E-Mail listemize üye olun!

E-Mail listemize üye olursaniz, bu sayede sitemiz her yenilendiğinde bundan anında haberdar olabileceksiniz. 

 

Not: Yukarıdaki kutuya email adresinizi yazıp 'tamam' düğmesine bastıktan sonra adresinize bir mesaj yollanacaktır. Bu mesaja oldugu gibi cevap verdiğinizde (reply) listemize üyelik işleminiz tamamlanmış olacaktır. Aksi takdirde (yani bu mesajı cevaplamassanız) listemize üye olmuş olmayacaksınız.

Arkadaşınıza Tavsiye Edin

Sizin Adınız

Arkadaşınızın e-mail adresi

Mesajınız

 

 

AÇIK OTURUM BİRİNCİ BÖLÜM

KAPAK


YÖNETEN: M. FEHMİ REYHAN

KATILANLAR: ZEKİ SOYAK, AHMET HUNLUOĞLU, AHMET TAHA, SADIK ÖZDEM, AHMET ZİYA YILDIZ

MÜESSES NİZAMIN İSTEDİĞİ KADAR AYDINLIK: 28 ŞUBAT

 28 Şubat, postmodern darbe..  Çok yazıldı, çok konuşuldu.  Bu devirde kimileri yanlışta çıktı, kimileri indi. Hakiki Müslüman, demokrat ve hakiki özgürlük, halk inanç düşmanları bu dönemde kendini

gösterdi. Saklayanlar, saklananlar havayı uygun bulunca kahraman gibi göründüler. Ezenler ezilenler, zulmedenler mazlumlar, diktacılar demokratlar... Bu dönemin ürünü. 28 Şubat her yönüyle gerçekleri yansıtan bir ayna.

Dergimiz yazarları olarak 28 Şubat üzerine sohbet ettik, konuştuk.

 BİRİNCİ BÖLÜM

 Osmanlı’da fikir ve din hürriyeti

Reyhan: 28 Şubat... Genelde bu konuyla ilgili çalışma yapanlarda irticayı çağrıştırıyor. Yani dini faaliyetlerin bir kontrolü olarak değerlendirilmiş. Bu kararların asıl maksadı o. Türkiye’de dini faaliyetlerin kontrolü. Bu şekilde nitelendirildiğine göre devlet ya da devlet adına hareket edenler dini faaliyetleri kontrol etme düşüncesinde olduğuna göre bunun bir geçmişi var. Geçmişten beri bu tür çalışmalar yapılmıştır. Hatta Osmanlı’nın son zamanlarında da dini faaliyetlerin kontrol altına alınması gibi bir çalışma vardır. Ve 28 şubat 1997’de sonuç olarak görülmüştür.

Soyak: 28 Şubat sürecinde yapılanlarla Osmanlı Döneminde yapılanlar arasında hiçbir benzerlik yok. Osmanlı döneminde dini faaliyetleri kısıtlamak veya dinin yapılmasını emrettiği şeyleri yasaklamak gibi bir şey yok. Osmanlı’nın yaptığı iş, dini hizmetlerin daha düzenli yapılması için bir denetimdir. Bu gibi denetimler tabii bir devlet görevidir.

Reyhan: Tarikatları kontrol etmesi gibi yönler var.

Soyak: Kontrol etmeleri ayrı, onları tahdit etmeleri ayrı. Yani o, Osmanlı’nın başında da vardı. Ve bütün devletlerde var olan bir şeydir. Kontrol altında tutmak ayrı, onları baskı altında tutup faaliyetlerini durdurmak ayrı.

Reyhan: Baskı da var. Mesela sarayda dini faaliyetler bitirilmiş. Son yüzyılda artık tamamıyla her şey batılı hale gelmiş.

Soyak: O, baskıdan değil. O, toplumun dejenerasyonudur. Yani bu sapmalar sarayda da başlamıştır, eğitimde de başlamıştır. Yukarıdan aşağıya doğru toplumda da başlamıştır. Hani bir toplumun kitle halindeki değişimidir. Yoksa sarayda hiç kimse, kimseye baskı yaparak burada dini faaliyet göstermeyin veyahut da dini yaşamayın dememiştir. Kayıtlarda böyle bir şey yok. Fakat ne olmuş, toplum gibi saray da dejenere olmuş, dolayısıyla batıya doğru bir meyil var. Mesela, Nizamı Cedid kurulurken kılık kıyafetlerde taklitler başlamış, şurada başlamış, burada başlamış. 28 Şubat’ta ise başını açmazsan okuyamazsın, memur olamazsın, denmiş. Osmanlı’da böyle bir baskı yok.

