E-Mail listemize üye olun!

E-Mail listemize üye olursaniz, bu sayede sitemiz her yenilendiğinde bundan anında haberdar olabileceksiniz. 

 

Not: Yukarıdaki kutuya email adresinizi yazıp 'tamam' düğmesine bastıktan sonra adresinize bir mesaj yollanacaktır. Bu mesaja oldugu gibi cevap verdiğinizde (reply) listemize üyelik işleminiz tamamlanmış olacaktır. Aksi takdirde (yani bu mesajı cevaplamassanız) listemize üye olmuş olmayacaksınız.

Arkadaşınıza Tavsiye Edin

Sizin Adınız

Arkadaşınızın e-mail adresi

Mesajınız

 

 

AÇIK OTURUM ÜÇÜNCÜ BÖLÜM

KAPAK

  Refahyol hatalı mı?

Yıldız: Çiller ve Erbakan’ın seçim meydanlarında ve propagandalarında birbirleri üzerine yaptıkları olumsuz beyanlardan dolayı, her iki partinin seçimden sonra koalisyon oluşturmaları akla yatmayan bir düşünceydi. Bana göre REFAHYOL koalisyonu, Yeni Dünya Düzeni dahilinde kontrollü bir koalisyondur. Yani Refah’ı asimile etmek için Refah’ı bilerek hükümete getirdiler ve 28 Şubat için zemin ve mazeret hazırladılar.

Hunluoğlu: Bir büyüğümüzün, 28 Şubat’tan hemen sonra bir konuşmasını dinlemiştim. 28 Şubat’ın kısa olmadığını ve uzun süreceğini söyledi. Amerika’nın Türkiye üzerindeki kendi lobisi, yapılan araştırmalar neticesinde her kapatmadan sonra büyümekte olan bu hareketin iktidarda bir denenmesi gerektiğini fakat bu denemenin müstakil olmamasını, yanına konulacak bir ortağın bunun hareketlerini frenlemesi gerektiğini ve bu amaçla DYP ile hükümet kurdurmaya gittiğini söylüyor. Çünkü bunların geldikleri yerde başarılı olacakları bir gerçek. Geldikleri zaman da başarılı olup gitmeyecekleri de muhakkak. Dolayısıyla yanına konulacak ufak ortak onun başarısını engelleyecek unsur olacak demişler. İşte bu planın bir uzantısı olarak Refah’ın denenmesi olarak gerçekleşti deniyor.

Soyak: Refah Partisi’ni istemeyen zihniyet şunu iyi biliyordu: RP’yi denemek dahi tehlikelidir. İçteki ve dıştaki derin odaklar RP’yi iktidarda görmemek için her türlü çareye başvurdular. İlk zamanda RP-ANAP koalisyonu kurulması an meselesi iken Yılmaz anlaşılmaz bir geri dönüşle hükümetin kurulmasına karşı gelenlere çanak tuttu. ANAYOL kurduruldu, ama fazla sürmedi. REFAHYOL kuruldu. Her iki partinin arasına nifak sokmaya başladılar. Öteden beri RP’nin savunageldiği kendi değerlerini, 28 Şubat’ta kendi eliyle bertaraf ettirmeyi ve halk nazarındaki itibarını düşürmeyi hedeflediler. Aynı şey MHP için de yapılmakta. Onlar da erkekçe savunuyorum dediği konular karşısında ürkek konumuna düşürüldüler.

Özdem: Daha önce darbelerin iç ve dış sebeplerinin olduğunu söylemiştik. Bu bağlamda birtakım şeyleri zorlayan anlayışlar var. Financial Times gazetesinde "Merkezde bir yer" başlığıyla çıkan yazının spotu Türkiye’ye şu şekilde bakıyor: Türkiye’nin laik ve İslam arasındaki siyasi dengesi ve stratejik coğrafi konumu batının onu ihmal etmesini zorlaştırıyor. Eğer Türkiye sırtını tamamıyla batılı modellere dönerse veya Cezayir’deki gibi bir askerî rejim ile radikalleşmiş İslamcı militanlar arasındaki kanlı bir açmazla batarsa İslam Dünyası ve boydan boya Avrupa’daki şok derin olacaktır." Yani batının, Türkiye’ye İslamî eğilimli bir partinin iktidarda olması ve ortağı olması, bir şekilde içinde dışında bulunmasını nasıl anlıyor bunu bilmek lâzım.

