E-Mail listemize üye olun!

E-Mail listemize üye olursaniz, bu sayede sitemiz her yenilendiğinde bundan anında haberdar olabileceksiniz. 

 

Not: Yukarıdaki kutuya email adresinizi yazıp 'tamam' düğmesine bastıktan sonra adresinize bir mesaj yollanacaktır. Bu mesaja oldugu gibi cevap verdiğinizde (reply) listemize üyelik işleminiz tamamlanmış olacaktır. Aksi takdirde (yani bu mesajı cevaplamassanız) listemize üye olmuş olmayacaksınız.

Arkadaşınıza Tavsiye Edin

Sizin Adınız

Arkadaşınızın e-mail adresi

Mesajınız

 

 

İDRİS ARPAT

DÜŞÜNCE;


  İNSANIN DENGELERİ

İnsan, olanla yetinmeyen, olması gerekene doğru sürekli tekamül isteyen idealist bir varlıktır. İnsan, kendine ve aleme dikkat edip anlamaya, temel meselelerini kavramaya çalışan endişeli bir canlıdır. Öte dünya düşüncelerini bir türlü unutamaz, tatmin edildikçe daha yüksek tatminler arar, gönlündeki ağıtçıyı bir türlü susturamaz. Buralarda bir yabancı olduğu hissini ve sorumluluk duygularını buram buram yaşar. Bilgisi ve şuuru yükseldikçe ıstırapları artar, sakin kalamaz, çalkantılı bir denize döner. Kâinata bir mâna, kendine bir gâye arar. Ruhsal boyutu onu sürekli madde ötesi arayışlara götürür.

Evet, insan sadece yerin çamurundan yaratılmadı. Onun bir de ruhsal boyutu, akıl ve gönül dünyası var. Allah (c.c.), Adem’e üflediği ruha, "ruhum" diyor. Bu gerçek gözden uzak tutulmamalı. İnsanın sırf bedensel yönünü nazarı itibara alan görüş, şeytanî bir görüştür. Şeytan, Adem’e (doğru) secde etmemesinin gerekçesi olarak, onun topraktan yaratılmış olduğunu ileri sürüyordu. Halbuki toprağı canlandırıp insana dönüştüren bir de ruh vardı. Ruh çıkınca insan çürüyüp tekrar toprağa dönüşüyordu. Demek ki aslolan ruhtur, kâlptir. Bu nedenle insanın Allah’a ve ahirete bakan yönü, madde ötesi boyutu, duygusal dengeleri asla gözardı edilemez. İnsan, beygir gücüne dönüşmemeli, Süreyyâ, süpürge olmamalı.

İnsan, Allah’ı (c.c.) unutursa, bir ceza olarak Allah da insana kendisini unutturur. (59/Haşr, a. 19) İnsanın kendisini unutması; temel meselelerini gözden kaçırması, fıtratını (yaratılışını) nazar-ı itibara almaması demektir.

Temel meselelerimiz nelerdir? Yaratılış maksadımız, Allah, insanlar ve alem karşısındaki konumuzmuz nedir?

Ya fıtratımız? Bir dengeler sistemi: Ruhla beden, akılla gönül arasındaki dengeler. Gönül dünyamızın kendi içinde bir sürü dengeler: Menfaat, diğergamlık, sevgi, nefret, şefkat, gadap (öfke) ve benzeri duyguların birbiriyle olan dengeleri.

İnsan, Allah’ı, dolayısıyla kendini unutunca yaratılış maksadını ve dünyadaki konumunu hiç düşünmeyecek, içgüdülerine (sevk-i tabiilerine) teslim olacak, sorumluluklarını unutacak, iradesini yerli yerinde kullanmayacak, tekamülünü sürdüremeyecek, bencillik ve şehvet duygularını öne çıkaracak, gayeler ve vasıtalar yer değiştirecek... Neticede hem kendisini, hem de çevresini berbat edecektir. Çok karmaşık bir makine, kullanma talimatı dikkate alınmaksızın acemice kullanılacak, hem makine, hem çevre tahrip edilecektir.

*    *     *

İnsan geçmişini unutamayan, gelecek endişesinden kurtulamayan, arzuları sonsuza uzanan bir varlık. Her canlı gibi "ezelden edebe akan bir ırmak, ömrü zaman kadar uzun." İnsanın ne ruhsal yönü hakkında yeterli bilgimiz var, ne de fizikî yönü hakkında. Ne akıl potansiyelinin miktarı biliniyor, ne de gönül potansiyelinin... Bir muamma insan, bir surlar yumağı.

İnsanın saadeti hangi yönünün hangi nispette tatminiyle mümkündür? Endişelerinden nasıl kurtulur? Hayatın büyük acıları karşısında metanetini nasıl korur, dengesini nasıl muhafaza eder?

