E-Mail listemize üye olun!

E-Mail listemize üye olursaniz, bu sayede sitemiz her yenilendiğinde bundan anında haberdar olabileceksiniz. 

 

Not: Yukarıdaki kutuya email adresinizi yazıp 'tamam' düğmesine bastıktan sonra adresinize bir mesaj yollanacaktır. Bu mesaja oldugu gibi cevap verdiğinizde (reply) listemize üyelik işleminiz tamamlanmış olacaktır. Aksi takdirde (yani bu mesajı cevaplamassanız) listemize üye olmuş olmayacaksınız.

Arkadaşınıza Tavsiye Edin

Sizin Adınız

Arkadaşınızın e-mail adresi

Mesajınız

 

 

YRD. DOÇ. DR. MUSTAFA AĞIRMAN

KAPAK;


  BİR AVUÇ İNSANDAN OLMAK

Her yönüyle kirlenmiş ve kokuşmuş bir dünya ve toplum içerisinde yaşıyoruz.  Yaşadığımız toplum, ahlakî değerler açısından büyük bir yıkım içerisindedir. İnsanlar kimlik ve şahsiyet problemiyle karşı karşıya bulunmaktadır. Toplum içerisinde insanların hareketlerini frenleyen her hangi bir norm (değer, güç) kalmamıştır. Toplumda  insan akıl ve irfanının tahayyül bile edemeyeceği derecede  ahlaksızlık ve fenalıklar işlenmektedir. Allah’a isyan hususunda insanlar yarış içerisine girmiştir. Tarihin hiç bir döneminde görülmeyen bir ahlaksızlık ve isyan vardır. İnsanların iyi özellikleri, yardımseverlik, hoşgörü, diğergamlık, cömertlik, doğruluk, samimiyet, merhamet... gibi duyguları kaybolmuştur. Dolaysıyla toplum her yönüyle insani özelliklerini kaybetmiştir.  Bu derece kirlenmiş bir toplum içerisinde   yaşayan herkes bu kötü gidişattan nasibini almaktadır. Öyle ki, dindar olarak bildiğimiz insanlar  bile etkilenmekte ve bırakın ahlaksızlığa, fenalığa engel olmayı, zamanla yapılanları hoş karşılayabilmektedir.

Bir Müslümanın böyle bir toplum içerisinde yapması gereken; kendisi de dahil olmak üzere etrafındaki tüm insanlara iyiliği anlatıp kötülüklerden sakındırmak suretiyle onların toplumdaki ahlakî bozulmadan etkilenmemelerini sağlayarak,  sağlam bir Müslüman aile ve toplum  için elinden gelen gayreti göstermek olmalıdır. Heyhat, gelin görün ki şartların aleyhimize dönmüş gibi gözüktüğü günümüzde bir takım kendini bilmez münafıkların, zorbaların hareket ve tavırlarına kanarak, nice dindar Müslüman tebliğe muhtaç hale gelmiş, birçoğunun ayağı kaymış, birçoğu can çekişiyor. Kimilerimiz şartlar gereği atıl ve tembel bulunuyorken, kimilerimizin kalbinde toplumdaki çirkef yaşantıya meyyallik ortaya çıkmaktadır.

Gelin hep beraber dindar Müslümanlarda ortaya çıkan bu zafiyeti, İslam tarihinden bir sayfa açarak Uhud savaşına uzanalım ve analiz etmeye çalışalım:

Hz. Peygamber, Bedir savaşından sonra müşriklerin yeni bir savaş hazırlığı içerisinde olduğunu Mekke’de oturan amcası Abbas’ın gönderdiği gizli bir mektup sayesinde öğrenmiş ve hazırlığını yapmıştı. Şehir dışına çıkmadan, şehri müdafaa ederek Medine’de yaşayan herkesin (Mü’min, Münafık, Yahudi) savaşa katılmasını planlıyordu. Genç Müslümanlar ise, düşmanla şehir dışında bir meydanda karşılaşmaktan yana idiler. Hz. Peygamber onları kırmadı. Bin kişilik bir asker ile İslam ordusu yola çıktı. Bu bin kişiden üç yüzü, çeşitli bahaneler ileri sürerek yoldan geri döndüler; bunlar MÜNAFIKLAR’dı. Hz. Peygamber, yanında kalan yedi yüz Müslüman ile müşrikleri Uhud dağı eteklerinde karşıladı. Savaştan önce, savaşın yapılacağı meydanı gözden geçiren Peygamber, kendilerinin arkadan vurulabileceğini tahmin ettiği bir yerdeki küçük bir tepeye yetmiş tane okçu yerleştirdi ve “Benden emir gelmedikçe yerinizi terk etmeyeceksiniz.” talimatını verdi.