 

Kriz masası hep unutuldu

Reyhan: Kriz masası diye meşhur bir olay var. "Buhran Değerlendirme Kurulu" diye bir kurul var. Bunun kararnamesi daha sonra değiştirilmiş. Murat Karayalçın, Dışişleri Bakanı iken, bunu ona sormuşlar, Körfez Savaşı esnasında. O da ben böyle bir şey bilmiyorum demiş. Çiller’e sormuşlar böyle bir yönetmelikten haberiniz var mı diye. Kendisi hangi yönetmelik diyor, ismini hiç duymadığını söylüyor. Hatta altında imzası olan bir yönetmelik. Çünkü başbakan yardımcısıydı o zaman Çiller. Aynı şeyi Başbakan olan Erbakan’a soruyorlar. Kendisine hem askerî otoritenin eylemlerinden mağdur olup, hem de böyle bir kararnameyi nasıl ve neden imzaladınız diye sorulunca, Erbakan önce neden bahsedildiğini anlamıyor ve kararnameyi hatırlamıyor. Soran kişi hatırlatınca ise, o, "Okumadan imzalamışızdır, bakarız, olmazsa yeni bir kararname çıkarırız, olur biter." diye cevap veriyor.

Bu olay, Başbakanın bir çok yetkilerinin MGK dolayısıyla da Genel Sekretere devri anlamını taşıyor. Acaba 28 Şubat’ı hazırlayan sebepler üzerinde dönemin Başbakanının dışarıdaki insanlar kadar, bilerek veya bilmeyerek bir katkısı yok mu? Hep karşıyı suçladık, burada da hata yok mu?

Soyak: Kriz masasına Erbakan ve Çiller’in imza atması 28 Şubat’ın oluşmasına vesile değildi. 28 Şubat süreci içerisinde adım adım baskıların bir işaretidir bu. Kararname eğer bu kadar mühimse Erbakan’ın haberinin olmaması mümkün değil.

28 Şubat’ta herkesin olduğu gibi Demirel’in de katkısı var. 28 Şubat’tan bir kaç hafta önce gazetecilere “Siz asıl MGK toplantılarını izleyin, oraya bakın” gibi sözlerle MGK toplantılarından çıkacak sürprizleri işaretliyordu. Demirel, önceden beri varolan rekabetlerinden dolayı hem Erbakan’dan, hem de Çiller’den MGK’daki tavırlarıyla intikam alma niyetindeydi.

Biz de, yazarlar, çizerler gibi elimize ulaşan sathi bilgilere göre bir değerlendirme yapıyoruz. Kapalı kapılar ardındaki, gizli konuşmalar ve aralarında ne geçtiği konusuna muttali değiliz. Ancak duyduklarımız veya tanıdıkların dedikleri ya da o toplantıda bulunanların fısıldamalarına göre değerlendirme yapıyoruz. Bu değerlendirmelerde de yüzde yüz isabetli olamaz.

Reyhan: Konuşmalarımız daha çok isimler ve şahıslar üzerinde seyrediyor. Ben derim ki, acaba Hoca ve RP olmasaydı 28 Şubat yapılmayacak mıydı? Veya ona benzer bir hareket olmayacak mıydı?

Soyak: Olacaktı. Bu benim kanaatim, yanlış olabilir. Çünkü onlar bahane edildi. Dikkat ettiyseniz bir şeyin altını çizmiştim. Refah’ın iktidar yapılmasıyla daha sonra olacaklarla önünün kesilmesi amaçlanmıştı.

Yeni Dünya Düzeni ile ilgili hareketin bir hedefi var: Müslümanları sindirmek, sadece adları müslüman olarak bırakmak istiyorlardı. Komünizm bitip ömrünü tamamlayınca ortada bir düşmanı olması lazımdı. Bu da kendisi için İslam’dır ve müslüman devletlerdir. Dünya’da müslümanlara karşı bir süreç başlatılmıştır. Belki de dünya Müslümanları olarak daha sıkıntılı bir dönem yaşayacağız. Ama bir gerçek var. O gerçek de dünyada her şey nöbetleşedir. Bir zamanlar Müslümanlar Abbasilerle, Selçuklularla, Osmanlılarla yeryüzüne hakim oldular, adil bir yönetim kurdular. Bir zamanlar ise İngiltere idi, komünistlerdi, şimdi ise ABD’dir. Fakat bu cephenin de nöbeti bitmek üzere. Ama ne zaman, üç yıl sonra mı, on yıl sonra mı, otuz yıl sonra mı bilemem. Bu nöbet değişimi kimlere olacak? Ben ümit ediyorum ki, Müslümanlar değerlerine sahip çıkarlarsa sıra yeniden İslam’a gelecektir.

