E-Mail listemize üye olun!

E-Mail listemize üye olursaniz, bu sayede sitemiz her yenilendiğinde bundan anında haberdar olabileceksiniz. 

 

Not: Yukarıdaki kutuya email adresinizi yazıp 'tamam' düğmesine bastıktan sonra adresinize bir mesaj yollanacaktır. Bu mesaja oldugu gibi cevap verdiğinizde (reply) listemize üyelik işleminiz tamamlanmış olacaktır. Aksi takdirde (yani bu mesajı cevaplamassanız) listemize üye olmuş olmayacaksınız.

Arkadaşınıza Tavsiye Edin

Sizin Adınız

Arkadaşınızın e-mail adresi

Mesajınız

 

 

AÇIK OTURUM İKİNCİ BÖLÜM

KAPAK

  Aydınlar ve ayrımlar

Hunluoğlu: Evet. Diğer taraftan Ali Bulaç’ı, İsmet Özel’i, Ercüment Özkan’ı ekol aydınlar arasında ele alabiliriz. Bunları da, kendi aralarında farklı farklı mütalâa etmek mümkün olabilir.

Reyhan: Aslında kişilerin görüşleri konumuzun dışına çıkabilir. Görüşler, yollar, metotlar farklı olabilir. Şimdi ayrımcılık var, Cumhuriyet sonrası ayrımcılar var. Sağcı-solcu, ötekiler-bizler şeklinde. Daha sonra laik-anti laik şeklinde. Bu ayrımcılığa her iki tarafın da katkısı var mı? Sistemin yanında oldukları için kendilerini güçlü gören, korunmuş gören insanlar mı bu ayrımcılığı körüklüyor ya da diğerleri kendilerini farklı mı görüyor. Mesela N. Fazıl’ı öven daha sonra sabık şair diye kötülüyor. Peki N. Fazıl onlara nasıl bakıyor? O da ben ve onlar şeklinde bakmıyor mu?

Hunluoğlu: Bakıyorlar elbette. Ortada her iki taraf için bir ayrımcılık söz konusu.

Soyak: Bu gibi konularda dış yüze bakmayacağız. Görünüme bakmayacağız. Bu her devirde olmuştur. Buna ayrımcılık diyemeyiz. Ancak bu durum baskıya, toplumdan dışlamaya, haklarını elinden almaya kadar varırsa işte buranın üzerinde ayrıca konuşmak lazım. Mesela N. Fazıl, o toplumun içerisinden çıkıp gelmiş ve o toplumu tenkit etmiş. Bu farklılığın temelinde inanç vardır, kültür farklılığı vardır. Mesela biz bir Müslüman olarak bizim dışımızdaki insanlara "Biz ve onlar" dememiz gayet tabii bir şeydir. Ama biz ve onlar derken, onların insani haklarını, hukuklarını çiğneyerek, onlarla bütün münasebetlerimizi keserek, düşman bir tavır sergilersek işte yanlış olan budur. Bugün aslında bizler ve onlar ya da bizler ve ötekiler tabiri üzerinde konuşmamız gereken şey, biz ve onlar arasında haklar, hukuklar, ilişkiler nasıl olmalı, nasıl rayına oturtulmalı konusu olmalıdır. Yoksa her toplumda bizler ve onlar olacaktır. Bize göre onlar, onlar için de biz, onlar olacağız.

Reyhan: Yani birbirinin hakkına ve hukukuna saygılı olacaklar.

Soyak: Saygılı olacaklar. İkincisi de düşman olmayacaklar.

Reyhan: Ama ayrım var.

Soyak: Ayrım olmaması mümkün değil. Çünkü inançlar ayrı, toplum yapımız ayrı, kültürlerimiz ayrı, cemiyetlerimiz ayrı ki temelinde en mühim olanı inançtır. Onun için şu anda bizler ve onlar tabirini kaldıralım, hep biz olalım sözü tabiata aykırıdır.

