E-Mail listemize üye olun!

E-Mail listemize üye olursaniz, bu sayede sitemiz her yenilendiğinde bundan anında haberdar olabileceksiniz. 

 

Not: Yukarıdaki kutuya email adresinizi yazıp 'tamam' düğmesine bastıktan sonra adresinize bir mesaj yollanacaktır. Bu mesaja oldugu gibi cevap verdiğinizde (reply) listemize üyelik işleminiz tamamlanmış olacaktır. Aksi takdirde (yani bu mesajı cevaplamassanız) listemize üye olmuş olmayacaksınız.

Arkadaşınıza Tavsiye Edin

Sizin Adınız

Arkadaşınızın e-mail adresi

Mesajınız

 

 

A. HAMİD ÖZYAYLA

DÜŞÜNCE;


HIRSIZLIK FOLDAN BAŞLAR

Arapça SE-RA-KA fiilinin bir mastarı olan sirkat/hırsızlık; malı muhafaza esasını ve mülkiyet hakkını ihlal edici temel suçlardan birisidir. Kamu düzenini bozmaya yönelik bu fiil, kişinin kendisine ait olmayan bir malı korunduğu yerden sahibinin izni ve bilgisi dışında gizlice almaktır.

Şer’i hükümler itirabiyle hırsızlık ikiye ayrılır:

a) Zararı yalnız mal ve servet sahibine olan serikat-ı suğrâ/küçük hırsızlık.

b) Zararı hem mal ve servet sahibine, hem de bütün Müslümanlara/devlet ve millete ait olan serikat-ı kübra/büyük hırsızlık.

 

El çabukluğu ve hortum

Hırsızlık, malı gizlice almaktır. Öyle olunca küçük hırsızlıklarda gizlilik, malı sahibinin ve muhafızının gözünün önünde el çabukluğu ve mahareti ile gizlice almaktır. Büyük hırsızlıklardaki gizlilik ise, Mü’minlerin geçim yollarını ve tarıma müsait beldelerini muhafaza etmeyi taahhüt eden devlet başkanından hissettirmeden almaktır. Yani hırsızlığa yeni bir kılıf hazırlayıp bir şeyi resmi prosedüre uygun, kanunî alt yapısı hazır, anayasal kitaba uygun yapmaktır, hortumlamaktır. Hazine arazilerinin müesses nizam tarafından himaye edilen özel vakıflarca ucuza kapatıldığı gibi..

Hortum, Arapça’da burun demektir. Ayrıca hortum, büyük denizlerde tayfun ve fırtına ile iki farklı yönden esen rüzgarın kesişme noktalarında deniz dalgalarının semâya çekilmesi şeklinde tanımlanan esrarengiz bir olaydır. Hâdise, karada cerayan ederse Anadolu’da buna cin gelini(!) derler.

Yel, kayadan bir şey koparamıyor, ama hortum ile devletin havuzu/hazinesi boşaltılarak hasbahçeler yeşeriyor. Yeşil Bursa yeşilleniyor ve zeytin kralları(!)nın yüzü gülüyor. Yazı yonca(!)ları çiçek açıyor... Bilgin’in sihirli aynası konuşuyor. Çağlar’ın deresi taşıyor. Nergis’i açıyor. Baba’nın fötr şapkası uçuyor. Ancak Anadolu insanının burnu sürtülüyor. Hortumun ucuyla beslenenler; kurbanlarına oklavadan su içiriyor, hepsini hallaç pamuğu gibi didiyor. Çoban’ın iktidar değneği, uyuzluk geçiren inatçı keçiye de yarıyor, hani.

İslam hukukçuları büyük hırsızlığı da ikiye ayırır:

a) Kat’ı tarik (yol kesme)/eşkiyalık.

b) Hıraba (harbiler)/mafya ve çete kurma.