 

Postmodern darbeyi hazırlayan sebepler

Taha: 28 Şubat’a gelen olaylar adım adım hazırlanıyor. O zamanlar bir kasetler savaşı patlak verdi. Sekiz on yıl önce konuşulan ama o zaman cezalandırılmamış konuşmalar televizyon ekranlarına getirilerek suç unsuru olarak gösterildi. Şevki Yılmaz, İ. Halil Çelik, Hasan Hüseyin Ceylan ve benzerlerinin kasetleri mesela. Toplumun zihinleri bu kesim etrafında cepheleştirildi. Gazete manşet ve haberleri de aynı paralelliği taşıyordu. İş adamları, esnaflar veya sivil örgütler gerçek mesleklerinin dışına çıkarak karalama ve suçlama kampanyalarına iştirak ettiler. İyiye doğru giden ekonomiyi unutup irtica söylentilerine kilitlendiler. Üst düzey insanlar bunları yaparken, halkın bu yönde bir desteği yoktu. Ama onlar için halkın desteği pek önemli değildi. Kurt kuzu meselesinde olduğu gibi kuzu yenilmek isteniyordu. Bir şeyler bahane edilerek kuzu yenilmiş oldu.

Hunluoğlu: Türkiye’de adı konmamış bir yapı var. Her ne kadar laik, demokratik ve hukuk devleti olarak nitelendirilmiş olsa bile, bunun uygulanması bu isimlerle mütemmim değil. Bu devletin bânîsî olan Mustafa Kemal, devleti askerlere emanet ediyor ve bu durumdan dolayı askerler, devletin sahibi biziz deme hakkını kendinde görüyor. Daha önce 60, 71 ve 80 ihtilallerinde her ne kadar bazı kesimler muhatap alınmış olsa bile topyekün mücadele ve kurumlara karşı bir mücadele yoktur. 28 Şubat ise bunun tam tersi. Bir ihtilal hareketi değil, postmodernist bir darbe diye nitelendirilmiş olsa bile topyekün mücadele edilmesi yönüyle öbürlerinden çok daha farklı, çok daha derinliği olan bir hareket olarak görüyoruz.

Ali Bulaç’ın şöyle bir tespiti var ve ben de buna katılıyorum: Türkiye Cumhuriyeti kurulduğu sıralarda, dünyada cereyan eden iki kutup vardı. İhtilaf ve İttifak devletleri. Türkiye’nin bunların birinde yer alması icabediyordu. O zaman Rusya tipi bir devletten ziyade batı tipi serbest devlet yapısını benimsedi. Bu benimseme demokratikleşmeyi getirdi. Nitekim 46 yılında çok partili sisteme Erbakan’ın deyimi ile kerhen geçildi, birlikte hareket etmek istediği devletlerin güdümünde olduğu için. Fakat ne kadar demokrasiye ya da çok partili sisteme geçiyorsam da dizginler benim elimde imajını bırakmamak kaydıyla bunu seçti. Değişik zamanlardaki darbelerle de bunu gösterdi. Bazen fiili olarak, bazen de aba altından sopa göstermek suretiyle yaptı. 28 Şubat hareketini göreceli yönlerinden ziyade uzun vadeli yönüyle görmek lâzım. Genelkurmay Başkanı’nın bir ifadesi de, bu hareketin bin yıl devam edeceği şeklinde. Ekonomik yönden kriz olmasına ve belirttiği anlamda bir sıkıntı olmamasına rağmen son MGK kararları içerisinde yine irtica ile ilgili yasaların çıkması dikkat çekicidir.

Dikkat edersek bunlar üzerinde siviller durmuyor. Siyaset yapan insanların bunlarla alakalı ciddi anlamda kaygıları yok. Çünkü ülkede sıkıntı çeken insanların gündemi ekonomi olduğu için bu gündemde değil. Zaten böyle bir önlem almayı gerektiren İslamî çalışmalar ne noktada bu da ayrı bir konu.

Soyak: Son MGK toplantısında irticaya atıf yapılmasının arkasında bazı şeyler hissediyorum. Birincisi, Türkiye’de medya ve banka patronları büyük darbeler yediler. Bu patronlarla emekli olan generaller arasında çok yakın ilişkiler oldu. Bunlar vasıtasıyla üzerlerindeki baskının kalkması için, askerlerin kulağına fısıldadılar. İkincisi, siyasiler fısıldadılar. Onlar da halk nazarında itibar ve oy kaybetmiş siyasetçiler. İşte bunlar ekonomiyle, dertleriyle uğraşırken, halkın ve gündemin kendilerinden uzak olması için, askerlere aman bunlara dikkat edin, aman bunlara fırsat vermeyin şeklinde fısıldadılar.