Reyhan: Patates dininde karşılıklı hak ve hukuk var mı?

Soyak: Elbette edilmeyecek. Belki ama, tabir olarak Kur’anî ifadelere baktığımız zaman, onların dinlerini tahrifleri mensuplarının yanlış tavır ve hareketleri kınanıyor. Bu, ayrım değil.

Reyhan: Ayrımcılık noktasında bazı sözler söyleniyor ki, bizim de bunda bir etkimiz oldu mu?

Soyak: Olmuş olabilir. Bizim etkimiz şundandır: Ancak bizim tarihteki yaşantımıza bir bakın. Hiç bir zaman bizim gibi düşünmeyenlere bugünkü manada zulüm, baskı yapmamışız, serbest olmuşlar. Şimdi bizler baskı altında olunca, en tabii temel haklarımız elimizden alınınca, bunun bir tepkisi olarak belki bazen aşırı ifadeler ya da olmaması gereken ifadeler kullanabiliyoruz. Tekrar edelim: Bizler ve onları aramızdaki münasebetler, hak ve hukuka riayet etme noktasında ele almak lâzım. Yoksa tabiat bakımından “Bizler onlar”ı kaldırmamız mümkün değildir.

Hunluoğlu: Biraz önce bu kişileri sayarken onların düşüncelerini tartışmak değildi varmak istediğim, netice şu: Cumhuriyetle beraber ortaya çıkan İslamî çalışmalardaki gerek ekol aydınlar olarak nitelendirilen insanlar, gerekse grup aydını insanların gayret ve çalışmaları olmuş. Fakat kendilerine ad ve adres belirleme noktasında birliktelik ve ülkü tespit edilmemiştir. Kendi içimizdeki bu farklılıklara kem gözle bakmışız. Biz ve öteki deyimini başkalarına karşı kullanabildiğimiz gibi, içimizde dahi aynı misyonu paylaşmış olan insanlar olarak kullanabilir hale geldik. Hal böyle olunca, Cumhuriyetle beraber gayri İslamî yapılanmalar öylesine doruk noktaya çıkmış ki, Ali Fuat Başgil’in Din ve Laiklik eserinde okumuştum galiba, yazmış olduğu bir eserinde Peygamberimizi övücü bir ifade geçtiği için dönemin Maarif Bakanı tab ettirmiyor, bastırmıyor. Yani ifade aynen şöyle: "Bizim izale etmek istediğimiz kişiyi ya da düşünceyi siz tekrar övücü nitelikte halka benimsetmek istiyorsunuz." diyorlar ve yazdırmıyorlar.

Böylesine bir durumda Müslümanların dini öğrenebilecek eserlerinin son derece az olduğunu görüyoruz. Hatta o dönemlerde en çok okunan kitap rahmetli Ahmet Hamdi Akseki’nin "İslam Dini" eseridir. O zamana kadar okunacak doğru dürüst kitap bulamazsınız. Buna mukabil, köy odalarında veya benzeri yerlerde daha çok Hz. Ali’nin biraz da uydurma ve abartılı hayat hikayelerinin okutulduğunu biliyoruz. Altmış beşli yıllarda ise ortadoğu orijinli tercüme kitaplarla İslam’ı öğrenme olayı gündeme geldi. Tabiri caiz ise, ithal olarak gelen bu İslamî öğretim Türkiye bünyesine de pek uygunluk arz etmiyordu. Ama yetişen gençlik ve nesil onunla İslam’ı öğrenmeye çalıştı. Bu tercüme hareketi ile birlikte yeni kullanılan deyimler ortaya çıktı ve radikal bir insan ve gençliğin yetişmesine sebebiyet verdi. İşte tam böyle bir dönemde Milli Nizam Partisi’nin kurulması gündeme geldi. Kurulması, tartışmaları da beraberinde getirdi. Gerekli bulanlar, gerekli bulmayanlar, kabul edenler ve etmeyenler çıktı. Bana göre son derece isabetli olmuştur.