Kur’an-ı Kerim’de buyrulur: "Allah’a ve Resulüne harp açanların, yeryüzünde (yol kesmek suretiyle) fesatçılığa koşanların cezası, ancak öldürülmeleri ya asılmaları(!), yahut (sağ) elleriyle (sol) ayaklarının çaprazvari kesilmesi, yahut da bulundukları yerden sürülmeleridir. Bu onların dünyadaki rüsvaylığıdır. Ahirette ise, onlara (başkaca) pek büyük bir azap vardır.” (El-Maide 33)

 

Hırsızlığın sebepleri

Hırsızlığın sebepleri ise şöyle sıralanabilir: 1- Yetersiz milli ve manevî/ahlakî eğitim. 2- Açlık korkusu, ümitsizlik ve yalnızlık. 3- Aşırı hırs ve dünya sevgisi/tamah. 4- Tabii afetler sonucu yaşanan kıtlık ve yoksulluk. 5- Toplumsal kokuşmuşluk. 6- Cezai müeyyide ve otorite boşluğu v.s.

Zinayı suç kapsamının dışında tutan zihniyet, hırsızlığa da yeni bir tanım getirerek maharet kavramı ve yer değiştirme kavramı ile bütünleştirerek ceza yasasının dışına itecektir. Zaten şunun şurasında hırsızlık cezası da adî suç kapsamında işlenen sirkatler için uygulanmaktadır. Fabrikayı soyan esas hırsıza ceza işlememekte, tesis bekçisi ceremesini çekmektedir. Kiminin başında çelik, kiminin üzerinde dokunulmazlık zırhı varken, sefil halkın ellerinde gümüş kelepçe, ayaklarında demir ağlar ve halhal, biraz mürekkep yalayanların dudaklarında selobantlar, düzeni zorlayanlar için ise kodes kaçınılmaz olmaktadır.

Yusuf’un Medresesi’ne damsız girilmez, kulenin yolu çileden geçer. Ne demişti Mevlana Celaleddin (K.S.): "Hamdım.. Piştim.. Yandım.." Bizler daha ateşi görmeden kavuz olduk...

Kur’an-ı Kerim’de: "Erkek hırsızla kadın hırsızın o irtikâp ettiklerine bir karşılık (ceza) ve Allah’tan insanlara ibret verici bir ukubet olmak üzere ellerini kesin." hükmü beyan buyurulmuştur. (el-Maide, 38)

 

Hırsızlığın teşekkülünde aranan şartlar

El kesme cezasının tatbiki için hırsızlığın teşekkülünde aranan şartlar da önem arz etmektedir. Şöyle ki:

1- Hırsızın, mükellef olması gerekir. Çocuk, deli ve cinnet geçirmiş kişilere bu ceza tatbik edilmez. Hırsızlık yapan; kadın, köle, cariye de olsa el kesme cezası uygulanır.

Ne var ki; soygunculuğu, vurgunu, talanı her türlü yalan dolanı ve hırsızlığı maharet haline getiren ideolojik sistemlerin militanları "Efendim bu devirde hırsızın eli kesilir mi?" iddiasını kitlelere yayma gayretindedirler. Neden? Çünkü, hırsız hırsıza ceza veremez. Öyleyse, hırsıza düşen yandaşını korumak ve toplumun vicdanında hırsızı masum göstermektir. Esasen, bütün tağutî/ideolojik sistemlerde hırsızlık yaygın bir hastalıktır. Ferdi mülkiyetin esas alındığı kapitalizmde, hırsızlar fertlerin kesesine direkt el atamayacaklarına göre, devletin kasasını beraberlerinde getirdikleri ekonomi çilingirlerinin uydurduğu maymuncukla açıp, kamuya ait serveti/hazineyi yağmalayacaklardır.

Toplum mühendislerinin inşa ettikleri kurallar kurum bağlamıştır. Merkezi ısıtma sistemine geçileceği gün sobalara ihtiyaç duyulmayacak, ancak kış uzarsa bacasil kullanılacak ya da borular çırpılacaktır. Yoksa kurumların kurumundan daha çoook zehirlenmeler olacaktır.

