E-Mail listemize üye olun!

E-Mail listemize üye olursaniz, bu sayede sitemiz her yenilendiğinde bundan anında haberdar olabileceksiniz. 

 

Not: Yukarıdaki kutuya email adresinizi yazıp 'tamam' düğmesine bastıktan sonra adresinize bir mesaj yollanacaktır. Bu mesaja oldugu gibi cevap verdiğinizde (reply) listemize üyelik işleminiz tamamlanmış olacaktır. Aksi takdirde (yani bu mesajı cevaplamassanız) listemize üye olmuş olmayacaksınız.

Arkadaşınıza Tavsiye Edin

Sizin Adınız

Arkadaşınızın e-mail adresi

Mesajınız

 

 

SÜMEYYE ÇİFTÇİ

DÜŞÜNCE ;


BU İLK EL HAYAT SAYILMAZ

Şehrin bir yerinde birileri, hastalanmaya mı hazırlanıyor? -Öksürük, bulantı- insanın aklına olur olmaz şeyler geliyor böyle durumlarda... Yemek de ocakta, tuzunu da atmamıştınız daha... Mavi gömleğinizin altına, mavi bir ayakkabı da bulamamıştınız henüz... Altın günü de aksi gibi sizde bu hafta... Üstelik sizi kızdıran komşunuzdan intikamınızı da almamıştınız. Beyninizi çatlatırcasına düşünerek kurduğunuz hain plan zaman aşımına uğramasın da... Elektrik faturası da ödenecek, bir de keserlerse ceryanı... Reyting rekorları kıran sitcomların en komikleri, en... Peki ya karanlığa hiç de alışık olmayan gözleriniz.

Şehrin bir yerinde birileri mi ölüyor? -Kıpırtısız, solgun ve pişman gözler- Şehir ölüm kokuyor. Peki, ya neden tufan olmuyor? Niçin şehir yıkılmıyor? Neden tüm ışıklar sönmüyor, yeşiller, maviler kararmıyor, çiçekler açıyor, şafak söküyor? Oysa bir yıldız daha kayıyor insanlık serüveninden, bir kişi daha iniyor defalarca alçalıp, yükseldiği dünya tahtırevanından. -Bir daha binmemek üzere üstelik- Peki, ya neden kimse üç günden fazla ağlamıyor, bütün radyolar melodramlar çalmıyor, bütün cümleler ölüm sözcüğüyle başlamıyor?

Evet sevgili di’li geçmiş zaman

Mâlulen emekli oldunuz hayattan. Hergün birşeylerden vazgeçiyordunuz, bugün de vazgeçtiniz yaşamınızdan. Geldiğinizde bir boşluğu doldurmuştunuz, gittiniz bir boşluk bile bırakmadan. Hep Pazartesi günü başlanması gereken, bir diyet muamelesi yaptığınız namazınıza başlayamadan. Menzil için ilk adımı bile at(a)madan. Hayattan hiç razı ol(a)madan. Zamanı hakkıyla yaşa(ya)madan. Size kalsa hâlâ alacaklıydınız, hayat bahşedemediğiniz o sıradan yaşamınızdan. Hiç soru sormamıştınız değil mi, sorgulamamıştınız, merak etmemiştiniz. İşte çağrıldınız sorular diyarından, zorunlu olarak feragat etmelisiniz artık kafa konforunuzdan.

Ah ne yazık!

Sevgi kavşaklarında yanlış ata oynadınız. Yanıbaşınızdan akıp giden ırmaklara dokunamadınız. -Kirli olduğuna inandırıldınız- Ferhat’ın kazmasıyla kazıldığında bağrı delinecek bir dağ vardı karşınızda, cesaret edemediniz. Korktunuz dağın altında kalmaktan, ya da dağın fare doğurmasından. Gideceğiniz yolu gözünüzde büyüttünüz, büyüttünüz, sonunda gözünüz görmez oldu. Ve şimdi hem ellerinizle, hem beyninizle, hem yüreğinizle bomboş kaldınız bilgi çağında.