 

28 Şubat öncesi Türkiye

Reyhan: 28 Şubat öncesi Türkiye’ye bir bakalım.

Özdem: Türkiye, birçok insanın göz önüne aldığı gibi, sadece bugünkü sınırları üzerinde bulunan bir ülke manasını ifade etmiyor. Türkiye, kavramsal bir mirasın üstündedir. Çünkü Osmanlı ile birlikte, Türk insanı Avrupa’nın içlerine kadar uzanmış, sınırları geniş bir ülke olmuştur. Türkiye’nin bu kavramsal mirasını bazı aydınlar dışlamaya kalksa da Osmanlı yıkıldıktan sonra, biz Osmanlı’nın borçlarını ve mirasını Cumhuriyetle devralmışız. Borçlarını ödemişiz. Dolayısıyla o mirasın devamı olduğumuzu fiili olarak ispat etmiş durumdayız.

İslam’ı, Osmanlılar, Avrupa ortalarına kadar götürdü ve oralarda temsil etti. Hatta yaydığı için Türkiye de Osmanlı mirasçısı olarak bir misyon taşımaktadır. Bosna’dan Çeçenistan’a, Dağıstan’a yani Hazar kıyılarına kadar ve Hazar’ın ötesine geçerek Orta Asya’ya uzanan bir alanda Türkiye’nin kesişme noktası olması rastlantı değildir. Türkiye’nin devraldığı miras ile tarihte oynadığı rol ve tarihi kimliği ile genlerinde barındırdığı yetenekle ilgilidir. Genelde Refah Partisi ile İslam özdeşleştirilmiş ve İslam’a karşı bir saldırı başlatılmıştır.

Reyhan: Türkiye’nin sahip olduğu mirastan dolayı İslam’a saldırı başlatılmış. Başlatanlar kim? Mirasa karşı çıkanlar kim?

Özdem: Sistem ve sistem önünde oluşan bir takım aydın kitleleri, bir partiyi göz önünde tutarak İslam’la mücadeleye girmişlerdir. Gerçek mücadeleleri partiyle değil, İslam’la olmuştur.

Soyak: Osmanlı’dan sonra Türkiye Cumhuriyeti kuruldu. Bu kurulan devlet aslında kökü olmayan hiçbir temele dayanmayan bir rastlantı devlet değil. Bunun bir mirası var. Bu miras, Osmanlı mirası. Onun esas aldığı dini inançlara, genel kültür ve medeniyete sahip çıkmadığı için, ileride, istenilen şekilde olmasa bile kurucuları dindar olan ve söylemlerinde geçmişin hasretini yansıtan bir kısım insanların kurduğu partiye, onlar sistemin sahip çıkmadığı yönlerine sahip çıktığı için karşı geliyorlar. Bu karşıt oluşları bunların partisine değil, eksiği ve gediğiyle temsil etmeye çalıştığı zihniyetedir.

 

Yönetimlerde askerin rolü

Reyhan: II. Abdülhamit’in 33 yıllık sultanlığı döneminde Abdülhamit’i  tahta oturtanlarda asker özelliği var. İttihat ve Terakki’nin gücü var. Onlar da zaten asker olan insanlar. Onlar getiriyor ve Meşrutiyet ilanı şartıyla getiriyorlar. Abdülhamit o dönemlerde şartları yerine getiriyor, meşrutiyeti ilan ediyor ve yedi-sekiz sene boyunca hep denilenleri yapan bir kişi olarak karşımıza çıkıyor. Sonra devlet idaresini ele geçirip, kendisine şartlar ileri süren askerleri devreden çıkartıyor. Asker cephesine baksın, biz siyaseti yaparız diyen Abdülhamit’in bir hakimiyeti var. Bundan rahatsızlık duyan iç ve dış unsurlar, aleyhte çalışmalar yaparak, Abdülhamit’i tahttan indirmeyi başarıyor. Buna benzer ikinci bir örnek Cumhuriyet’ten sonra geliyor. Mustafa Kemal, mücadelesini kendisi gibi asker olan kişilerle sürdürüyor. Asker ve siyasetçi beraberce bir savaş yürütüyorlar. Devlet kurulup raylar yerine oturduktan sonra Mustafa Kemal’in bir isteği oluyor. Asker tercih yapsın ve kışla mı, Meclis mi diye. Bir kısmı kışlayı bir kısmı ise Meclis’i tercih ediyor. Mesela Kazım Karabekir Meclis’i, Fevzi Çakmak kışlayı seçiyor. Burada da askerin idareden el çektirilmesi var.