Millet olarak, hepimiz paramızla oynandığını, enflasyon adı altında, paranın satın alma gücünün düşürülerek fakirleştirildiğimizi ve bunları yapan şehir eşkiyalarını(!) biliyoruz. Ama Nasreddin Hoca merhumun mahdumunun dediği gibi hırsız ne kendi geliyor, ne de bizi bırakıyor. Galiba çalan da çaldıran da memnun. Yavuz’un nesli, hırsızlar üzerine yeni bir Çaldıran Seferi(!) düzenlemedikçe, hırsız şahların saltanatı yıkılmayacaktır.

Madem Şer’i kanunlar uygulanıp hırsızların elleri kesilmiyor; o halde mer’i kanunlarla millet, sandığa uzanan hırsızların ellerini döner bıçağı ile kesmelidir. Yoksa hepimizin adı hırsız bir millet olarak Guinness Rekorlar Kitabı’na geçecektir. Gücü gücü yetene, titan titana... Kimi samanyolu ile serveti çalıyor, kimi samanlıkta kışlayarak mesaiden çalıyor. Kimi madenî para hırsızı... Kimi de medenî insan hırsızı. Biri madde hırsızı olarak maldan çalıyor, diğeri de mana hırsızı olarak imandan çalıyor. Biri malı götürüyor, öbürü de imanı... Kimisi namaz hırsızı; ibadetten çalıyor. Kimisi de insanların duygusallıklarından yararlanarak, vicdanını teslim alıyor. Kimisi banka aracılığı ile milletin ekmeğini çalıyor. Kimisi de sendika/sandık aracılığıyla işçinin emeğini/oyunu alıyor. Ne değişir? Bu millet ekmeğini taştan, emeği ile çıkarıyor. Bu masum, necip milletin emek ve ekmeği ile oynayanlara Naziat melekleri epey bir emek verecektir. İlahî adaletin yasaları öyle diyor çünkü.

2- Çalınan malın hırsızlığa esas olan nisap miktarına ulaşması gerekir. El kesme cezasının tatbiki için asgari on dirhem gümüş veya bir dinar altın değerinde olması gerekir. Yahut Ehl-i Hibre tarafından bu miktar icmâ ile tespit edilmelidir.

3- Çalınan mal mütekavvim/mübah ve kıymetli olmalıdır. Şarap, domuz eti ve çalgı aletlerini çalana haddi serika uygulanmaz. Ayrıca ağaçta bulunan yaş meyve ve hurma göbeği için el kesme cezası yoktur.

Yine de hırsızlık, hırsızlıktır. Hırsızlığın büyüğü, küçüğü aynıdır. Netice, hırsızlık, dinen ve ahlaken büyük günahlardandır. Büyük orman yangınları çoğu defa küçük kıvılcımlardan meydana gelir. Hırsızlık da foldan/yumurtadan başlar. Arkasından tavuk, horoz, kümes derken iş büyür. Koskoca bir çiftlik elden gider.

4- Çalınan malda mülkiyet şüphesi olmamalıdır. Eğer suç, ferde karşı işlenmişse ceza infaz edilir. Devlete ve millete karşı işlenmişse o memurun hem cezası tatbik edilmeli, hem görevden uzaklaştırılarak pabuçları dama atılmalıdır.

Mesela; bir baba oğlunun malını gizli bir yerden ve izni olmadan çalsa, bu sebeple babanın eli kesilmez. Zira: "Babam benim iznim olmadan malımı alıyor." şeklinde şikayette bulunan bir sahabeye hitaben Rasulullah (s.a.v.): “Sen ve malın babanındır." buyurmuştur.