Hunluoğlu: Ama sakal bırakmayan bazı devlet memurlarına müeyyideler var. Örneğin, Şinasi sakal bırakmadığı için Fransa’dan geldikten sonra...

Soyak: Hayır, ben batıyı taklit bakımından diyorum. Osmanlı’da Nizamı Cedid için batı tarzında yeni bir üniforma yaptırılmış. Sarayda veya dışarıda batı tipi kıyafetler giyen olmuş. Ama bu durum herekese teşmil edilmemiş. Herkes böyle giyecek diye zorlanmamış. Ancak İslam’ın vecibeleri gereği devlet bazı uygulamalar yapmış, yapmayanlar uyarılmış olabilir.

Reyhan: Dini çalışmaların özellikleri üzerinde günümüze gelelim isterseniz.

 

Batı tezgahı ve öğrenci akımları

Soyak: Bu konuya aslında İbni Haldun’un Mukaddime’sinde geçen bir cümleyle başlamak gerekir. İbni Haldun diyor ki: "Nasıl insan, doğar, büyür, güç kuvvet sahibi olur, olgunlaşır ve neticede yaşlanır, ihtiyarlar ve hayatı sona ererse, devletler de aynı böyledir. Doğarlar, büyürler, gelişirler, güçlenirler ve netice itibariyle tarih sahnesinden çekilip giderler. Bu da devletlerin değişmez kaderidir.” İbni Haldun’un tespiti yerinde bir tespittir. Tabi bu arada bir kısım devletler attıkları sağlam temeller, koydukları prensipler dolayısıyla uzun yaşamışlar, bir kısmı ise daha kısa ömürlü olmuş. İşte Osmanlı Devleti’nin dünya tarihi incelendiğinde kurulmuş devletler içerisinde tek bir sülalenin idare ettiği bir devlet bakımından ikinci bir örneği yoktur. Her ne kadar Çin ve Roma uzun ömürlü devletler kurmuşlar, mesela Çin, İran iki bin küsur yıllık devlet hayatına sahip ve fakat çeşitli kabileler, ırklar o topraklarda devleti ele geçirmışler ama adları İran  olmuş, Çin olmuş, Roma olmuş. Osmanlı ise, 600 küsur yıllık devlet hayatında sadece Osmanlı soyu tarafından idare edilmiş, bunun için bir benzeri yoktur tarihte. İbni Haldun’un dediği gibi Osmanlı’da bu neticeye doğru yavaş yavaş bozularak, değerlerinden tavizler vererek yıkılma dönemine gelmiş.

Yıkılma döneminin başlangıcı hakkında da tarihçilerden kimisi İkinci Viyana Kuşatması kimisi başka sebepler söylüyorlar. Sebep ne olursa olsun, tarihi bir gerçek var; Osmanlı yavaş yavaş erimeye başlamış. Fakat bu erime esnasında gördüğümüz, önce yöneticiler ve alimler bozuluyor . Sonra da toplumda bozulma başlıyor. Nitekim kuruluş döneminde de aynı tabakalardan hep seçkin insanlar var. Her biri devletin bir yönünden tutuyor ve yüceltiyorlar. Ve sonuna doğru geldiğimiz zaman da aynı insanlar her biri bir taraftan tutarak devleti küçültüyor ve zaafa uğratıyorlar. Sosyal hadiseler; eğitim, öğretim, yönetimin bozulmaya yüz tutması zorbalığı da beraberinde getiriyor. Çünkü bir toplumda bozulma olduğu zaman bu bozulmanın giderilmesi için sert tedbirler alınıyor. Neticede bu zülme ve zorbalığa kadar varıyor. Böyle dönemlerde gücü yeten çalıyor, çırpıyor, vuruyor, kırıyor; terör, anarşi boy boy yükseliyor. Bunun için de ne yapıyor yöneticiler; baskı kanunları çıkarıyorlar.  Jandarma, polis, gündeme geliyor. Toplumun bozulması yöneticinin zorbalığını da getiriyor. Toplumun bozulmasına sebep ise, dini yönden baktığımız zaman, birincisi ulema, ikincisi yöneticilerdir. Bunlar bozulunca toplum da bozuluyor. Netice, Osmanlı’nın son dönemine baktığımız zaman, bir; eğitim bozulmuş. Yani toplumları ayakta tutan en önemli unsur bozulmuş. Sonra Osmanlı, toplum ve yönetim olarak dünyadaki değişimi takip edememiş. Eğitimin temel esasları var, onlardan vazgeçemeyiz ama, teknoloji var, ekonomik gelişmeler var, bunları takip edememişler. El tezgahlarıyla uğraşırken, başkaları fabrikalarını kurmuşlar. Dolayısıyla toplumda ekonomik olarak da gerileme meydana gelmiş. Tekke ve zaviyeler de bu bozulmadan nasibini almış.