 

28 Şubat’ın pratik sonuçları

Yıldız: Şu ana kadar 28 Şubat’ı hazırlayan sebepler üzerinde durduk. 28 Şubat’ın  pratik sonuçları neler olmuştur?

Taha: 28 Şubat imzalanır imzalanmaz bir eylem planına geçilemedi. İrtica ile mücadele Refah-Yol zamanında bir türlü yapılamadı. Çiller’in Başbakan olması için Erbakan’ın istifa etmesi, o arada Demirel’in ayak oyunları ile Ecevit’in de içine girdiği bir hükümet gerçekleşti. Bazen tek başına, bazen ortaklarıyla hükümet kurdu. O andan itibaren bu kararlar Meclis’ten geçirilerek uygulanmaya başlandı. Bir yıl içinde 309 Belediye Başkanı hakkında inceleme başlatıldı ve 277’si hakkında işlem yapıldı.

1996-97 öğretim yılında İHL’de okuyan öğrenci sayısı 476 bin iken, kararların uygulanması ile ve sekiz yıllık zorunlu eğitimin çıkarılmasıyla bir yıl içerisinde 356 bine düşüyor. 2001-2002 döneminde ise yüzde 40’lık bir azalmanın olduğunu görüyoruz.

Yıldız: İHL’de 1996-1997 Öğretim yılında öğrenci sayısı 511.502 iken 2000-2001 döneminde ise 91.620 öğrenci var. Yani 420.000 öğrenci kaybı var. Öğretmen sayısı 97’de 18.809 iken 2001’de 11.877’ye düşüyor. Yaklaşık 7.000 öğretmen azalıyor.

Taha: 1171 adet cami, vakıflar ya da şahıslar vasıtasıyla ibadete açık bulundurulurken, bu kararlar neticesinde bunların 1069 tanesi Diyanet’e bağlanmış. 177 binden fazla kişinin kaldığı 2228 adet yurt, görevlilerce sık sık denetleniyor, faaliyetleri daraltılıyor, hatta büyük bir kısmı kapatılıyor. Bu arada RTÜK de sıkı denetime geçiyor. 150 radyo, 51 TV denetleniyor ve bunlardan 14 radyo, 19 TV süresiz olarak kapatılıyor. Ayrıca 71 radyo ve 15 TV hakkında geçici yayın durdurma kararı alınıyor.

Öte yandan, Kurban Bayramı’nda deri toplama görevi 2860 sayılı kanunla Türk Hava Kurumu’na veriliyor. Daha önce 40 bin civarında deri toplayan THK, bir önceki bayramda bu sayısını 2 milyonun üzerine çıkarıyor. Bürokraside ise, kıyafet yönetmeliği takip ediliyor. Başörtü yasağından dolayı pek çok kişi ve öğrencinin kurum veya okullarıyla olan ilişkileri kesiliyor. Başörtü yasağı İlahiyatlara hatta İmam-Hatip Liselerine kadar uzanıyor. Perukla görevine devam edenler oluyor, hatta perukla işine devam eden personelin yetkililere bildirilmesi isteniyor. Ayrıca irtica ile mücadele kapsamında yetkili isimlerden komiteler oluşturularak bu tür çalışmaların devamı sağlanıyor.

Bu yapılanların ya da yapılması istenenlerin bazıları için büyük bir başarı olduğu söylense de Türkiye gerçeği ve halk açısından büyük bir kayıp olmuştur. Bunlarla beraber yargı, eğitim, sosyal hayat, ekonomi ve kişisel özgürlükler, fikir ve düşünceye serbestiyet noktasında Türkiye’ye çok şeyler kaybettirdi. Halkı tavandan başlayarak tabana doğru kin ve nefrete sevk etti. İnanan-inanmayan, laik-antilaik, örtülü-örtüsüz gibi sınıflar icat edildi. Oysa bunlar 312. maddeye göre yasak olan şeylerdi. Hukuk siyasallaştırılarak, birilerine benzemeyenler cezalandırıldı. Şimdilerde ise, 28 Şubat kırbacı döndü, kendini tutanları vurmaya başladı. Yolsuzluğa bulaşan siyasetçiler, medya ve banka patronları hakkında hazırlanan dosyalarla şu an meşguller. Yazı ve yorumlarıyla yolsuzlukları gizlemeye çalışan anlı şanlı gazeteciler de işsiz kalma durumuyla başbaşalar. Aynı zamanda 28 Şubat’ın baş mimarı olan Demirel, köşesine çekildi. Asker ortaklarının kimi dünya, kimi de ahiret emeklisi oldular. Basın, tarihi çöküşü yaşıyor. Siyasi kanat ise yine krizlerle, ekonomik batağın üzerinde kalmaya çalışıyor.

