatılarak, halkımız fakirleştirilerek, hem ekonomik yönden, hem de misyonerlik faaliyetleri yönünden AB’nin avantajlı konuma gelmesi için planlanmış gizli oyunun bir parçası olabilir.

Bu sebepler ve burada zikredilmeyen çeşitli sebeplerden dolayı, şayet kabul ederlerse, AB’ye girmeden önce hem devlet olarak, hem de millet olarak çok ciddi hazırlıklar yapılmalıdır.

Bu sebeple:

a- Öncelikle AB’nin gerçek konumu, AB kanunları AB’ye girdiğimiz zaman elde edeceğimiz avantajlar, dezavantajlar, çok açık bir şekilde milletimize anlatılmalı, bu konuda çok net bilgiler verilmelidir. Böylece milletimiz, AB konusunda sağlıklı bilgilere sahip olmalı ve bu bilgiler dahilinde AB’yi yorumlama, değerlendirme imkanına sahip bulunmalıdır.

b- Şayet AB’ye girilirse, AB’nin imkanlarından nasıl faydalanılacağı, zararların nasıl telafi edileceği veya asgariye indirileceği konusunda çok iyi bir şekilde bilinçlendirilmelidir.

c- Milletimiz ve özellikle gençlerimiz, dinî, millî hassasiyetlerimiz konusunda çok iyi bir şekilde yetiştirilmeli, evlerimiz bir mektep haline gelmelidir. Daha şimdiden, diyanet teşkilatı, cemaatler, tarikatlar, vakıflar, tüm dini hassasiyeti olan kuruluşlar ulaşmadığı hiçbir fert, hiçbir genç bırakmayacak tarzda yoğun bir çalışma yapmalıdırlar.

d- Milli Eğitim Bakanlığı, üniversiteler bu konuda gençlerimizi bilgilendirecek seminerler, konferanslar vermeli, hatta okul programlarına konularak ders olarak işlenmelidir.

e- Bu toprakların ecdadımızın kanı ve canı karşılığında vatan edinildiği, bu mübarek vatan topraklarının para karşılığı yabancılara rastgele satılmaması gerektiği, aksi takdirde bugün Filistin’in başına gelenlerin bizim de başımıza gelebileceği etkin bir tarzda anlatılmalı, milletimizin bu konudaki hassasiyeti canlı tutulmalıdır.

f- Bir taraftan AB ülkelerinin misyonerlik faaliyetlerini etkisiz hale getirmek için çeşitli tedbirler alınmalı, diğer taraftan AB vatandaşlarına İslam’ın tevhid inancı, bütün güzellikleri en etkin şekilde tebliğ edilmeli, bugünkü hristiyanlığın Hz. İsa aleyhisselamın tebliğ ettiği din, bugünkü İncil’in Hz. İsa’ya indirilen İncil olmadığı anlatılmalı, onların İslam’la şereflenmeleri için her türlü hazırlık yapılıp planlı, programlı çalışmalar yapılmalıdır.

 

- AB’ye girişle beraber, müslüman ülkelerin birlik oluşturma hedefi yok mu oluyor?

- Türkiye’nin AB’ye girişiyle İslam ülkelerinin, İslamî ilkeler doğrultusunda birlik oluşturması elbette zorlaşır. Ancak bu imkansız hale de gelmez. Yeter ki Türkiye’yi yönetenler basiretli davransınlar. Parya gibi hareket etmesinler. Milletimizin menfaatini koruyacak iradeye sahip olsunlar. Dinî, millî, tarihî köklerimize bağlı kalsınlar.

Meselâ İngiltere, AB’nin para politikasına katılmadı. Bir çok AB ülkesi başka ülkelerle de işbirliği içinde, AB dışında oluşan başka birliklere de üye.

Biz de, İslam ülkeleri ile başka birlikler de oluşturabiliriz. AB üyeliğimiz buna mani olmaz. Yukarıda da ifade ettiğim gibi yeter ki basiretli, kendi medeniyetine, kendi köklerine bağlı, şahsiyetli yöneticiler olsun.

 

- AB’ye girince tam demokrasinin, hak ve özgürlüklerin sağlanacağına inanıyor musunuz? Niçin?

- AB’ye üye olmakla Türkiye’de hak ve özgürlüklerin tam olarak sağlanacağı, Avrupavari bir demokrasinin vücut bulacağı bir temennidir. Gerçekleşmesi ise çok zordur. Ancak bazı rahatlamalar olabilir. Devlet terörünün mengeneleri gevşetilebilir.

Aslında demokrasi bir aldatmacadır. Milletleri, kendilerini kurtaracak gerçek sistemleri keşfetmemeleri, siyasi, iktisadi, sosyal, inanç ve benzeri tüm sahalarda aldatıldıklarının, sömürüldüklerinin farkına varmamaları için önlerine konan yalancı bir hedeftir.