Savaşın başlamasından kısa bir süre sonra müşrikler dağıldılar. Ölülerini ve mallarını savaş meydanında bırakarak kaçmaya başladılar. Onların kaçmasını fırsat bilen Müslümanlar geride kalan ganimetlere hücum ettiler. Zafer sarhoşluğu içerisinde kalarak düşmanın kendilerini arkadan vurabileceğini hiç hesaba katmadılar. Halbuki Hz. Peygamber bu durumu daha savaş başlamadan hesaba katmış ve okçularını tepeye yerleştirmişti. Bu okçular tepeden düşmanı gözetleyecekleri yerde, arkadaşlarının savaş meydanında topladıkları ganimete heveslendiler.

İçlerinden bir kısmı: "Ne duruyorsunuz? Allah, düşmanı bozguna uğrattı. Savaş meydanındaki kardeşlerimiz onların ordugahında ganimet toplamaya başladılar. Siz de müşriklerin karargahına giriniz ve kardeşlerinizle birlikte ganimet toplayınız." demeye başladılar.

Bu konuşmaları duyan bir kısım okçular, böyle konuşanlara tepki göstererek; "Siz, Hz. Peygamber’in ‘Bizi arkamızdan koruyunuz, sakın yerlerinizden ayrılmayınız; bizim öldürüldüğümüzü görseniz de yardımımıza koşmayınız. Ganimet topladığımızı görseniz de bize katılmayınız, bizi arkadan koruyunuz.’ buyurduğunu unuttunuz mu? Sakın yerlerinizden ayrılmayınız." diyerek onlara engel olmaya çalıştılar.

Bulundukları tepeden ayrılıp ganimet toplamak için savaş meydanına inmek isteyen okçular, bu yanlış hareketlerine bir de gerekçe buldular ve: "Hz. Peygamberin muradı, bu sizin söyledikleriniz değildir. Allah, müşrikleri zillete ve hezimete uğrattı. Artık onların karargahına girelim ve ganimet toplayalım." dediler.

Tepedeki okçuların bu şekilde anlaşmazlığa düştüğünü gören komutanları Abdullah bin Cübeyr, onlara tepeden ayrılmamaları konusunda emir ve tavsiyelerde bulundu, fakat onlar dinlemediler. Okçulardan çoğu ganimet toplamak için savaş meydanına koşunca, Abdullah bin Cübeyr, bir avuç arkadaşı ile birlikte tepede kalarak yerlerini terk etmediler. Pusuda bekleyen müşrikler tepedeki okçuların savaş alanına daldıklarını görünce, hemen arkadan hücum ederek tepede kalan birkaç okçuyu da şehid ederek, İslam ordusunu arkadan sararak savaşın seyrini değiştirdiler. Arkadaşlarının arkadan İslam ordusuna hücum ettiğini gören düşman kaçmaktan vazgeçti ve geri döndü. Neticede Müslümanlar iki düşman arasında kaldılar. Bitmek üzere olan savaş yeniden başladı. Bu arada Hz. Hamza, Mus’ab bin Umeyr, Abdullah bin Cahş gibi sahabenin önde gelenleri şehid düştüler. Hz. Peygamberin de şehid edildiği yalan haberi yayılınca Müslümanlardan bir kısmı dağlara kaçıyor, bir kısmı da soluğu Medine'de alıyordu.

Müslümanlar, Uhud’a gelirken münafıklardan üç yüz kadarı ordudan çeşitli bahanelerle ayrılmıştı. Bir kısmı da ganimet elde etmek amacıyla devam etti ve savaşa katılmışlardı.