 

28 Şubat içte ve dışta Türkiye aleyhine oldu

Yıldız: 28 Şubat, Refah’ı silmek ve ortadan kaldırmayı da amaçlamıştı ama daha sonra kurulan Fazilet, sonra Saadet ve AK Parti’nin çıkışı, bu hareketin sonunu getiremedi. 28 Şubat, Refah’la beraber bütün dindar kesimin özgürlüklerine engel koymaya çalıştı. Refah çizgisinde olmayan dindar kesimlerde bu hareketten olumsuz yönde etkilendiler. Ve hatta başörtü yasağı gibi diğer yasaklarla bu hareket kamusal alanlara da kaydırıldı. Aslında dindarlarla beraber dindar olmayanlar da zarar gördü ve onların da tepkisini aldı. Halk, iktidarı sorgulamaya başladı. Hükümet olmakla iktidar olmanın farkının ortaya konulması fikri ağırlık kazandı.

Devletin temelinin insana dayandığı, insanın hakkının devletin hakkından önde geldiğini halk anladı artık. Adına demokrasi dense de, aslında demokratikleşme yönünde olumsuz adımların atıldığı görülmüştür. Bunları anlayan ve önemini kavrayan toplum, bu bilinçlenmenin sonucu olarak bazı taleplerde bulunacaktır. Bu talepler; demokrasi, ifade ve düşünce özgürlüğü ve yaşama müdahale edilmemesi gibi taleplerdir. Ayrıca 28 Şubat düşüncesi içerisinde, iç tehditler kadar dış tehditler gündeme getirilmemiş ve o alanda başarısız kalınmıştır. Sovyetler Birliği’nin yıkılmasının ardından Türk Cumhuriyetlerinde ve İslam ülkeleri üzerinde liderlik vasfını sağlayamamış ve bu bulunmaz fırsatı değerlendirememiştir.

Reyhan: 28 Şubat’ın içinde olanlara baktığım zaman şunları görüyorum. Mesut Yılmaz, iktidar hevesiyle, bir an önce koltuğa geçeyim düşüncesiyle 28 Şubatçı oluyor. Süleyman Demirel ise, sağ partileri birleştirme onların üzerinde psikolojik üstünlüğünü kurma noktasında önder olmak için 28 Şubat’a destek veriyor. Silahlı Kuvvetler, eskiden olduğu gibi, darbeler ve devrimlerle siyasete müdahale etmek istemiyor. Çünkü onlar da biliyor, bu tür yöntemler hem uygun değil hem de dünyadan ve içten büyük tepkiler alıyor. Hal böyle olunca gizli kapaklı postmodern 28 Şubat’a gitme yolunu tercih ediyorlar. Artı bir de Derin Devlet diye tabir edilen ve gücü noktasında inanılmaz boyutlara varan gizli eller ve güçler var. Bunlar da 28 Şubat sürecinde büyük katkı sağlamışlardır. Demokrat insanlar da söylüyor: Türkiye’de bir derin devlet müesses nizamın savunucuları var ise bunlar yerlerini kaybetmek istemezler.

Şimdi burada, Müslümanlar, Cumhuriyet’ten sonra ne yapacakları konusunda çok ilkeli olarak hareket edebilmişler mi? Belirli ilkeleri benimseyip, o ilkelere göre hareket etme durumunda mı olmuşlar, yoksa hep tepki tarzında veya geri çekilme veya ilerleme şeklinde mi olmuşlar? Yani müesses nizamın müsaade ettiği kadar büyüme, çalışma noktasında kendi inisiyatiflerinde mi hareket etmişlerdir. Refah Partisi’nde veya cemaatlerde gerekli hazırlıklar ya da çalışmalar yapıldı mı? Bir zaman ifade ve düşünce hürriyeti adı altında herkes konuştu. Kıyafette de benzer durumlar. Sonradan o konuşmalardan dönüşler başladı. "Şunu kastetmedim, aslında yanlış anlaşıldım" şeklinde dönüşler oldu. İlkeli davranıldı mı, yoksa onlar istediği gibi yönlendirme yaptığı için mi o şekilde davranıldı? Müesses nizamın istediği kadar Müslüman, onların istediği kadar yaşamak, yaşamamak. Yani biz, bizim hayatımızı planladık mı, yoksa onlar mı?

