E-Mail listemize üye olun!

E-Mail listemize üye olursaniz, bu sayede sitemiz her yenilendiğinde bundan anında haberdar olabileceksiniz. 

 

Not: Yukarıdaki kutuya email adresinizi yazıp 'tamam' düğmesine bastıktan sonra adresinize bir mesaj yollanacaktır. Bu mesaja oldugu gibi cevap verdiğinizde (reply) listemize üyelik işleminiz tamamlanmış olacaktır. Aksi takdirde (yani bu mesajı cevaplamassanız) listemize üye olmuş olmayacaksınız.

Arkadaşınıza Tavsiye Edin

Sizin Adınız

Arkadaşınızın e-mail adresi

Mesajınız

 

 

ERKAN ÖZDEMİR

AÇIK KAPI;


 YAŞADIĞIMIZ DEPREM DEHŞETİ

Ayşe Temiz / Adapazarı

Tarih 16 Ağustos’u 17 Ağustos’a bağlayan gece, saat 03:02. İnsanların çoğu en tatlı uykularında. Fakat uyumayıp, bu güzel vakti ibadetle geçiren, gönlünü Rabbi’ne veren insanlar da var.

Hayatımın en dehşetli, en korkunç anlarından birini, işte tam o saniyelerde yaşadım. Çok kuvvetli bir gürültüyle fırladık yataklarımızdan. Cam kırıkları, kiremit ve tuğlaların düşme sesleri uyandırdı bizi, o tatlı uykumuzdan. Maalesef bu felaket, bizi de uykumuzda yakalamıştı. Yalnızca annem ve babam uyanık olup, ibadet halindeydiler. Bu zelzeleyi tasvir etmek, gerçekten çok zor. Yalnızca yaşayanlar anlayabilirler beni. Annemin bağıra bağıra “Yâ Allah”, “Yâ Allah” sedaları, ablamın yüksek sesle çektiği besmeleler, sanırım ömrüm boyunca kulaklarımdan silinmeyecek. Gecenin o zifiri karanlığında, pardüse ve tülbentlerimizi kaptığımız gibi, babam önde, bizler arkada, koro halinde “Yâ Allah” diyerek kendimizi dışarı attık. Kurtulduğumuz için Rabbimiz’e sonsuz şükürler ediyorduk. Fakat benim içimde dayanılmaz bir sıkıntı vardı. Abdestimin olmaması. Uykudan uyandığımız için abdest alamamıştık. “Ya” dedim, “Ya abdest alamadan ölürsem.” Bu soru beynimde uğuldarken, az ilerideki komşularımızın evlerinin önüne geldik ve onların getirdikleri küçük kilimlerin üzerine oturduk. Sağolsunlar dolu su bidonları da getirdiler ve hepimiz güzelce abdest aldık. Manevi açıdan nasıl rahatladığımı anlatamam. Sanki bir tüy gibi hafiflemiştim.

Saatler ilerledikçe, şimdiye kadar pek sık görüşemediğimiz komşularımızla bir aile gibi olduk. Aralarında sürekli olarak namaz kılmayanlar bile -bir musibet, bin nasihatten hayırlıdır- sözüne uygun olarak babamım imamlığında cemaatle kıldığımız namazlara iştirak ettiler. Depremzede kardeşlerimize sürekli olarak dualar ettik ve babamın okuduğu muhafaza ayetlerine, arkasından koro halinde bizler de katıldık. Herkes, sanki kendi evlerine en kıymetli misafirler gelmişçesine hizmet ediyor, bulabildiği yemekleri pişirerek birbirlerine ikram ediyordu. Bir ayva bahçesinde oturduğumuz halde, sürekli sallandığımızı hissediyorduk. Bu artçı depremlerin şiddeti kimi zaman çok artıyor ve bizi çok korkutuyordu.

Bir ara, şöyle bir yürüyüp, etrafımıza bakmayı, evlerde çok hasar olup-olmadığını kontrol etmeyi düşündük. Bize yaklaşık 50 metre ileride çok korkunç bir manzarayla karşılaştık. Adana Müftüsü’nün 4 katlı evi yerle bir olmuştu. Koskoca bina 45 saniye içerisinde tarihe karışmıştı. Müftünün ve küçük kızının vefat ettiğini büyük bir üzüntü içerisinde öğrendik. Büyük kızının ve oğlunun çığlıklarıysa insanın içini parçalıyordu.