Bir mükellef, beyt-ül maldan/devlet hazinesinden gizlice bir malı çalsa eli kesilmez. Zira ortada mülkiyet şüphesi vardır. Şöyle ki; beytül mal, bütün Müslümanlara aittir. Bu yüzden bu tür hırsızlıkların cezası tâzirdir. Tabi ki, adalet terazisinin başına oturan hukukçular/hâkimler gramaj ayarlamasına gitmezse, doktor raporu ile tutukluluk günlerini hastanelerde geçirtmezlerse.. Sistem, yasal boşluklardan istifade etme yollarını geliştirmek için avukatlık, devlete ödenmesi gereken vergi borçlarını engellemek ve daha az vergi ödemek için gelişen muhasebecilik mesleklerine özel önem vermektedir. Dedim ya, birisi yasal boşluklardan çalan kanun hırsızı, diğeri de yasal hırsız... Görevinin bilinci içinde çalışan meslek erbabına olan saygımız görevimizdir. Ama istisnalar da kaideyi bozmaz.

5- Hırsızlıkta gizlilik esastır. Aşikâre, zorla alan, açıktan kapıp süratle kaçan ve emanetindeki malı çalan kişilere el kesme cezası uygulanmaz. Bunlar için tazir cezası vardır. Tazir, 3-39 celde/sopa arasında bir ceza-i müeyyidedir. Coplar, örtüye değil örtünün altında malı götürenler üzerinde şakırdamalıdır.

6- Mal, korunmuş yerden/hırzdan ve gizlice alınmalıdır. Meselâ, bir kimse nikahı kendisine haram olan akrabalarından mal çalsa, eli kesilmez. Akrabanın malını çalmak da haramdır. Ancak, had tatbik edilmez.

Zira Kur’an-ı Kerim’de evlerine gönül hoşluğu ile girilip, yenilip içilmesinde günah olmayan kişiler şöyle sıralanmıştır:

a) Kişinin kendi evi, b) Babalarının evi, c) Annelerinin evi, d) Erkek kardeşlerin evi, e) Kız kardeşlerin evi, f) Amcaların evi, g) Halaların evi, h) Dayıların evi, i) Teyzelerin evi, j) Başkalarına ait olup da, mesela bir şirkete veya devlete ait olup da anahtarlarına malik/hazinedar evleri (kendilerine), k) Sadık dostların evleri. (en-Nur, 61)

 

Peygamberimizin hırsızlara karşı tutumu

Hırsızlık, kişilerin doğuştan elde ettiği mülkiyet hakkına yapılan bir tecavüzdür. İnsanların canı, namusu gibi malı da mukaddestir, koruma altındadır. Bu sebeple bütün peygamberler tebliğ ettikleri dinlerde/hak dinde malı koruma altına almışlardır. Başta hırsızlık olmak üzere gasp, yağma, rüşvet, ihtikâr, iltimas, ihtilas, kalpazanlık, dilencilik, faiz ve kumar gibi gayr-i meşru kazanç yollarının haram olduğunu tebliğ etmişlerdir. Mesela, Peygamberimiz birinci Akabe Biatlarında kendileri ile sözleşen Medineli yerli Müslümanlardan "hırsızlık yapmayacaklarına" dair teminat almıştır.

Yine Medine’de hırsızlık yapan, güya asilzâde birisi için yapılan af talebini reddederek hadd-i serika’yı tatbik etmişlerdir. Hatta "Hırsızlık yapan kızım Fatma da olsa yine aynı hükmü icra ederdim." buyurmuşlardır. Zira hırsızlık hem kul hakkına, hem de Hakkullah’a yapılan bir saldırıdır. Şüphesiz ki, Allah, haddi aşanları, Allah’ın koyduğu hududu çiğneyen zalimleri sevmez. Hele hele kendi va’z ettiği dinini, Allah’a öğretmeye kalkışan mütecaviz günahkârı hiç sevmez.

Ümmetine veda ederken irad ettiği Veda Hutbesi’nde Peygamberimiz, Müslümanın malının, canının, ırz ve namusunun mukaddes olduğunu belirterek haksız yere malı uğruna öldürülen kişiyi şehit olarak tarif etmişlerdir.