Sonraki dönemlerde mesela, İnönü döneminde askerin ağırlık kazandığını görüyoruz. İnönü’nün Cumhurbaşkanı seçilmesi askerin zorlamasıyla oldu deniyor. Daha sonra Adnan Menderes ve hükümetinin devrilmesi de buna bir örnektir. Asker kendini 1960’ta gösteriyor, 1970’te, 1980’de gösteriyor. 80’den sonra Özal ile de askerin siyasetten uzak olduğunu görüyoruz. Özal’dan sonra tekrar asker etkisini görüyoruz.

Taha: Her on yılda bir darbe yaşanırken, Özal faktörünün de etkisiyle, gizli kapaklı 28 Şubat postmodern darbesi yedi yıl gecikiyor.

Reyhan: Darbe konusunda, askerin mi müdahalesi söz konusu veya siyasetçinin mi askeri çağırması söz konusu?

Yıldız: Halk, öteden beri, elit ve bu elitin ardında gelen, birtakım memnû hakları olan daha doğrusu birtakım noktalara gelemeyen, hep göz ardı edilen birşeyler talep ettiğinde kafasına vurulan ve susacak bir halk durumunda olmuştur. Halk ne zaman uyanıp birşeyler talep ederse elit tabaka orduyu devreye sokuyor. Bağıra, çağıra, çıkardığı velvele ile orduya davetiye gönderiyor. Geçmişte yaşanan krizler de ordu meyilli olmasa da ortam, orduya mecburiyet getiriyor.

Soyak: Dikkat ederseniz emniyet teşkilatı yüz küsur yıllık kuruluş yıldönümleri kutlar. Jandarma ve diğer müesseseler de öyledir. Osmanlı’da kurulan Cumhuriyet’e intikal eden kuruluşlardır bunlar. Türkiye, Osmanlı’nın bütün yönleriyle mirasını kabul etmiş ama İslam’ı yönetime hakim kılma konusunu ve İslam’a dayalı medeniyeti reddetmiştir. Batı medeniyetini tercih yapmıştır. Askerlerin müdahalelerini Cumhuriyet devrinde olduğu gibi Osmanlı ve daha önceki dönemlerde de görüyoruz. Bu müdahalelerin yapılış tarzı çok mühim. Ne maksatlarda yapılışı önemli. Elbette ki bu vatan, sahipsiz kaldığı ve dış güçlerin işgali altına girdiği zaman birileri bu vatana sahip çıkacaklardır. Burada niyet çok mühim. Mesela, Osmanlı Padişahlarının cülusu konusunda askerlerin etkisi olmuştur. İstediği şehzadeyi koltuğa geçirmek gibi. Bu da zaten insan tabiatında var olan bir şeydir. Herkes taraf oluyor. Bunu kendi menfaati için mi, yoksa vatan millet menfaati için mi yapıyor, buna bakmak lâzım. Askerî veya sivil darbeleri bu açıdan bakarak değerlendirmek gerekir.

