E-Mail listemize üye olun!

E-Mail listemize üye olursaniz, bu sayede sitemiz her yenilendiğinde bundan anında haberdar olabileceksiniz. 

 

Not: Yukarıdaki kutuya email adresinizi yazıp 'tamam' düğmesine bastıktan sonra adresinize bir mesaj yollanacaktır. Bu mesaja oldugu gibi cevap verdiğinizde (reply) listemize üyelik işleminiz tamamlanmış olacaktır. Aksi takdirde (yani bu mesajı cevaplamassanız) listemize üye olmuş olmayacaksınız.

Arkadaşınıza Tavsiye Edin

Sizin Adınız

Arkadaşınızın e-mail adresi

Mesajınız

 

 

M. FEHMİ REYHAN

KAPAK


  KARINCA’DAN SARIKIZ’A

 - Anne odaya kuş girmiş tuttum.

- Bakayım yavrum. A serçeymiş! Bak ne kadar güzel. Ama kalbini dinle bak nasıl atıyor.

- Kalbi neresi?

- Şuracığı. Dokun, hisset kalbinin korkuyla atışını.

- A! Sahi anneciğim nasıl atıyor. Ama niye korkuyor? Ben ona kötülük yapmayacağım ki. Dedem söylemişti. Hiç bir canlıya kötülük yapma diye. Çünkü onların da annesi, babası, yavrusu olurmuş. Onların da canı çok tatlıymış. Sonra onlar da, Allah’a kendini yarattığı için teşekkür ederlermiş.

- Aferin yavrum. Bunlar doğru. Her varlık bir amaç için yaratılmıştır. Onlar Allah’ı kendi dilleriyle, halleriyle zikrederler. Ama biz onu duyamayız, bilemeyiz.

- Ama niye korkuyor benden?

- Senin ne yapacağını bilmiyor ki. Hadi yavrum aç pencereyi de bırak onu. Özgürlüğün timsali kanatlarıyla, özgürlüğünü tatsın. Bırak yavrum.

- Peki anneciğim. Hadi serçecik uç. Uç da yavrularına kavuş. Uç, özgürlüğe uç.

Bir çoğumuz bu tür konuşmalarla kuşlara, hayvanlara özgürlüğünü tattırmanın zevkini yaşadığımızı zevkle anlatırız. Sahip olduğumuz kültür, inanış yüzyıllardır bunu ortaya koyar. Çünkü biz severiz. İnsanı da ağaçları da hayvanları da. Çünkü bize, bizi severek öğrettiler sevgiyi. Sevgiyle büyüdüğünü çocukların, çiçeklerin, bitkilerin. Çünkü:

“Elif okuduk ötürü

Pazar eyledik götürü

Yaratılanı severiz

Yaratandan ötürü.”

Sesini yedi yüz sene öncesinden söyleyen Yunus, Yaratan’ın emrini dile getiriyordu. O Yunus’u takip eden nice Yunuslar ve Yunus gibiler de aynı anlayışı terennüm ettiler ve yaşadılar. Bu bir kültür oldu. Bu bir yaşam biçimi oldu. Bu bir varoluşun devamını sağlayan temel kural oldu. İşte bunun ispatını ortaya koyan anlayışın uygulamaları...

Rahmetli olan Barış Manço’yla unutulmayan "Halhal"ın hikayesi. "Ayağındaki gümüş halhalla, ceylan gibi sekerek, suyu geçen" güzellerimizin halhalını ilk defa niçin takmışlar? Yürürken  çıkarılan halhal sesleri çiğnenme tehlikesi ile karşı karşıya olan küçük varlıkları uyarıyor ve kaçmalarını sağlıyordu. Aslı var ya da yok ama hikayenin oluşturulması bile küçücük, ayak altında ezilmeye mahkum varlıklara karşı olan hassasiyetin göstergesidir.

Rahmetli ninelerimiz, genç kızlara, taze gelinlere, delikanlılara, aklı yetmeyen körpelere şu uyarıyı hep yapmazlar mıydı? Ahıra, tuvalete, kapı arkalarına, yani karanlık olan yerlere "Su serpmeyin". Çünkü sizi cin çarpar, şeytan çarpar. Köyün tuvaletinde, ahırda, kapı arkasında, karanlık köşelerde cin, şeytan olur mu bilmem ama, oralarda canlı varlıkların olma ihtimali büyük. Öyleyse oralara sıcak su serpmeyin ki onlar ölmesin. Görmeden, bilmeden can yakmayın. Ama "Cin çarpar" tehdidi de çok caydırıcı bir buluş. Dedik ya kültür meselesi, anlatım biçimi...