Komşularımız bizim evin yıkılmamasının çok hayret verici bir olay olduğunu söylediler ve şöyle devam ettiler: “Sizin evi yaptıranlar bile, herhalde buranın yıkıldığını düşünmüşlerdir.”

Gerçekten de çok sağlam bir ev olmadığı halde, Rabbimizin bize bahşettiği büyük bir lütufla, tabiri caizse burnumuz bile kanamadan kurtulduk. Oysa o ev yıkılıp da biz altında kalmış olsaydık, sanırım hiçbirimiz sağ çıkamazdık. Bunun nedenini de manevi büyüğümüz, depremden önceki ay kaybettiğimiz Musa Topbaş Efendimizin daha önce buraya gelerek, bizim evi şereflendirmesine bağlıyorum. Ayrıca, Adapazarı’nın çoğu, yerle bir olduğu halde, bizim yaşadığımız Esentepe semtinde yalnızca bir ev yıkılmış, birkaç ev de tahribatlıydı. Bizim evinse yalnızca bacası yıkıldı ve bazı camları kırıldı. Evlerin içlerindeki tahribatlar ise tabi çok önemli değil.

Babamın söylediği şu pırlanta değerindeki sözler, hala kulaklarımda:

“Cenab-ı Hak, bizi elbette korur. Çünkü; kim onu geniş zamanında unutmaz, ona hakkıyla kulluk etmeye çalışırsa, Yüce Mevla da ona dar zamanında yetişir.”

Beni en çok etkileyen olaylardan biri de şuydu: Depremden sonra eve girdiğimizde çok değişik bir manzarayla karşılaştık. Misafir odasında, duvarda bulunan saatler düşüp her bir parçası bir yere dağıldığı halde, çiçekler dökülüp kırıldığı halde, yine duvarda asılı bulunan “Allah”, “Muhammed”, “Bismillahirrahmanirrahim” ve diğer bazı ayetlerin yazılı bulunduğu levhaların hiçbiri düşmemiş ve kırılmamıştı.

Son olarak şu çağrıda bulunmak istiyorum: Kardeşlerim! Ne olur gelin, bu deprem felaketinde zarar görmüş olan mü’min kardeşlerimize yardım edelim. Maddi-manevi elimizden ne geliyorsa yapalım! Hiçbir şey yapamazsak onlara bütün kalbimizle dua edelim! Unutmayalım ki; göçük altında kalıp yaşamla  ölüm arasında bulunan binlerce insandan, en yakınlarını kaybetmiş, ciğerleri yanan on binlerce insandan veya vefat edip, yıkanamadan ve cenaze namazları bile kılınamadan toplu mezarlara atılan yüzlerce insandan biri de biz olabilirdik.

 

 

FİLİSTİN’E / HANDAN

 

Hangi yürek dayanır böyle acıya?

Nasıl solar dalında tomurcuk güller?

Kardeş, düşman olmuş ana, bacıya,

Bu utancı insanlık nasıl temizler?

           

Sığar mı insanlığa yetimin ahı?

Şu küçücük yürekler nasıl iniler.

Medeniyet midir bu zulümün adı?

Bu utancı insanlık nasıl temizler?

 

Dünya bu zulüme göz mü yumacak?

Yok mu zalimlere “YETER!” diyecek?

Tükenmiş analar, ağlar yavrucak.

Bu utancı insanlık nasıl temizler?

           

Acı, ölüm her yerde kol geziyor,

Merhamet dileniyor beşikte bebeler.

Yaşanan gerçeklere tüyler ürperiyor,

Bu utancı insanlık nasıl temizler?

 

Bitsin bu zulümler, zalimler gitsin!

Dinsin bu acılar, ağıtlar dinsin!

Halâ hiçbir şeyden habersiz gibisin.

Haydi kalk! Filistin’de can seni bekler.

Bu utançtan yıllarca kalacak izler.

 

 

BEYAZ ŞAHİN / İSKENDER SEYFETTİN

Soğuk suları, akan vadileri geçmiş, verimli otlakları geçmiş, yemyeşil ormanlardan geçmiş yine de bir av bulamamıştı. Her gün av peşindeydi beyaz şahin.

Şehrin tam orta yerinde bir ava rastladı. Ama burası şehrin ortasıydı. Nasıl diyebilirdi avına sen benim avımsın, ben sana saldıracağım. Seni parçalayacağım. Şehrin tam ortasıydı. Ama saldırmak cesaret ister, yürek isterdi.