Lüküs hayat tüm erdemlerinizi yok etti, bir fare gibi beyinlerinizi, ruhlarınızı kemirdi. Kişisel konforunuza son derece düşkün, enaniyetinizi tüm kutsalların üzerinde tutan bir hayata tâlip oldunuz. Egoya saygıyı biraz fazla abarttınız. Dünya kendi etrafında döndü, siz de kendi etrafınızda. Masal anlatırken bile “bir varmış” derdiniz “bir yokmuş” diyemediniz. -İçinize dokundu- Ak saçları hayatta kendi emeğinizle kazanamadınız. “Görmedim, duymadım, bilmiyorum.” diyen üç maymunu en iyi siz oynadınız. “Bana dokunmayan yılan bin yaşasın.” sözüne en çok siz sadık kaldınız. Tatil günlerinde bile işadamı gibi yaşadınız da, planlarınız arasına Allah’ı sığdıramadınız. Ölümle hayat arasında yüzen parçalarınızı yalandan ve korkaklıktan kurtaramadınız. Bu dünyayı, kendi eviniz gibi hissetme olayını biraz abarttınız galiba. Ne kadar dünyaya sarıldınız, ne kadar da hayatı anlamsızlaştırdınız. Ve işte şimdi hiç kullanılmamış akıllarla, hiç aramadığınız, merak dahi etmediğiniz hakikatin son kapısını çaldınız.

Sabah sabah insanını denedim dünyanın

Cimriliklerle dolu deriler yürüyordu

Başka bir şey göremedim

Sonra kanaat kınından bir kılıç çektim

Keskin tarafıyla onlardan

Ümitlerimi kestim.

Siz modern hayatın bunalttığı ruhlar! Gayesi elinden alınmış, yolunu ve hedefini kaybederek propaganda edebiyatı ile şartlanmış gençler. Dâhiyâne ortayolcu, hep akıntıyla birlikte bir mantar gibi üstte yüzen yurttaşlar. “Tarihte tatile çıkmış”, kültürel hafızasını kaybetmiş, derinlikli düşünceden yoksun önce Türk, sonra Müslümanlar. Kutsal ve dokunulmaz sloganların, uzlaşması imkansız ilkelerin gölgesinde cambazlık ederek yaşayan idealist(!) insanlar.

Siz göndere çekilmiş, arkalarında birer düzenli ordu sürükleyen bayrak adamlar. Yıllarca bizleri römork olarak çeken sahte kahramanlar. Anlı, şanlı tefekkürlerle, gürültülü tartışmalarla, “onların” kahyalığını yapan modernist Müslümanlar. Bürokrasi dişlileri arasında iki büklüm ezilerek, hizmet ettiğini zanneden “hizmet ehli” insanlar. Görünümü kurtarabilmek için, gece gündüz sil baştan yeniden, bin defa ayetleri kurcalayan ılımlı, hümanist, sofistike Müslümanlar. Eminül mü’min olamadan ehli tarik olan cahil softalar. Bu dini ya zam yaparak, ya iskonto yaparak tebliğ eden tüccar ruhlu insanlar. İslam’ı kadının yırtmacının boyundan ibaret zanneden Taliban kafalılar. “Gel  vatandaş gel, herkese uygun hadis var!” diye bağıran mutaassıplar. Halit bin Velid’den, Yavuz Sultan Selim’den habersiz mücahitler. Allah’ın Rahim sıfatına fazla güvenip, Cebbar sıfatını unutan cemaatler.

“Sofinin Dünyası, Simyacı, Siyaset Meydanı”ndan ibaret bir repertuarla kendilerini bilgin kategorisine dahil eden, bilgiç okur yazarlar. Küresel anestezi kültürünün uyuşturduğu beyinlere sahip aydınlar. Münevver olamayan, aristokrat kavramının yanından bile geçmeyen, alim ve bilge ile uzaktan yakından tanışıklığı bulunmayan yazarlar. Tek kişilik bir dünyanın dar çemberine kapanıp kalan entellektüeller. Başkalarının ayak izinden gitmekten, söylenmiş sözleri başka kelimelerle sil baştan yeniden söylemekten başka kabiliyeti bulunmayan “yeşil” popçular. Araziye uyan televizyonlar. Ölü toprağı serpilmiş seyirciler.