İnsan, fizikî yönüyle de ruhsal yönüyle de tanınmıyorsa ne yapmalı? "Ne hali varsa görsün, zaten tanınmıyor" mu demeli, saadetine de, felaketine de ilgisiz mi kalmalı? Yoksa, "Böyle harika bir varlık perişan edilmemeli, rastgele bir ömür sürmeye bırakılmamalı, bir bilene sorulmalı; bakalım bu insan denilen varlık niçin dünyaya sürülmüş, görevi nedir, nelere dikkat etmeli" mi demeli?

*     *     *

Tamamen meçhulümüz olan bir dünyada, tamamen meçhulümüz olan yapımızla ya şaşkın şaşkın etrafımıza bakınıp duruyoruz, ya da burnumuz doğrultusuna yürüyerek dengelerimizi alt üst ederek bunalım ve cinayet atmosferlerine dalıyoruz. Yahut beygir gücüne dönüşerek, toplum makinesinin basit bir aleti haline geliyoruz. Üretim ve tüketim boyutuna kadar inip tükeniyoruz.

Bedensel hazları esas olan tek boyutlu bir hayat anlayışı, ahireti gözardı etsek(!) bile acaba insanı mes’ud eder mi? Nefsini güldürürken ruhunu ve gönlünü ağlatmış olmaz mı? Bedensel hazların tatmini ruhsal hazların da tatmini anlamına gelir mi?

İnsanın ölüm karşısındaki, ayrılıklar karşısındaki feryatlarını, kaygılarını nasıl dindirmeli? Nasıl teselli etmeli insanı, ayrılık acıları buram buram tüterken? "Soğumamış mezarların üzerine ziyaret sofraları kurmak" neyi halledecektir? İnsanın gönül dünyasının fırtınalı bir deniz gibi çalkalanıp durmasına, kendisini kayalara çarpmasına seyirci mi kalınacaktır. Feryatlar duymazlıktan mı gelinecektir? Toprağın balçığından başlayıp tırmana tırmana, melekler alemini aşıp Arş-ı Alâ’ya ulaşabilecek bir potansiyel gücün, şehvet ve şöhret atmosferinde dönüp durmasına, harcanıp gitmesine göz mü yumulacaktır? Ebu Bekir ve Ali potansiyelinden kovboylar, Hatice ve Zeynep potansiyelinden sokak çiçekleri mi üretilecektir? Süreyya süpürge, seccade paspas mı olacaktır? Yoksa Yaratan’a, insanın ilk öğretmenine (2/Bakara, a. 31) müracaat edilip, bu muamma varlığın, dünya ve ahiretinin Cennete nasıl dönüştürüleceği mi sorulacaktır?

Yaratan, hem dehşet potansiyelde bir varlık yaratsın, hem de onu dünya çölüne bırakıp akıbetiyle hiç ilgilenmesin, "Ne halin varsa gör." desin, uçsuz bucaksız ormanlar içine küçücük çocuğunu bırakıp giden anneye dönsün... Hayır, o "deist bir ilah" değildir. Yâni, âlemi ve insanı yaratıp ayarladıktan sonra, umursamaz bir şekilde, kendi yüksek alemine çekilmiş bir yaratıcı değildir. O şefkat ve merhametinin gereği olarak, yarattığı alemleri ve insanları sürekli görüp gözeten, iyiliğini ve saadetini isteyen bir Yüce Allah’tır (c.c.). O sebeple Peygamberler, talimatlar (semavi kitaplar) göndermiş, melekler yaratıp ilhamlar bahşetmiştir. İnsanın feryatlarına ilgisiz kalmamış, "Şah damarından daha yakınım, gönlündeki sevinçleri de kaygıları da biliyorum, seni o kaygılardan kurtarmaya kâdirim, dua et, icabet edeyim." buyurmuştur. İbadet ve yalvarma istekleri yaratmıştır.

Şimdi meselemiz tâlimatı doğru anlamaktır. Talimat doğru anlaşılırsa hem insan, temel yapısı ve dengeleriyle tanınmış olacak, hem de aslî vazifeleri anlaşılmış olacaktır. Dünyada yalnız, rehbersiz, sığınaksız, barınaksız olmadığı ortaya çıkacaktır. Egzistansiyalizmin (varoluşçuluğun) gördüğü bunalım atmosferi yolumuz üzerinden sıyrılıp gitmiş olacaktır. Güneşi görünce gülümseyen güller gibi çocuklar yaratan Allah (c.c.), onları dünya çöllerine bırakıp, "kendi kaderini kendin çiz" dememiş, dayanılmaz mesuliyet yüklerinin altında ezmemiştir.

İşte bu noktada, imanın ne demek olduğu bir dereceye kadar ortaya çıkıyor. İnsanın hedefleri, barınakları, sığınakları görünüyor, selamet istikametini gösteren işaretler fark ediliyor.