Hani derler ya cahil cesur olur. Olsundu bir kere de cahil olsun. Şehrinde sehmine bir av düşsün de varsın cahil olsundu. Zaten cahilse cahilane hareketler yapmakla cahil cühela olmak o kadar önemli değil. Eğer özünde onurlu olmak, erdemli olmak, güzel olmak var idiyse hiçbir hareket, onu cahiller sınıfına sokamazdı.

Memleketime ait şahinler bilirim. Onur, onun özünde vardır. Birine bir iyiliğinin dokunması için gerekirse kendini feda eder. Hiçbir zaman başkalarını feda etmez, edemez.

Eğer kafası bir şeyle meşgulse mutlaka kime ne iyiliğim dokunur diye kafa yoruyordur. Biliyorum ki bu Beyaz Şahin öteki beyaz şahinler gibi kafadan ya da rafadan fark etmez deyip rastgele etrafına saldırmıyordur.

Ne diyeyim oluklar çift. Birinden nur akar birinden kir. Her zaman bize nur akan rastlayacak değil.

Öyle bir ülke düşünün ki en iyi eğitimi görmüş fertler, en iyi soyguncu oluyor, en iyi eğitim görmüş fertler, en iyi katil oluyor, en iyi eğitimi görmüş fertler, en iyi terörist oluyor. Öyle bir memleket ki milletin başına bela olmuş birinin menşeini araştır, en iyi okullardan yetişmiş gelmiş, en gözde okulları bitirmiş, en iyi makamlara yerleşmiş, memleketin her türlü nimetinden de limitsiz faydalanmış, memlekete kazığı atarken de, yemek yediği çorağı batırırken de, limitsiz bir şekilde yapmıştır.

Kaldı ki Nasrettin Hoca’nın elinden geçmemiş, kolunun ayağını budamamış bir şahinin lafı edile, edildi bile.

Memleket yanıyor, hem de alev alev, cahillerle, entellerle, kendini beğenmişlerle kaybedecek zaman hiç mi hiç yok.

İyiyi, güzeli ortaya koy, fazilet örneklerini ortaya koy. İnsanlara numuneyi göster, kalbi olan, yürek taşıyan, hisseder, yaşar ve yaşatır.

 

MISRALARIM VE SÜREYYA / Serpil Süreyya - Gülşehir

Gök kubbenin altında,

Mısralarım ıslanır,

Özlem kokar karanfiller,

Sen gelirsin aklıma bu saatlerde

Yüreğimde prangalar visâle açılır,

Küf kokulu zindanımda.

Gitme sakın, üşüyorum Süreyya,

şimdi zemheri buz tutar mısralarım.

Dönmek mümkün mü? Şimdi zamanın parmağında geriye,

Kim bilir kaçıncı gökyüzü bu? Umutlarımızı kuşağına çizdiğimiz.

Bir akşam vakti Süreyya,

hüzünlü sesin geliyor uzaklarda

Bak nemlenmiş gözlerin,

birazdan,

Çatlak dudaklarımdan kan gelinceye kadar ben de, ağlayacağım

kızgın çöllerime.

Gülşehri’nin bomboş

taş kaldırımlarından duyarım,

Müceddid bir sılânın ayak seslerini.

Hasretin dudağı dokunur ellerimize,

Gurbeti duyarız, kor bir ateş misali

öpse de, o mazlum yüreğimiz.

Gök kubbenin o tülümsü örtüsünü

çekip de

gülün yaprağında görürüm.

Bir Süreyya yıldızının kayıp da avuçlarıma

damla damla

düştüğünü.

İz düşümlerimizin kıyısında, Hilâli Beyza’ya dokundu,

Bilâli Habeşi’nin o yanık sedâsı

O sedâ ki

Asırlardır yankılanır,

Kubbe-i Hadra’da

O büyülü mısraların ilâhi nağmeleri dökülür.

Sanki firdevsi Alâ’da

Susuz sahrama düşer, bir katre püryanı.

Ve

gül yaprağında, şebnemler dökülür.

Mısralarıma

Yalnızlığım ıslanır.


Künye , E-Posta , Webmaster , Türkçe Karakterler]

Burası ilkadım dergisinin internet sitesidir. Bütün hakları saklıdır©.

Tel: 0384 213 65 43    Fax: 0384 212 62 22   Yazışma Adresi : PK. 75 Nevşehir

Görüş ve sorunlarınız için webmaster'a mesaj bırakabilirsiniz.