Ve tâbiki siz!..

Sempozyumlardan, panellerden Kadir gecelerini hatırlamaya fırsat bulamayan Müslüman-feminist kadınlar. Başkalarının hayatını konuşmaktan, yaşamaya vakit bulamayan, bu yüzden herşeyden şikayetçi olan kadınlar. İki satır lafı, iki satır kitaba tercih eden kadınlar. Uçmayan kanatlar... İnanmadan konanlar... İlerlemeden yürüyenler... Kuru gürültüler... Akıl tutulması... Toplu hipnoz vakası... Genel yürek tıkanması...

Sizi hiç sevmiyoruz. Temsil ettiğiniz misyonu da sevmiyoruz. Taklit ehli televizyonlarınızı, holdinglerinizi, partilerinizi, cevaplarınızdaki tedirginliği, çocuklarınızdan, torunlarınıza doğru akmakta olan ürkekliği de sevmiyoruz. Samimiyetinize de inanmıyoruz. Eğer samimi olsaydınız.. Hepiniz yüreğinizden bir rüzgar uçurabilseydiniz, korkunun alevi bu kadar harlı yanmasaydı yüreğinizde, koltuklarınızla, muhatap olmayı bu denli sevmeseydiniz... İlmin bedeli bu kadar iğreti durmazdı, genç kızların saçlarında.

Sesiniz bu derece kısılmasaydı, seyretmeye bu denli alışmasaydınız. “Dairelerime dokunmayın” diye bağıran Arşimet kadar sahip çıkabilseydik bu dine. Ainstein’in atom bombasının meşruluğunu savunduğu kadar hiç olmazsa, müdafaa edebilseydik tarihimizi. Ölüme giderken bile “dünya yuvarlak” diye bağıran Galileo kadar cesurca haykırabilseydik gerçekleri yüzlerine. Şimdi, sadece kahraman çocuklara kalmazdı, kalbimin başkenti Kudüs’ün savunması.

Telefonun tuşlarına dokunmak bile yormasaydı bizi ve kapama düğmesine basmak televizyoların... Şimdi salyangoz satılmazdı bizim mahallede ve bu frankeştayn uğultu çıkmazdı bir avuç azınlıktan. Karanlığa konuşmaktan çıldıran Nietzshe’nin binde biri kadar soru işaretleri oluşsaydı kafamızda, merak etseydik evreni, hikmeti, hakikati... Çocuklarımızın dimağlarını sorularıyla bulandıramazlardı. Mistik ve romantik bir muhalefet olabilseydik hiç olmazsa... Kurtla babaanneyi ayırt edebilecek kadar açabilseydik gözlerimizi. Bir Budist kadar bâri direnebilseydik. Avantadan mahrum kalma korkusu, sicilime yazılır fobisi, bu denli ağırlaştırmasaydı yüreklerimizi... Bitleri yeniden kanlanmazdı onların.

Hatırlıyor musun sevgili kardeşim?

Bir hüzün Peygamberinin ümmetiydik. Hayata tapınmadan, yaşamın çığıltısına kulak verenlerin soyundandık. Kendilerini öldürmeye gelenleri, kendilerinde diriltenlerin dinindendik. Öldükten sonra da yaşayan ve yaşatan dervişlerin izindeydik. Hayattan kopuk, hayata dalgın bakan insanlar da değildik üstelik. Deryayı yutacak insanlardık. -Bakmayın şimdi bir dereyi aşmakta zorlandığımıza.-

Şimdi biz... Dünyayı anlamadan ona bağlanmanın tapınma noktasına geldiği bu günlerde, yaşamın içinde ama onun günübirlik telaşını ideal haline getirmeden hayatı anlamlandırmalıydık. Dokunduğumuz bütün yerleri özgürlüğün kalesi haline getirmeliydik. İnsanlığa tutulmuş projektör olmalıydık. Simyacılar madenleri, biz de insanları değiştirmeliydik. Bu dünyaya hakim kod biz olmalıydık. Diken ormanında bir kaç güldü Müslüman, sonsuz bir çölde minnacık bir vaha öyle kalmalıydık. Biz dua edince çakır dikenleri çiçek açmalıydı. Çanakkale zaferleri tekrarlanmalıydı. Mescid-i Aksa’nın üzerinde ebabiller kanat çırpmalıydı.