İçteki bu bozulmaları takip ederken gözardı edemeyeceğimiz bir husus daha var: Dış güçler. Osmanlı durup dururken kendiliğinden bozulmuş da değildir. Elbette ki kendi hataları olmuş ama Osmanlı’yı bozmak için dıştan müthiş gayretler olmuştur. Bir hususa dikkatinizi çekmek istiyorum. Avrupalılar, öncelikle Osmanlı ülkesindeki gayri müslimleri tahrik etmişler. Onlara din yönünden yaklaşmışlar ve Osmanlılara karşı onları kullanmışlar. Diğer taraftan Müslüman olan azınlıkları da ırkçılıkla tahrik etmişler. Siz Arapsınız, siz Kürtsünüz, siz Acemsiniz diye onları da o yönden tahrik etmişler. İki  yönlü bu tahrikle Osmanlı’nın iç yapısını bozmaya çalışmışlar. Osmanlı’da eski güç ve kuvvet kalmadığı için gayri müslimlere zor kullanmaya başlıyorlar. İsyanlar, harpler, çeşitli sıkıntılar, medreseleri unutturmuş. Tekke ve zaviyeleri unutturmuş. Buralarda müthiş bozulmalar meydana gelmiş. Eğitimdeki bu bozulma bazı insanların yüzlerini batıya çevirmelerine sebep olmuş. Buralara tahsil için, özellikle Fransa’ya birçok genç insan gitmiş. Zamanımızda İngilizce nasıl rağbette ise, o zamanda da Fransızca rağbetteydi. Okumuş insanın Fransızca’yı bilmemesi bir ayıptı. Dolayısıyla Fransız kültürü Türk insanı üzerinde etkili olmaya başladı. Orada yönlendirilen insanlar Batı paralelinde çalışmalar yapmaya başladılar. Bunlar “Jön Türkler” adı altında, “İttihat ve Terakki” adı altında teşkilatlandılar. Hatta parti kurdular. Neticede Osmanlı’yı devlet olarak İslamî bir kimlikten ayırıp batı tipi bir devlet kurmanın ilk ayak sesleri o zaman başlamış oldu.

Hunluoğlu: Bu talebeler kendiliğinden mi gitti yoksa biz mi gönderdik?

Soyak: Bir kısmı kendiliğinden gitti, bir kısmı da devlet tarafından gönderildi. Çoğunluğu kendiliğinden gitti, daha doğrusu kaçtılar diyebiliriz. Orada tahsil yaptılar ve buraya geldiklerinde batıya dönük çalışma yaptılar. Ve bunlar İttihat ve Terakki adı altında Türkiye Cumhuriyeti kuruluncaya kadar etkinliklerini devam ettirdiler.

Reyhan: Batının amacı, batı orijinli bir devlet kurmak mıydı, yoksa Osmanlı’yı yıkmak mıydı?

Soyak: Gidip orada tahsil görenlerin fikri Osmanlı’yı yıkmak değildi. Batı tipi bir Osmanlı vücuda getirmekti. Ama batılıların, bunları kullananların düşüncesi ise Osmanlı’yı yıkmaktı. Nitekim Tevfik Bölükbaşı, Abdülhamit Han Hazretleri tahttan düşürüldüğü zaman, İngiltere’ye gidiyor. Orada arkadaşı olan bir İngiliz Lord’unu ziyaret ediyor. “Biz sizin dediğinizi yaptık. Sultan Abdülhamit’i indirdik yerine filanı getirdik, bu kadar çalışmadan sonra bu neyin nesidir” diye hayretini ifade ediyor. Lord’un cevabı çok dikkati calip: “Bizim hedefimiz sadece Abdülhamit’i tahttan indirmek değil ki. Hedefimiz hilafeti kaldırmak” diyor.