İşte bu bozgun sırasında onlar da Müslümanlara şunu tekin ediyorlardı: "Ey Müslümanlar, Muhammed artık öldürüldü. Ebu Süfyan gelip sizi öldürmeden önce kavminizin yanına dönünüz." Bir kısım münafıklar ise; "Keşke, Abdullah bin Übey’e gidecek aramızda birisi olsa da, o, bize Ebu Süfyan’dan bir eman alıverse." diye söylenmeye başladılar. Hatta bir kısım münafık savaş alanında dolaşarak sebat eden mücahidleri ayartmaya çalıştılar. Gerisin geri kaçmayıp hâlâ savaşa devam ederek sebat eden bir avuç mücahidden birisi olan Enes bin Nadr, savaşın kaderini değiştirecek ve tarihe altın harflerle yazılacak şu sözleri tüm avazıyla haykırmaya başladı: "Ey Müslümanlar! Eğer Muhammed öldürülmüş ise, Muhammed’in Rabbi de öldürülmedi ya! Muhammed’in çarpıştığı dava üzerine siz de çarpışınız. Allah’ım şu Müslümanların yapmış oldukları şeylerden dolayı, senden af ve özür dilerim. Şu müşriklerin Rasulullah’a karşı işledikleri cinayetlerden beni uzak tutman içinde sana sığınırım.".

Enes bin Nadr, bu sözleri söyledikten sonra kılıcını sıyırıp savaş alanına girdi. Onun bu sözleri ve davranışı üzerine mücahidler galeyana geldiler. Savaş meydanına yepyeni bir kıvılcım düştü. Bir avuç Müslüman canını dişine takarak, Hz. Peygamberin etrafında tekrar toplandılar ve düşmanı ikinci sefer püskürttüler.

Buraya kadar anlattıklarımız Hz. Peygamber’in Asr-ı Saadetinden bir sahnedir, bir yapraktır. Bize düşen o dönemi çok iyi bilmek ve iyi ders çıkarmaktır. Münafıklar Hz. Peygamberin hayatında bir vakıadır. Mekke’de yoktur, Medine’de vardır. Onların içi ayrı, dışı ayrıdır. Hz. Peygamberin şehrinde onunla birlikte yaşamalarına ve onun arkasında namaz kılmalarına rağmen bir türlü gerçek manada iman edememişlerdir. Bunlar normal hayat içerisinde Müslüman gibi görünürler ve Müslüman olduklarını söylerler. Fakat zoru gördükleri vakit kaçacak delik ararlar. Tarih boyunca Müslümanların darda ve zorda kaldıkları dönemler olmuştur. Böyle sıkıntılı ve zorlu dönemlerin en iyi tarafı, münafıkların çeşitli mazeretler ileri sürerek Müslümanlardan ayrılmaları ve kendilerini belli etmeleri olmuştur. Aynen zamanımızdaki  zoru görünce köşe bucak kaçarak Müslümanların arasından kendini sıyıran tipler gibi.

Hz. Peygamberin savaş başlamadan önce stratejik bir tepeye okçuları yerleştirmesi onun  ne büyük bir erkanı harp olduğunu göstermektedir. Kendilerine verilen görevi bırakıp ganimet toplamak için savaş meydanına dalan fakat hiç bir ganimet toplayamayan  Müslümanların da İslam ordusuna nelere mal olduğu unutulmamalıdır. Tepede kalan bir avuç okçu ise şehid olmuş ve en yüksek dereceyi elde etmişlerdir. Yani, ganimete ve dünya malına koşanlar istediklerini elde edememişler, ama emre itaat edenler ise şehadet mertebesine ulaşmışlardır. Bunların her ikisi de sahabedir. Allah rızası için Hz. Peygamber ile beraber cihada çıkmış insanlardır. Cihadın hedefi Allah rızasıdır. Cihada ganimet elde etme hırsı ve dünya sevdası katmak asla doğru olamaz. Cihada dünya malı sevdası ve ganimet katanlar Hz Peygamberin arkadaşları da olsalar neticenin olumsuz olacağını (nitekim olduğunu) yüce Allah  onların hayatında bize göstermektedir.