Sevgili kardeşim!

Siz bu dünyaya korkmak için gelmediniz ve korkak çocuklar yetiştirmek için ebeveyn kılınmadınız. Eğer ayağa kalkmak için bir mucize bekliyorsanız; hayır, ayağınızın altındaki halı uçup, sizi gitmek istediğiniz yere götürmeyecek. Ve ovaladığınız o lambadan çıkan cin, hayallerinizi gerçekleştirmeyecek. Ve siz ihaleyi kaybettiniz. Tüm kötülüklerin de küçük hisseli ortağısınız. Şimdi ağırlaştırmayın bu davayı daha fazla kelimelerinizle. Çıkarın 100 şablonluk cümlelerinizden İslam kelimesini. Hayatın gündelik ve sıradan gürültülerini yaşamak zannedip hayatınıza devam edin. Ya da silkinin ve özünüze dönün. Sonra da ilk defa onların yüzlerine karşı yüksek volümle konuşun.

İstemiyoruz lojmanlarınızı, istemiyoruz burslarınızı, apoletlerinizin karşılığında sizin otobiyografilerinizi ezberlemeyi de reddediyoruz. Elleri banka kasalarının içinde dolaşan, insaniyet pramidinin en aşağısındaki katiller, plaketlerinize karşılık sizlerle tokalaşmayı da reddediyoruz. Sizin bize sunduğunuz şeylerle yetinmek ve hatta dar ve oksijensiz bekleme odalarınıza girerek sunduklarınıza talip olmak hiç istemiyoruz. Ufku dar, içi boş eğitim sisteminiz de sizin olsun. Giymeyeceğiz daracak hayatlarınızı. Ya öğreneceğiz özgürce uçmayı, ya da esaretin sert toprağına çarpıp can vereceğiz.

Üstünden sürüldüğümüz toprakları, rehin bıraktığımız kalplerimizi, unutmamız için çırpındıkları hafızamızı, kütüphanelerimizi geri alacağız. Banknotlarınıza ilan-ı aşk etmeyeceğiz. Dürüstlüğün, kadirşinaslığın, diğergamlığın kısaca Mevlana’lığın, Donkişotluğun önenimini yüreğimize hergün kazıyacağız. Sizden vize almadan düşünecek beyinlerimiz. İnadına sizin yasakladığınız şiirleri seveceğiz. -Yürekler de mimlenemez ya-

Ve daha genişleyecek avuçlarımızdaki harita. Başa, en başa alacağız kendimiz, hicretin birinci yılına. Tarihsiz kılacağız kendimizi. Küllerinden yeniden doğan Zümrüd-ü Anka gibi yeniden doğacağız. Bugün bir kavşak noktası hayatımızda. Arkamızda bir hayat bırakmayacağız. Belki vali olamayacağız ama adam olacağız. Hem de hiç izin kullanmadan.

Bir düş, bir karabasan,

Generalin düşü,

Başkanın düşü, diktatörün düşü

Uyanmayacak mıyız?

Yoksa yaşamın güçleri

Bizlerden daha mı kuvvetli?

Uyanmayacak mıyız?

Sonsuza dek, değerli dostlarım

Uykumuzda mı öleceğiz?

 


Künye , E-Posta , Webmaster , Türkçe Karakterler]

Burası ilkadım dergisinin internet sitesidir. Bütün hakları saklıdır©.

Tel: 0384 213 65 43    Fax: 0384 212 62 22   Yazışma Adresi : PK. 75 Nevşehir

Görüş ve sorunlarınız için webmaster'a mesaj bırakabilirsiniz.