Hedefleri, önce Osmanlı’dan gayri müslimleri ayırmak ayrı ayrı devlet kurdurmak, Müslümanlardan ayrı ırklardan olanları ayırıp ayrı ayrı devletler kurdurmak. Sonra da Osmanlı’yı tamamen ortadan kaldırmaktı.

 

İmtiyazlı sınıf ve halk

Hunluoğlu: Teşekkül eden Cumhuriyetle beraber Türkiye’deki oluşumdan bahsetmek istiyorum. Cumhuriyetin kuruluş yıllarında aydının devlete bağlılığı, aykırı aydınlara inisiyatif tanınmaması, Osmanlı Padişahlarıyla Cumhuriyet şeflerini tarihsel süreklilikte buluşturduğunu söyleyebilirim. Şöyle ki: Osmanlı, tebaasını ikiye ayırmış; havas ve avam diye. Cumhuriyet de, sekçinler ve halk diye ikiye ayırmış. Bunu aslında Cumhuriyetin kuruluşunda şu üçlü ile isimlendirmek mümkün. Asker bürokrat ve aydın. (ABA) istediklerini istedikleri gibi sevk ve idare edebilen bir mekanizma kuruyorlar. Böylece ortaya çıkan imtiyazlı sınıf, sistem içerisinde her şeyi belirleme yetkisine sahip iken, halk katıksız ve katkısız söylemleri taklide yetkili, onun dışında bir şeyde söz sahibi değil.

Reyhan: Asker, bürokrat ve aydın. Devletin kuruluşunda önemli pay sahibi oluyorlar, diyorsunuz. Bunlarda daha sonra öne geçme, geride kalma oluyor mu?

Hunluoğlu: Olmuyor. Hatta yeri gelmişken, bu üçlü unsur, 28 Şubat’ın oluşumunu da sağlayan güçtür.

Reyhan: Bu üçlü etkinlik 1920’den 1997’e kadar devam etmiş midir?

Hunluoğlu: Etmiştir, ediyor da.

Reyhan: Mesela, sivil toplum örgütlerini nereye koyacağız. Daha sonra ortaya çıkan iş dünyası gibi.

Hunloğlu: 28 Şubat’ın oluşması sırasında, kimlerin etkili olduğu bahsinde bunlar hakkında da konuşacağız.

Hal böyle olunca iki şey ortaya çıkıyor, devlette. Kardeşler ve ötekiler, biz ve onlar, ilerici ve gericiler. Toplumda kendiliğinden iki kutup, iki sınıf ortaya çıkıyor. Örnek verirsek: İsmail Cem’in TRT Genel Müdürü olduğu sırada, Hıfzı Topuz da TRT Haber Müdürü idi. Enteresan bir olay gerçekleşiyor. Hıfzı Topuz, "Eski Dostlar" adlı kitabında, bütün eli kalem tutan aydın dediğimiz sol fraksiyondaki insanları televizyona çıkarıyor, onlarla röportaj yapıyor. Bir defasında da, 1974 yılında N. Fazıl Kısakürek’i de buraya çağırıyor. Kitaptan devam edeyim:

"Teklifimi hiç nazlanmadan kabul etti. Buna karşın birçok dostum başka adam mı kalmadı, neden bu şeriatçıyı televizyona çıkartıyorsun, diye beni eleştirdi. Program yayınlandıktan sonra telefonla birçok kişiden tatsız sözler işittim. Yassıada konuşmalarına başkanlık eden Salim Başol’dan da aynı yönde bir eleştiri mektubu aldım." Bu, son derece enteresan geldi bana. Aynı konu paralelinde Hüsrev Hatemi’nin kitabından da iktibasta bulunmak istiyorum: Behçet Necatigil’le ilgili bir hatırasını anlatıyor. Kendisi Hüsrev Hatemi’nin şiirini, görüşlerini çok sevdiği halde, Demirtaş Ceyhun’a diyor ki: "Çok sevdiğimi yazamıyorum ve söyleyemiyorum. Kendisi sağ tarafta bulunduğu ve yazdığı için kendisine de bu mahareti dillendirmiyorum."

Yani buradan şu anlaşılıyor ki, ötekiler ya da aydın tabakası dediğimiz bu insanlar, kendilerinden olmayan ya da kendileri gibi düşünmeyen kişilere daima kem gözle bakmış ve yer vermemeye çalışmış.

Reyhan: Bunlar hakim görüş mü?

Hunluoğlu: Aşağı yukarı hakim görüş demek mümkün.