 

Hatalardan ders almanın zamanı

Hunluoğlu: Şahsen bu konuda Müslümanların elde ettiği fırsatı ve imkanı biraz hoyratça kullandığı kanaatindeyim. Bir yerde konuşurken, bir yerde yazarken, konuştuklarımızın ya da yazdıklarımızın bize ne getireceği ve ne götüreceği hususunda çok sağlıklı düşünüp, mantıklı hareket edilmedi. Dile ve düşünceye geldiği gibi konuşuldu, yazıldı. Bir şeyle karşı karşıya gelindiği zaman da "Öyle dememiştim, şunu kastetmiştim" gibi mazeretlerle önceki söylenenler tevile gidildi. Öncü değil ama önde giden popüler olup, konuşmalarıyla kitleleri galeyana getiren kimselerin sözleri karşımıza getirildi. Sıkıntının temel kaynaklarından biri de bu olmuştur. O zamanki kitlelerin heyecanını dikkate alarak, metne dayalı olmayan ve kaynaksız konuşmalar yapıldı.

Bunun yanı sıra, teşekkül eden gerek sivil toplum örgütleri, gerek tarikat ve gerekse aydın cephesi bir toparlanma, bir insicam, bir ahenk ve prensip oluşturamadı. Amatörce bir yapılanma ve çalışma içerisine gidildi. Giyim kuşamda da, tavır tarzımızda da biz böyle olduk. İnşaallah, Maşaallah diyerek çalışmalarımızı sağlam dayanaklara oturtmadık. Ne zaman ki, bir 28 Şubat hareketi baş gösterince, bu yaptıklarımızı tekrar gözden geçirdiğimizde ne söylediğimizi, ne hatalar yaptığımızı anladık. Tıraş olunca saçımızın ak mı, kara mı olduğunu anladık. Dileğim o ki, bundan sonra ki söz, davranış ve çalışmalarımızı daha derli toplu yaparız.

Soyak: Planlı, programlı çalıştık mı, ilkelerimiz var mıydı konusunda daha önceye gitmek gerekir. Türkiye’de 1950 seçimlerine kadar planlı çalışma veya ileriye dönük teşkilatlı bir çalışma mevcut değildi. Çünkü korkunç bir baskı vardı. Osmanlı döneminden kalma ulemanın sadece bir kaygıları vardı. Kur’an ve İslam unutulmasın, hiç olmazsa namaz kıldıran, cenaze yıkayan ve Kur’an okuyan nesil yetişsin, zahirdeki dini hizmetler yürüsün. Zira o dönemdeki baskıdan dolayı Kur’an okumayı bırakın, bulundurmak bile yasaktı. Halk o zaman Kur’an’ı gizli gizli okur ve mezarlarda saklardı. Köy veya mahalleleri kontrol etme görevini muhtarlardan ziyade öğretmenlere vermişlerdi. Çünkü muhtarları halktan yana sayarlardı. Hatta iyi hatırlarım, öğretmenin birisi bizim mahallenin imamına çıkışarak, bir daha bu çocuklara Kur’an okutmayacaksın dedi. Dolasıyla mahkemelerde idamlıkla yargılananlar oldu. 1950 yılına kadar da planlı, programlı teşkilatlı çalışmalar olmamıştır. 50’de Demokrat Parti’nin iktidar olmasıyla İmam-Hatip Liseleri açıldı. Kur’an Kursları açıldı. Müslümanların önü açıldı. Ve o büyük dehşeti yaşamış olan insanlar büyük bir şevkle İmam-Hatip Liseleri’ni ve Kur’an Kurslarını açtılar. Bu okulların açılmasına müsaade edilmesindeki amaç Cumhuriyet’ten sonra halkın dini ihtiyaçlarına cevap vermekti. Buralardan bir çok insan istifade etti. Okudular, mezun oldular, çeşitli görevler aldılar. İstenildiği gibi olmasa da örnek insanlar, önder insanlar yetişti.

Bu insanlar yetiştikçe tarihlerine, geçmişlerine baktılar. Yaşantılarını daha İslamî yapmaya gayret gösterdiler. Nasıl olur da daha iyi olur diye düşünmeye başladılar. Önce fert fert sonra bir araya gelip ne yaparız, ne ederiz derken dernekler, vakıflar kurdular. Ve böylece Müslümanlar teşkilatlanmaya başladılar. Belki, ileri seviyede hedefler tespit edilmese, teşkilatlanmalar yapılmasa bile, genel manada Türkiye’deki dini faaliyetler ana hatlarıyla ilkeli ve hedeflidir. Eksiği ve gediğine rağmen bir çalışma sistemi üzerine oturmuştur.