Develerin ve diğer binek ve yük hayvanlarına insaflı davranılmasıyla ilgili hadisi şerifleri hatırlamamızda fayda vardır. Bunun sonucu olsa gerek, Allah Rasulünden yüzyıllar sonra Fatih Sultan Mehmet, limandan yük taşıyan "hamal eşekleriyle ilgili düzenlemeleri" bir fermanla emir haline getirmiştir. Ferman hayvanlara ne kadar yük yükleneceğini, ne kadar çalışacağını düzenlemektedir. Koca Sultan İstanbul’un Fatih’i, çağ kapatıp çağ açan hünkar ne kadar küçük işler(!)’le ilgilenmiş değil mi? Anlamak için, o kültürün içinde, o hayat tarzında, o inanışta olmak gerekir.

Göçmen kuşların, dinlenme yerlerinde, yaralananları tedavi edip, tekrar yollarına devamının sağlanması maksadıyla, vakıf kurulduğunu bir kısım okuyucularımızın bildiğini zannediyorum. Bu hassasiyetin tarihi de dört asır önce. Yani, kimilerinin karanlık çağı yaşadığı zamanın, ne kadar aydınlık bir anlayışın hakim olduğunun göstergesi bu vakıf çalışması.

Sözümüz ne kadar anlamlı: "O, karıncayı bile incitmez." Sadece bu söz bile mahlukatın her birine duyulan ilgiyi, hassasiyeti fazla söze hacet bırakmayacak tarzda ortaya koyuyor. Gerçekten insanın anlatımında önemli bir olumluk olarak söylenen bu söz karınca ve onun gibi küçük hayvanların incitilmesinin bile kötü bir davranış olduğu kuralını ortaya koyar. Bırakalım öldürmeyi. Karınca yuvalarından kıbleyi tespit edenler de bizim ecdadımızdı.

Kuş yuvalarının bozulmasının, bozanların yuvalarının da bozulmasına sebep olacağını sık sık vurgulayan kültür, o varlıkların korunmasındaki duyarlılığın bir sonucudur.

Leylekleri "Hacı leylek" diye insanî bir sıfatla nitelemenin ortaya koyduğu ne olabilir? Daha da öteye giderek "hacı baba" denilen bölgelerin de çok olduğunu biliyoruz.

Evdeki ineğini "Sarıkız" diye seven, "Kara koyun" hikaye ve masallarıyla çocuklarını büyüten "Bülbül sesli" hafızların okuduğu Kur’an’la mest olan, ibadetini yapınca "Kuş gibi" hafifleyen, "Karınca gibi çalışan" çocuklarına "Güvercin, kumru, suna..."  isimlerini koyan bir kültür. "Topal karınca"yı anlatarak hac yolunu özleyen bir anlayış.

Büyüklerimiz bir ot yığınını yakmadan önce etrafında ses yapmamızı, ya da yığını kıvışlatmamızı isterlerdi. Ola ki, ot yığının altında canlılar varsa kaçsın. Anız yakmayı yasaklayan anlayışta da canlıların yanma korkusu vardır. Şimdi yasağa rağmen anızlar yanıyorsa, bunun sebebini kendi kültürüne düşman olanlar düşünsün.

Mezarlıkların yanına su kapları koyan anlayışın maksadı, ölünün su içmesi değil, ölünün hayrına canlıların su içmesidir.

Örnekleri çoğaltmamız mümkün. Çünkü, her uygarlığın, her kültürün, her anlayış ve kanaatin dayandığı temelleri vardır. Bir toplumu hareketlendiren, ilerleten, yükselten sahip olduğu değerler zinciri ve onun kaynağıdır. Yukardan beri sıralamaya çalıştığım, "Mahlukat sevgisi" kültürünün kaynağı da büyük oranda inancımızdır. Tarihi süreç içinde, milletimiz büyük atılımlar gerçekleştirmişse, sahip olduğu dinamikler sebebiyledir. Bu dinamiklerden birisi de "Mahlukatı sevmek ve korumaktır." Dinamiklerimizin kaynağına (İslam’a) yönelik, planlı olumsuz hareketler, milletimizin büyük atılımlarını da engellemiştir. "Karıncayı incitmeyen" bir toplumda "Bebek katilleri" üretiliyorsa, dinamiklerimizi, bizi biz yapan değerlerimizi yok sayan, onu yıllardır yıkmaya çalışan insanlar ve rejimler düşünmek zorundadırlar. Yoksa "Doğaya saygı" nutukları ile "Panter Emel”in çığırtkanlığa varan şovları ile "Doğal denge", yaşanabilir dünya oluşturulamaz.

Lütfen, bizi biz yapan dinamiklerimizi tekrar hayata hakim kılalım.

 


Künye , E-Posta , Webmaster , Türkçe Karakterler]

Burası ilkadım dergisinin internet sitesidir. Bütün hakları saklıdır©.

Tel: 0384 213 65 43    Fax: 0384 212 62 22   Yazışma Adresi : PK. 75 Nevşehir

Görüş ve sorunlarınız için webmaster'a mesaj bırakabilirsiniz.