Mesela başından beri Türkiye’deki darbelere baktığımız zaman askerin bunu tek başına yapmadığını görürüz. 1960 darbesinde İnönü’nün apaçık kışkırtması vardır. Orduya davetiyeler çıkarmıştır. Yazar çizer grubu da darbenin vaktinin geldiğini yazmıştır. Sebebi, o zamanki CHP’nin DP karşısında iktidar şansını yitirmesindendir. Halk, CHP’nin baskısından korunmak için, çıkış yolu olarak DP’nin yanında yer almıştır. Bunu gören siyasi kanat ve o kanat altında çıkarlarını, menfaatlerini devam ettirme durumunda olanların desteğiyle 60 darbesi gerçekleştirildi. Yassıada mahkemeleri kuruldu ve önemli devlet adamları idam edildi. 28 Şubat ise diğer darbeler gibi değildir. Sadece Türkiye’deki sivil kanat, bürokratlar, siyasiler 28 Şubat neticelerini elde etmek için çaba göstermediler. Dünyada yeni bir akım başladı; Yeni Dünya Düzeni diye. Yani dıştan da içteki olaylara destek vardır. Kısacası 28 Şubat küreseldir.

 

Tercüme kitaplar ve Milli Görüş’ün doğuşu

Reyhan: Türkiye’deki tercüme kitapların gündemi belirlediği sırada parti kurulmasının önemine değindiniz. O dönemden itibaren bir farklılaşma mı başladı. Partinin kurulmasının gerekliliğine işaret etmiştiniz.

Hunluoğlu: MNP’nin dolayısıyla Milli Görüş’ün neden çıktığına bakmak lazım. Hilafetin kaldırılmasıyla beraber ilk defa halkı Müslüman olan ülkelerde İslamî çalışma ortaya çıkıyor. İlk defa 1928 yılında Mısır’da Hasan el-Benna liderliğinde İhvan-ı Müslimin teşkilatı ile başlıyor. O zamanda çıkan bütün İslamî çalışma ekolleri kendi ekseni etrafında dar muhitte bir çalışma yapmaya çalışıyorlar. Senusî hareketi, İhvanı Müslim’in veya Pakistan’daki Cemaati İslamî, direkt veya endirekt olarak sisteme karşı alternatif çıkarmaya çalıştıklarında istenilen kıvam elde edilemiyor.

Aslında bütün dünyadaki İslamî çalışmaların özü diyebiliriz Türkiye’deki çalışma için. Türkiye’nin kendi misyonundan kaynaklanan yapıyı da dikkate almak mümkün. Dolayısıyla gerek bağımlı aydınlar, gerekse ekol aydınların çalışmaları Türkiye’de tercüme eserlerle beraber İslamî bir kıvam meydana getirdi. Ve bu kıvamın boşa gitmemesi için sistemin merkezine yürüyüş diyebileceğimiz bir parti çalışmasıdır, MNP veya Milli Görüş. Bu yönle fevkalade bir başarı elde edildi. Bu hareket, badirelere uğramasına, bölünmesine ya da kapatılmasına rağmen güçlenerek yol almıştır. "Ötekiler" diye adlandırılan insanlar kendilerini ötekisi olmadığını, varoluş sebebiyle kamu alanında varlığını hissettirmeye çalışan kadronun merkeze ve yönetime doğru ilerlemesinin durdurulmasına yönelik olarak görüyor ve önemsiyorum.

Ne pahasına olursa olsun bu insanların üstüne gidildiği taktirde bile bunların sinme, yok olma gibi durumlarının olmadığını, kendi varlığını sürdürebilmek için tekrar hareketlendirdiğini görüyoruz. Bu yönüyle Milli Görüş’ün partisel çıkışını tasvip ediyorum. Bu hareket, kendi kökten, özden gelen birikimlerinin yansımasının gösterilmesi şekliyle kabullendiği ve gördüğü için bu partiye veya partilere karşı odaklanmak oldu diyebiliriz. Bu partiye yönelişi, bazıları tarafından ekonomik kaygıdan, açlıktan, varoşlardan geliş olduğu söylense bile, son büyümeler gösterdi ki bu partileşme hareketi aynı zamanda şehir hareketidir de.