Bugün başta Amerika, AB ülkeleri olmak üzere tüm zalim güçler, tüm zulümlerini, sömürülerini demokrasiyi hakim kılmak adına yapmıyorlar mı?

Diğer taraftan demokrasi kurum ve kuruluşları ile oturmuş bir sistem değil ki, her geçen gün yeni yeni fikirlerle geliştirilmeye çalışılan bir çocuk sistemdir. Onun çok mükemmel bir sistem olduğunu iddia edenler, ya onun ne olduğunu bilmeyenler, ya da onu kendi çıkarlarına, sömürülerine alet olarak kullananlar, yahut da yeniden yükselen İslamî değerlerin önüne takoz koymak isteyenlerdir. Bin bir hastalıkla malul bir sistemdir.

 

- AB’ye nasıl bir alternatif oluşturulabilir? Yani AB’ye mecbur muyuz? Niçin?

- Türkiye, yeraltı ve yerüstü çok zengin kaynaklara sahip bir ülkedir. Genç bir nüfusa sahiptir. Tarihinden gelen çok büyük deneyimleri vardır. Çeşitli sahalarda yetişmiş büyük bir insan gücü mevcuttur. Bulunduğu coğrafya, kendine çok büyük bir avantaj sağlamaktadır.

Bu ve buna benzer pek çok imkanları elinde bulundurmaktadır.

Balkanlar’da 500 yıllık hakimiyetimizin hâlâ etkileri sürmektedir. Balkan halkları, Osmanlı’nın o adil yönetiminin, o refah döneminin, inanç hürriyetini, temel hak ve hürriyetleri dorukta sağladığı o dönemin tatlı, büyüleyici hatıraları ile yaşamaktadır.

İslam ülkeleri halkları ise, Osmanlı dönemini hasretle anmakta, yeniden o günlere kavuşmanın hasretini çekmektedir.

Diğer taraftan Sovyetler’in dağılmasıyla bağımsız birer devlet olan Türk Cumhuriyetleri ile inanç, kültür ve soy birliğimiz mevcuttur. İslam ülkelerinde, Türk cumhuriyetlerinde, petrol yatakları, bâkir yeraltı zenginlikleri herkesçe malumdur.

Bu ülkelerin halkları ise, yönlerini Türkiye’ye dönmüş, yeniden İslam birliğini sağlayacak olan gücün Türkiye’den başkasının olamayacağı inancıyla Türkiye’nin bu konuda başlatacağı hareketi dört gözle beklemektedir.

Bu büyük potansiyeli, maddî manevî bu büyük gücü görmezlikten gelip, göz ardı edip, bu büyük güce lider olmak yerine, Avrupa’ya bende olmayı tercih etmek tarifi mümkün olmayan büyük bir gaflettir.

Bu büyük gücü harekete geçirmek, İslam ülkeleri arasında sağlam temellere dayalı bir İslam birliği oluşturmak, AB’ye alternatif bir oluşum değil, yapılması mutlaka gereken, çok geç kalınmış bir oluşumdur. Alternatif değil, asıl bir oluşumdur. Biz hiçbir zaman AB’ye mecbur değiliz, çünkü biz, dünyada birinci güç olacak potansiyele sahibiz.

AB, olmazsa olmayan bir reçete değildir. Aslında bizim için yanlış reçetedir. Hastalıklarımızı tedavi edecek bir şifa değildir.

Türkiye’de, AB’nin lehinde ve aleyhinde konuşanlar, bu konuyu istismar etmemeli ve siyasî çıkarlarına alet olarak kullanmamalıdırlar.

Bu, bizim geleceğimizle, bekamızla ilgili bir konudur. Bu hususta çok ciddi olmak, getirisini, götürüsünü çok iyi hesaplamak gerekir. Kısa vadeli çıkarlar, kısa vadeli hesapların yapılacağı bir mevzu değildir.

Halkımız çok iyi şekilde bilgilendirildikten sonra bir halk oylaması, bir referandum bile yapılmalıdır. İnancıyla, medeniyetiyle, tarihiyle, maddi ve manevi zenginlikleriyle büyük bir güç olan bu büyük milleti, küçük hesaplara kurban etmemeliyiz.


Künye , E-Posta , Webmaster , Türkçe Karakterler]

Burası ilkadım dergisinin internet sitesidir. Bütün hakları saklıdır©.

Tel: 0384 213 65 43    Fax: 0384 212 62 22   Yazışma Adresi : PK. 75 Nevşehir

Görüş ve sorunlarınız için webmaster'a mesaj bırakabilirsiniz.