Reyhan: Ötekiler denilenler de öbürlerine aynı mı bakıyorlar. O anlamda soruyorum. Bakış açışı iki taraflı mı?

Hunluoğlu: Şöyle söylemek mümkün. Kalem onların elinde, mikrofon onlarda olduğu için sağ cenahta olan insanları dikkate almıyorlar. Bunlar, onların davetlerine icabet etmek de istiyorlar. Yani öbürlerinin yanlarında yer almak istiyorlar. Fakat pek buna imkan vermiyorlar. Haliyle antipatinin doğması da tabiidir. Burada şu gözüküyor: Laik aydınlar diyebileceğimiz veya öyle simgelenen insanlar, kendilerine göre bir arayış yeri bulmuşlar ve sistemle entegre olmuşlar. Fakat İslamcı aydınlar veya mütefekkirler ne misyonunu, ne ülküsünü, ne birlikteliğini belirleyememiş. Hatta aydınları iki kategoride izah edebiliriz: Birincisi bağımlı aydınlar, ikincisi de ekol aydınlar. Bağımlı aydından kastım, bir cemaata veya gruba bağlı olan, o cemaat ve grubun birlikteliklerinin dışında fazla söz söyleyemeyen, ben söylesem ne olur mantığına sahip aydınlar diyebiliriz. Bunlar da zaten çok fazla popüler olmamışlar. Ekol aydınlar dediğimiz aydınlar ise, bunlar ayrı bir misyon oluşturmuşlar. Türkiye’de, bir şeyler yapmaya çalışmışlar.

Mesela Nurcular, Süleymancılar, Işıkçılar ya da tarikat çevresi gibi grupların kendi etrafındaki var olan düşünürlere, aydınlara bakacak olursak sivrilmiş olan, popüler ve insanlara yol gösterici nitelikte aydın yok gibi. Şeyh bağlamında almıyorum, bir insan göremezsiniz yoktur yani. Fakat diğer taraftan mesela ekol aydın diyebileceğimiz N. Fazıl; Büyükdoğu, Nurettin Topçu; Hareket dergisiyle, Sezai Karakoç; Diriliş dergisiyle, Nuri Pakdil; Edebiyat dergisiyle, yani bunlar aynı zamanda mektep görevini de üstlenmişler, orada yetişen insanlar olmuş ve Türkiye’de bir şeyleri makro planda dillendiren insanlar olarak vazifelendirilmişlerdir. Ama bir Nurculara, Işıkçılara veya Süleymancılara baktığımız zaman, bu gruplar dini bir hüviyet taşımalarına rağmen, üstlendikleri misyon belirsiz. Ne demek bu? Sistemin statükocu yapısına adapte olmuşlar. Bir nevi onu çiğneyememişler, çiğnemek için de bir gayretleri olmamış. Çiğnemekten kastım, değiştirme anlamında diyorum. Öyle ki, Hz. Sümeyye’nin şehadetine gözyaşı dökerken onun mücadelesini sürdürmeye çalışan başörtülü kadınlara ve kızlarımıza bigane kalındığı gözlenmiş. Mesela İsrail’deki ölen çocuklara gözyaşı dökerken, Halepçe’deki katledilen insanlara seyirci kalınabilmiş. Bu gruplarda öyle bir kutsal kişilik oluşmaktadır ki, bir yönden siyasetle uğraşmadığını söyleyerek muhibbilerini depolitize edeceksin ve ediyorlar. Diğer taraftan da, hitap ettiği kitleyi en uzak bir siyasi görüşe angaje edeceksin.

Reyhan: Bu biraz büyük söz olmadı mı?

Hunluoğlu: İddialı söz oldu diyebiliriz. Ama tekrar edeyim, buradan şunu kastediyorum. Müslümanlıklarına, dindarlıklarına değil, geliştirmek ve oluşturmak istedikleri yapıyı, yani mevcut sistemi değiştirme anlamında bir gayretlerinin olmadığı şeklinde.

Reyhan: Sistem çatışması içerisinde değiller denilebilir?


Künye , E-Posta , Webmaster , Türkçe Karakterler]

Burası ilkadım dergisinin internet sitesidir. Bütün hakları saklıdır©.

Tel: 0384 213 65 43    Fax: 0384 212 62 22   Yazışma Adresi : PK. 75 Nevşehir

Görüş ve sorunlarınız için webmaster'a mesaj bırakabilirsiniz.