Yukarıda bahsettiğimiz asker, bürokrat, aydın veya elit tabakanın imkanlarının elinden alınmasından mütevellit bir reaksiyon hareketidir, 28 Şubat. Amaç, sadece bir siyasi hareketi sürdürmek veya durdurmak değil, bunların arkasında var olan İslamî motifi yok etme çalışmalarıdır.

 

Her on yılda bir darbe

Taha: 1960 darbesi sağ kesimi vurdu. 70 darbesi yine geniş olarak sağ kesime idi. 80 sağ-sol karışıktı, her iki tarafı da etkiledi. Ama 28 Şubat, tamamıyla İslamî çalışma yapan insanlara yönelikti. Çünkü bunun alt yapısı oluşturuluyordu. 1995’te RP yüksek oy alarak ve birinci parti olarak çıkınca sistemden bir onay alabilseydi, doğrudan doğruya iktidardı. Bunun olmaması için de ellerinden gelen gayreti gösterdiler.

Hükümeti kurma görevini aldığı halde kendilerine yanaşılmamasından, hükümet ANAYOL tarafından kuruldu. Çiller ve Yılmaz, yolsuzluklar başta olmak üzere bazı konularda anlaşamadıkları için hükümetleri fazla sürmedi ve Çiller, Erbakan’la hükümet kurma kararı aldı, bütün tepkilere rağmen. REFAHYOL koalisyonundan sonra basın-medya 28 trilyonluk bir desteğini kaybetti. Havuz sistemiyle devletin bütün bütçesi bir yere toplanmış ve bir yerdeki atıl, faydasız paralar öbür taraftaki devletin bir kurumuna faydalı hale getirildi. Aynı zamanda işadamları gerekli rantlarını kaybediyor. Bir taraftan medya, bir taraftan sivil örgütler, bir taraftan işadamları tarafından bu koalisyon yıpratılmaya çalışıldı.

Ve neticede MGK olayı da gerçekleşiyor. 1997 yılı 28 Şubat günü MGK’da önceden hazırlanmış 20 maddelik irtica ile mücadele kanunları, hükümete imzalatılmak isteniyor. Bu maddeleri, MGK’ya katılan hükümet kanadı imzalamak istemiyor. Bu kararlar, Erbakan için de zor anların başlangıcı oluyor. Çünkü karar maddeleri, yıllardır yaptığı siyasetin zıddına içerik taşıyor. Bunları imzalaması kendini reddetmesi anlamını taşıyacaktı.

Reyhan: 28 Şubatta MGK toplantısında yayınlanan bildirinin altında Başbakan olarak Erbakan’ın imzası yok muydu?

Taha: Hayır, 5 Mart’a kadar imzasız olarak ortalıkta dolaştı durdu. Kararların yumuşatılması için gösterilen çabalar da sonuçsuz kaldı. Erbakan, parti liderlerini gezdi ve "Bu dayatmaya hep beraber karşı çıkalım. Hepimizin zararına olacak şeyler var. Bize destek olun ve bu maddeleri bu haliyle geçirmeyelim." dedi. Fakat, başta Yılmaz olmak üzere, bunlar gitsin, biz hükümete geçelim şeklindeki siyasi rant düşüncesiyle Erbakan’a destek olmadılar. Sonuçta Erbakan, her gittiği kapıdan umutsuz dönünce kerhen de olsa bu maddelerin altına imza attı.


Künye , E-Posta , Webmaster , Türkçe Karakterler]

Burası ilkadım dergisinin internet sitesidir. Bütün hakları saklıdır©.

Tel: 0384 213 65 43    Fax: 0384 212 62 22   Yazışma Adresi : PK. 75 Nevşehir

Görüş ve sorunlarınız için webmaster'a mesaj bırakabilirsiniz.