İnsan, Allah’ı (c.c.), Peygamberi, Kur’an’ı ve ahireti unutursa elbette dünya çöllerinin şaşkın yolcusu olacaktır. Her bir yöne gidebilir, ama hangi yön selamete çıkıyor, nereden bilsin? Ölüm ötesini kim öğretsin. İstikbali bilemeyen isabetli hedefi nasıl seçsin? Manevi yönünü geliştirip ulvî hazlara nasıl ulaşsın? Yüksek hazlara ulaşmadan dengeyi nasıl kursun? Dengeyi kurmadan nasıl mutlu olsun? Yücelme ve yükselme fikrine nasıl ulaşsın? Toprağın balçığı olarak kalmaya gönlü nasıl razı olsun? Ruh bedendeyken beygir gücüne nasıl dönüşsün, ölümü nasıl unutsun, basitliklerden, rezilliklerden yüzünü çevirsin de nereye dönsün? Yaratan’a yönelmeyi, O’na kaçmayı nasıl başarsın? Cennetin varlığını nereden bilsin? "Öte dünyasız bir hayatın tüm başarılarının bir aptal avuntusu olduğunu" nasıl fark etsin? Ölen anasını, yavrusunu, sevgilisini, nasıl unutsun? Ayrılık acılarını nasıl tavsatsın? İntiharı bir kurtuluş olarak nasıl görmesin? Nice yüksek şartlarda yaşasak da, "Yaşlanıp köhnemek hazin / Yok mudur bunun çaresi ya Rabbe’l alemin?" çığlıklarını nasıl dindirsin? Tabut gıcırtılarını nasıl unutsun? Fedakârlık ve müsamahakârlık meziyetine nasıl ersin? Hayatın kutsal yönünü, Allah’a (c.c.) bakan yüzünü göremezse beddua ve lanet dumanlarında nasıl boğulmasın?

Yaratan’ın razı olduğu hayat tarzına, O’na kulluk şuuruna eremediyse, şeytanın razı olduğu hayattan ve kula kulluktan nasıl kurtulsun? Ruhunu, gönlünü, aklını, bedenini sömürülmekten nasıl korusun? Vicdan mahkemeleri nasıl kurulsun da gönül hakimi yargı makamına nasıl otursun? Vicdan mahkemelerinin kurulmadığı, gönül hakimlerinin bulunmadığı bir dünyada hak hukuk nasıl korunsun? Hak ve hukukun korunmadığı bir dünyada müşterek bir hayat nasıl kurulsun? Adaletin yerinde yeller esiyorsa Niçe gibi, Kamu gibi yüksek ruhlar kendilerini nasıl yerden yere vurmasın da, kendi samimiyetinin kurbanı olmasın?

Çocuklar Allah’a giden, cennete varan yolu nasıl bulsun? Peygamber izlerini nasıl takip etsinler de Mirac heyecanına nasıl ersinler? Rahmet ırmağında yıkandıktan sonra Kevser ırmağını takip ederek cennete nasıl girsinler?

*     *     *

İnsan, kendi eksikliğinin farkında olduğu gibi, eksik insanlara ısınamadığının da farkındadır. Kemâle, güzelliğe ve hayra fıtraten meyillidir. Öyleyse hayırlı ve mükemmel bir örnek arayacaktır. Bu arayış onu Peygamber’e götürecektir.

"Ben ahlakî güzellikleri tamamlamak üzere gönderildim." diyerek vazifesinin kaliteli insan yetiştirmek olduğunu ilan eden Peygamber’i tanımayan kimi misal edinecektir? Peygamber’i dışlarsak, kimin hayatı bizi ne kadar cezbedecektir? İnsan öğüte mi, örneğe mi muhtaçtır? İnsan gördüğünün mü, duyduğunun mu daha çok etkisindedir? Hayatın temel doğruları olsun, teferruat doğruları olsun kime bakarak öğrenilecektir.

Peygamberlerin ve izinde gidenlerin elleri sıcaktır. Metafizik boyutunu dumura uğratmış olanlar insanın bir yönüne hitabetseler, on bir yönünü ihmal ediyorlar. Bir yönünü doyuruyor, bir yönünü aç bırakıyorlar.

Velhâsıl imâna ve İslam’a kıyanlar, insana da kıyanlardır. Daha doğru bir ifadeyle, insanı evire çevire kullanabilmek, kendi değirmenlerine su taşıyan bir aptal köle haline getirebilmek için onun Allah’tan (c.c.) koparılmasını tek çıkar yol olarak görmüşlerdir. Bu başarıldıktan sonra kölenin gözündeki fer de, dizindeki derman da, damarındaki kan da hep efendiler içindir. Bundan böyle kölenin hep vazifeleri, efendilerin de hep hakları olacaktır. Köle getirecek, efendiler yiyecektir.

"Yiyin efendiler yiyin, bu hân-ı iştihâ* sizin

Tıksırıncaya, çatlayıncaya, patlayıncaya kadar yiyin."**

(*) İştah kabartan sofra

(**) Tevfik Fikret


Künye , E-Posta , Webmaster , Türkçe Karakterler]

Burası ilkadım dergisinin internet sitesidir. Bütün hakları saklıdır©.

Tel: 0384 213 65 43    Fax: 0384 212 62 22   Yazışma Adresi : PK. 75 Nevşehir

Görüş ve sorunlarınız için webmaster'a mesaj bırakabilirsiniz.