Tabi ki, bu çalışmalarda Müslümanların hataları olmuştur. Gerek siyaset, gerek dernek ve vakıf çalışmalarında. En büyük hata ise birbirimizle çatışmalarımızdır. Sonra, haddini ve maksadını aşan büyük sözlerde bulunduk, ilmi gerçeğe dayanmayan ve çoğu hislere hitabeden. Bu konuşmalar, diğerlerinin elinde bir tutanak oldu. O konuşmalar istismar edildi.

Yapmamız gereken ilk iş, yapmış olduğumuz hataları tespit etmek ve hatalarımızı kabul etmektedir. Şöyle kastetmedim demek yerine, hata etmişim demek gerekir. Fakat taviz veremeyeceğimiz, değiştiremeyeceğimiz, vazgeçemeyeceğimiz değerlerimizi de, bu kategoriye sokarak, o konudaki yazı ve konuşmalarımız için hata etmişiz diyerek bunlardan vazgeçmek toplumda büyük yaralar açar ve güvensizlikler verir. Bugün biz maalesef en çok tavizi bu konuda veriyoruz, değişmeyen değerlerimiz üzerinde taviz veriyoruz.

Yeni şartlara göre değerlerimizden taviz vermeden, yeni çalışma programları yapmalıyız. Yani 28 Şubat öncesi ve sürecinde yanlışlarımızı tespit ettikten sonra, ama değişmeyen değerlerimizden taviz vermeden, kınayanın kınamasına bakmadan, mürteci, çağdışı demişler veya önümüze birçok engeller koymuşlar. Bunlara bakmadan çalışmalıyız.

Yıldız: Şimdi bu 28 Şubat süreciyle beraber zannediyorum bir şey daha anlaşıldı. İslamî hizmetlerin tek kapısı parti değil, düşüncesi yaygınlaştı. Siyasi parti kurulacaksa ülkenin ekonomik anlamda, yönetim anlamında refahına götürmek için parti hizmeti yapılır düşüncesine gelindi.

Reyhan: Şöyle bir baktığımızda 28 Şubat’ın amaçlarına ulaştığını görüyoruz. İmam-Hatip Lisesi, vakıflar, dernekler, yeşil sermaye suçlamasına maruz kalan holdingler, insanların giyim ve yaşam tarzları gibi. Özellikle Yılmaz’ın başbakanlığından sonra hedeflere daha hızlı yaklaşıldı.

Bu süreçte veya sonra biz, kendimizi de değerlendirmiş olduk. Adımlarımızı sağlam atmadığımız ortaya çıktı. Bu konularda yeterince istişare yapılmadığı ve birlik oluşturulmadığı için buraya geldik. Bizim de dersler almamız, çalışmalarımızı ona göre yönlendirmemiz gerekiyor.

 

Kıssadan hisse

Hunluoğlu: İnşaallah Müslümanlar birlik ve vahdet içinde olurlar.

Altan Tan’ın "Yezidiye Arka Çıkmalıydık" adlı bir hikâyesini aktarmak istiyorum: "Dedemin dedesinin babası Hacı Hesene Bekro zamanında Midyat dağlarında zalim mi zalim, gaddar mı gaddar bir ağa varmış. Üstüne üstlük bir de Müslüman geçinirmiş şerefsiz. Bu it oğlu it zapt ettiği bunca bağ, bahçe, tarla yetmezmiş gibi komşu köyün, birkaç koyun ve keçisini otlatmak için kullandığı dere kenarındaki merayı da bostan yapmış kendine. Köylüler ne desin, boyun büküp eyvallah etmişler rezile. Malum Midyat’ta Süryani, Yezidiye, Müslümanlar birlikte yaşarlar. Kız alıp verme hariç dostluk, arkadaşlık ve ticaret devam eder aralarında. Sıcak bir yaz günü susuzluktan bunalan, biri Müslüman, biri Süryani, biri de Yezidi üç arkadaş dere kenarına inmişler. Ellerini, yüzlerini yıkayıp kana kana su da içince biraz kendilerine gelir gibi olmuşlar. Üçü de güçlü kuvvetli aslan gibi delikanlılarmış.