"Müslümanın malı ortadadır veya ortaktır" ifadesi şer’i şerife uygun değildir. Zira Cenab-ı Hak, ibadetlerin nasıl eda edileceğini Peygamberimize bırakmıştır. Ancak; miras hukukunu, kelaleye/çocuğu olmayan kişiye kadar tarif etmiştir. Şurası kesin olarak bilinmelidir ki, üzerinde kul hakkı olan (maddî/manevî) bir kişi kolay kolay cennete giremez. Tüyü bitmedik yetimin hakkını yiyenlerin karınlarına doldurdukları ateşleri Nil nehrinin suları bile söndüremez.

Bir zamanlar Adana’da karpuz tarlasında kavun çalan üç hırsızdan birisi, tarla sahibine tarlasına ayak basmadığına, diğeri kavunu asla koparmadığına, öbürü de bir dilimi de yemediklerine dair yemin-billah etmeleri aklıma geliyor da, hırsızlığın gizlice de olsa tek başına yapılacak basit bir eylem olmadığına inanıyorum.

Merkebini pazara götürmekte olan Nasreddin Hoca merhumun önüne geçen üç hırsızdan birisi, ipi boynuna dolar, merkep olur(!), diğeri hayvanı erkenden pazara götürür, öbürü de satar. Parayı cebine indirir. Pazara girişte hoca merhum dalgın bakışlarla kendisini takip edenin bir insan olduğunu görür ve "Sübhanallah... Sen de kimsin?" deyince yavuz hırsız: "Aman hocam ben bir insan idim. Anama karşı bir suç işledim. Allah beni eşek suretine büründürdü, ne olur beni affet." der. Hoca da ipini salıverir. Pazara gelince satılmış eşeğinin yeni sahibine müsaade edersen şu hayvana bir şey söyleyeceğim der ve hayvanın kulağına eğilerek: "Yine ne suç işledin de eşek oldun." der, herkesi hayrette bırakır.

Evet! Şaka bir yana, bizler ne eşekler gördük deve katarına rehberlik eden! Ne merkepler gördük deveyi hatabıyla yutan. Okudukları kitap sahifelerinin arasındaki arpaları gevip, sonunda özet çıkaran ne ehl-i himar’lar gördük. Yine de hepsi de adam oğlu adam... Hepsi de okumuş, yazmış, mürekkep yalamış, cilt cilt kitaplar yüklenmiş maşallah... Sonra suçunu itiraf edenleri de yok. Hepsi de devlet adına, millet menfaatine yapmışlar, ne yapmışlarsa. Gözleri badem gibi de olsa, sesler arasında en çirkini eşeklerin sesidir.

Cihan Padişahı Süleyman (a.s.)’dan bu yana kokladıkları tezeklerde "10 batmandan ağır yük yüklenilmez. İstiab haddi 80 kg’dır." fermanını da bulabilmiş değiller. Semerciden şikayet üstüne şikayet... İyi de eski semercilerden kimse kalmadı, ama kafası hâlâ değişmedi garibimin. Ayakta uyumalar devam ederse, daha çok bedel ödersiniz hancıya, hamamcıya.

 

Hırsızlık, büyük günahlardandır

Hırsızlık, dinen büyük günahlardan birisidir. Örfen de ayıptır, yüz kızartıcı bir suçtur. Mülkiyet hakkının korunması için Cenab-ı Hak yasal önlemler vaz’etmiştir. Mesela, Maide Suresi’nin 38. ayetinde şöyle buyurulmaktadır: "Hırsızlık yapan erkek ve kadının yaptıklarına karşılık bir ceza ve Allah’tan bir ibret(!) olmak üzere ellerini kesin. Allah, izzet/şeref ve hikmet sahibidir. Kim ki bu zulmünden sonra tevbe eder ve durumunu düzeltirse, şüphesiz ki Allah, onun tevbesini kabul eder. Allah, bağışlayıcı ve esirgeyicidir."