Şartların değiştiği, her şeyin aleyhimize dönmüş gibi gözüktüğü bir ortamda bizi bulunduğumuz yerden koparmak isteyen münafıklar bulunabilir. "Artık Muhammed öldü. Ebu Süfyan’a haber gönderelim de kendisi ile anlaşma yapalım." diyenler olmasa bile, "Artık bu iş gitmiyor, biraz dinlenelim ve biraz da dünyalık işlerimize bakalım; kendimizi daha fazla yıpratmayalım." diyenler ortalıkta cirit atıyorlar. Bizler onlara asla kulak vermemeli ve onları dinlememeliyiz. Bize, içinde bulunduğu şartlar ne kadar olumsuz olursa olsun, hiçbir zaman olumsuzluklardan korkmayan, çekinmeyen, yılmadan Allah rızası için tüm gayretini ortaya koyacak ve gelecekten umutsuz olmayan bir avuç babayiğit lazım. İşte böyle babayiğitleri, böyle erleri dinleyelim ve onlara kulak verelim, onlarla beraber olalım. Nadr bin Haris’in sözlerine kulak verelim, onu ve onun gibileri dinleyelim.

Allah ezeli ve edebidir. Bu din kıyamete kadar bakidir. Bu zamanda Müslüman olmak ve Müslümanca yaşamak, bu uğurda yılmadan çalışmak ayrıcalıktır. Öyle ki, "Bir avuç Müslüman" içinde olmak bambaşka bir ayrıcalıktır. Kalabalıklara güven olmuyor. Her asırda davaya sahip çıkan, sabit kadem, dünyalık menfaati olmayan, sadece ve sadece Allah’ın rızasını hedef edinen ‘BİR AVUÇ İNSAN’ bulunmuştur ve kıyamete kadar da bulunacaktır. Önemli olan bu ‘BİR AVUÇ İNSAN’ içinde bulunmak veya hiç olmazsa bunları tanıyıp bunların çevresinde bulunmaktır. Bunların çevresinde bulunmayanların her an ayakları kayar.

‘BİR AVUÇ İNSAN’ her zaman zora taliptir. Bunlar renkten renge, şekilden şekile girmezler. Çünkü bunlar Allah’ın boyası ile boyanmış ve en son şekillerini almışlardır. Bunlar dara geldiklerinde, zoru gördüklerinde bırakıp kaçmazlar. Uhud’un kahramanları, Huneyn’in yiğitleri bunlardır. Bunlar davaya gönülden inanmışlar ve iman etmişlerdir. Bunlar İslam'ın kendileri ile şerefleneceğini değil, kendilerinin İslam'la şerefleneceği bilincinde olanlardır. Kur’an-ı Kerim’de anlatılan peygamberler tarihini bilmeyen, Hz. Adem’le başlayıp kıyamete kadar devam edecek olan hak batıl mücadelesinden haberi olmayan, Asr-ı Saadeti ve İslam tarihini gereği şekilde incelemeyenler, son zamanlardaki bir takım olumsuz ve zor şartlardan dolayı umutsuzluğa düşüyor ve köşelerine çekilerek atıl bir vaziyette hayatlarını sürdürüyorlar. 

Gençler! Lütfen böyle yapmayın. Geçmişi iyi okuyun ki, içinde bulunduğumuz zamanda cereyan eden olayları anlayabilesiniz ve geleceğe umutla bakabilesiniz. Zaman, sadece şimdiki zamandan ibaret değildir. Olayları, hadiseleri mazi, hal ve istikbal perspektifinde değerlendirenler asla yanılmazlar. Üstelik hayat da sadece dünya hayatından ibaret değildir. Asıl ve gerçek hayat ahiret hayatıdır.

Bir oyun ve eğlenceden ibaret olan dünya hayatına hiç kopmayacakmış gibi sarılanlar ve davayı bir kenara bırakıp köşelerine çekilenler çok ama çok yanılıyorlar. Hesaplarını dünyaya göre yapanlar çok pişman olacaklar. Yanılmak ve sonunda pişman olmak istemiyorsak, işte o ‘BİR AVUÇ İNSAN’ dan olalım. Hiç olmazsa onlarla beraber olalım.

Unutmayalım ki: "Sakın zalimlere meyletmeyin. Sonra onlara dokunan ateş sizlere de dokunur. Allah fasıklar güruhunu hidayete erdirmez."

·                  Atatürk Üniversitesi İlahiyat Fakültesi


Künye , E-Posta , Webmaster , Türkçe Karakterler]

Burası ilkadım dergisinin internet sitesidir. Bütün hakları saklıdır©.

Tel: 0384 213 65 43    Fax: 0384 212 62 22   Yazışma Adresi : PK. 75 Nevşehir

Görüş ve sorunlarınız için webmaster'a mesaj bırakabilirsiniz.