Gözleri ağanın bostanına takılmış. Sağa sola bakmışlar kimseyi görmemişler. Nasıl olsa dere Allah’ın deresi, bostan da köyün ortak merası, birkaç salatalık, bir iki kavun karpuz yesek ne olur deyip dalmışlar bostana. Müslüman Hasso kavuna, Süryani Gebri karpuza, Yezidi Carcuro da saldırmış hıyara. Daha ilk lokma ağızlarında iken kara vicdanlı Reşo ağa bitivermiş bostanın başında. Bir nara boğazında düğümlenmiş alçağın. Birkaç saniye zarfında birkaç bin tilki dolaşmış kafasında. Ulan demiş tam yalnız başına gelecek zamanı buldum. Her ne kadar aslan gibiysem de bu üç teres de zebellah gibi. Tek tek olsalar neyse ama üçüyle birden baş etmem zor. Bırakıp gitsem namımız beş paralık olacak, ne yapsam ne etsen diye düşünürken aniden bir şimşek çakmış kafasında. Atılmış ortaya, dönmüş Yezidi Carcuro’ya, ulan dinsiz kitapsız demiş hele bu Hasso benim Müslüman kardeşim, dinimiz, kitabımız, Allah’ımız Peygamberimiz bir. Malımız, mülkümüz, canımız kanımız ortak. Gebro desen İsa efendimizin ümmetinden bir dürüst Ehli Kitap, hiç olmazsa dini kitabı belli, kestiği yenilir, sözüne güvenilir. Bunlara değil birkaç kavun, karpuz bütün bostan helal olsun. Ulan peki sana ne oluyor be hey dört kitabın dördüne de inanmaz, camisiz, kilisesiz, imansız. Sen nasıl benim mülküme destursuz girersin demiş, girişmiş zavallıya. Hasso ile Gebro derin bir nefes çekip şükretmişler. Azıcık da hoşlarına gitmiş ağanın sözleri. Ağa kafa, göz, ağız, burun demeden Allah ne verdiyse yapıştırmış, komaya sokmuş gariban Carcuro’yu.

Ağa Carcuro’yu halledince dönmüş Gebro’ya ulan demiş biraz önce de söyledim. Hasso benim din kardeşim.  Dinimiz, kanımız, malımız, canımız bir. Peki sen neyin nesi oluyorsun? Doğru düzgün bir adam olsan bir Allah’ı üçe çıkarmaz, İsa efendimizi Allah’ın oğlu yapmazdın. Bir Müslümanın malını nasıl yersin? Yedim seni namussuz demiş patlatmış yumruğu. Eşşek sudan gelinceye kadar dövmüş, dil derman güç takat bırakmamış biçarede. Hasso iyice rahatlamış. "Hem canım, zalim malim de olsa, ağa ne de olsa Müslüman, insan kardeşi"nin kıymetini bilmeli, ötekilerin iflahını kesti bana bir şey yapmadı demiş içinden. Gebro’nun da işini bitirdikten sonra sağa dönmüş Hasso’ya ‘vay vay vay’ demiş. "Seni gidi vicdansız, hele bunlar biri Yezidi öbürü Hıristiyan. Din, iman, helal, haram bilmezler. Sen sözde Müslüman olacaksın, helali haramı bileceksin, benim malımı mülkümü muhafaza edeceksin. Kendin yetmezmişsin gibi bir de bu gâvurları takmışsın peşine. Bostanıma girersin ha! ulan ben seni gebertmeyeyim de kimi geberteyim. Seni telef etmeyeyim de kimi edeyim” demiş çökmüş böğrüne.

Gözünde fer, ağzında diş bırakmamış, kolunu kanadını kırmış, iflahını kesmiş Hasso’nun. Carcuro’dan da Gebro’dan da beter etmiş gariban Hasso’yu. Köylüler ertesi gün per perişan bulmuşlar üç arkadaşı. Yaralarını sarıp, su ekmek vermişler. Kim yaptı? Nasıl oldu? Ne oldu? Üçünüz birden nasıl böyle dayak yediniz, diye soranlara Hasso; ‘Yezidi’ye arka çıkacaktık, Yezidi’ye arka çıkacaktık, Yezidi’ye arka çıkacaktık’ demiş de başka bir şey dememiş. Bugün bile Midyat’ta Tur-u Abidin köylerinde üç beş arkadaş birlikte yola çıktıklarında aksakallılar gençlere ‘Siz siz olun Yezidi’ye sahip olup, Yezidi’ye sahip olun, Yezidi’ye sahip’ diye üç kez seslenirler."

Bundan sonrası için kıssadan hisse çıkarmak lâzım.


Künye , E-Posta , Webmaster , Türkçe Karakterler]

Burası ilkadım dergisinin internet sitesidir. Bütün hakları saklıdır©.

Tel: 0384 213 65 43    Fax: 0384 212 62 22   Yazışma Adresi : PK. 75 Nevşehir

Görüş ve sorunlarınız için webmaster'a mesaj bırakabilirsiniz.