Uygulamada hırsızın sağ eli, bilek mafsalından kesilir ve dağlanır. Amaç, sâriki öldürmek değil te’dib ve tahzirdir.

Mütehassıs bir doktorun kanı durdurması gerekir. Hırsızın çaldığı mal yanında ise, sahibine geri verilir. Ancak malı harcamışsa, ödemesi lâzım gelmez. Hüküm aşamasından sonra, davacı davasından vazgeçse bile hadd-i serika/el kesme cezası yine de tatbik edilir. İkinci bir defa hırsızlık yapanın sol ayağı kesilir. Üçüncü defa hırsızlık ederse tevbe edinceye/ıslah oluncaya kadar hapsedilir. Artık uzuv kesilmez.

Kur’an-ı Kerim’de, Yusuf Suresi’nin bir bölümünde Hz. Yusuf ile kardeşleri arasında geçen olaylar sırasında su kabının/buğday ölçeği olan tasın çalınması ve hırsızın mal sahibinin yanında rehin edilmesi cezası anlatılır. Aynı anda birden fazla hırsızlık suçu işleyen kimse için sadece bir kesme cezası uygulanır.

Şüphe, zaman aşımı, mülkiyet iddiası, çalıntının nisabının eksilmesi, kesme mahallinin/uzvun (el ve ayak) yok olması, tevbe/ıslah ve af gibi unsurlar hadd-i serika/el kesme cezasının düşmesine sebeptir.

 

Asr-ı Saadet’te ilk cezaya uğrayan: Hıyâr b. Adî

Hz. Peygamber Efendimiz döneminde hırsızlık yaptığı için el kesme cezası verilen ilk erkek, Hıyâr(!) b. Adî(!) b. Nevfel, ilk kadının da Mürre bint-i Ebu Süfyan(!) b. Abdulesed olduğu rivayet edilir.

Hz. Ömer (r.a.), aç bırakıldıkları için hırsızlık yapan kölelere had cezası uygulamamıştır. Hz. Osman (r.a.)’ın hırsızlık yapan Dâbi b. Hâris(!) (hırsızlığın sebebi hırstır) adlı kişiyi müebbed hapis cezasına çarptırdığı ve hapishanede öldüğü bilinmektedir.

Emeviler, Abbasiler ve Osmanlı hukukunda yerini alan el kesme cezası, halen geçerli Türk Ceza kanununda uygulanmamaktadır. "Vernelleyin yumuşacık olsun"  mantığıyla hazırlanan ceza yasaları, maalesef hırsızlık hadiselerinin artmasına neden olmuştur. Öyle ki, artık güpe gündüz kap-kaç olayları yaşanmaktadır. İslam hukukunda, cezaî yaptırımların ağır oluşu suç işleme oranını düşürmektedir. Yasakçı bir millet için kanunun verdiği enstrümanı kaval veremez. Kaval, masal içindir.

İslam Hukukunda cezalar, suçu önlemek için gerekli ön tedbirler alındıktan sonra uygulanma imkanı bulan nihaî ve zorunlu müdahale niteliğindedir. İslam’ın temel amacı, insanları cezalandırmak değil, aksine suçun işlenmesine imkan bırakmayacak önlemleri almak, iktisadî ve sosyal gelişmeyi ve dengeyi sağlamak ve toplumu eğiterek yönlendirmektir. Bu sebeple, bir devlet ve milletin başarılı olabilmesi için, dini eğitim ve öğretimin, toplumun genel ahlakî değerlerinin, yasal düzenlemelerin ve resmi politikanın birbiriyle uyumlu olması vazgeçilmez bir önem taşır. Bu yüzden açlık ve sefalet zaruret ve zorlama gibi unsurlar hırsızlık suçunu işlemeyi kısmen veya tamamen mazur gösterecek bir sebep teşkil etmektedir. Geçimini temin için kefen çalan Uğur Abbas’lara sirkat cezası uygulanmamıştır. Hatta kıtlık ve umumî afet dönemlerinde yaşama ve ayakta kalma uğruna evine ekmek götürmek için beytül mâldan/devlet hazinesinden hırsızlık yapanlara halifeliği döneminde Hz. Ali (r.a.) el kesme cezası uygulamamıştır.

 

Dünya düzeni ve toplum huzuru için:

İmam Maverdi Hazretleri, dünya düzenini ve toplumun huzurunu sağlamanın vazgeçilmez altı ilkesini şöyle sıralamıştır:

1- Yaşanan din-i ilahî, 2- Kapsamlı adalet, 3- Otoriter yönetim, 4- Genel güvenlik, 5- Gelecek düşüncesi ve kalkınma projesi, 6- Yaygın refah(!).

İslam tarihinde hırsızlıkla ilgili şöyle bir olay anlatılır:

Medine yerlilerinden Zaferoğulları’ndan Tu’me, bir komsuşunun zırhını çalmış, bir un dağarcığına saklayarak getirmiş, bir Yahudi’nin evine gizlemişti. (Gizli Kasa) Nesim Malki ve Üzeyir Garih cinayetine benziyor... Halbuki dağarcık delikti ve bu delikten akan unlar/paralar zırhın izini ele veriyordu. Tu’me’yi sıkıştırdılar, Müslüman olmasına rağmen çalmadığına dair yemin etti. Yahudi’yi sorguya çektiler o da "Bunu bana Tu’me verdi." dedi ve Yahudiler buna şahitlik ettiler. Zaferoğulları, aile namusu belasına gelip, Rasulullah’a, Tu’me’yi beraat ettirmesi için ısrar ettiler. Hz. Peygamber Efendimiz de bu durum ve Tu’me’nin yemini karşısında düşündü ve ardından "Allah’ın sana gösterdiği şekilde insanlar arasında hükmedesin diye sana kitabı/Kur’an-ı hak ile indirdik, hainlerden taraf olma." (Nisa/105) "Kendilerine hıyanet edenleri savunma; Çünkü Allah hainliği meslek edinmiş günahkarları sevmez." (Nisa/106) "Haydi siz dünya hayatında onlara taraf çıkıp savundunuz. Ya kıyamet günü Allah’a karşı onları kim savunacak? Yahut onlara kim vekil olacak?" (Nisa/109) ayetlerini okudu.

 

Sonuç

Şeriatın kestiği parmak acımaz. Öyleyse zalimler için yaşasın adalet, yaşasın İslam. Peygamberlerini yalanlayan, hırsızlık ve yeryüzünde çıkardıkları fitne fesatları ile meşhur, Hz. Salih (a.s.)’in mucize devesini öldüren saraylar ve yüksek kulelerde şaşalı bir hayat süren putperest Semud kavminin hangi doğal afetle çarpıldıklarını hele bir araştırın. O, dokuzlu çetenin hali perişan olmuştur.

 

Kaynaklar

1- Hak Dini Kur’an Dili, C. 3, M. Hamdi Yazır

2- T.D.V. İslam İlmihali, C. 2, Komisyon

3- T.D.V. İslam Ansiklopedisi, C. 17, “Hırsızlık” mad., Prof. Dr. Ali Bardakoğlu

4- Emanet ve Ehliyet, C. 2, Yusuf Kerimoğlu

5- Kur’an-ı Kerim ve Türkçe Açıklamalı Meali, T.D.V. Yay., Komisyon

6- Arapça Türkçe Kamus, Bekir Topaloğlu, Hayreddin Karaman

7- Şamil İslam Ansiklopedisi, C.3, Hamdi Döndüren.


Künye , E-Posta , Webmaster , Türkçe Karakterler]

Burası ilkadım dergisinin internet sitesidir. Bütün hakları saklıdır©.

Tel: 0384 213 65 43    Fax: 0384 212 62 22   Yazışma Adresi : PK. 75 Nevşehir

Görüş ve sorunlarınız için webmaster'a mesaj bırakabilirsiniz.