E-Mail listemize üye olun!

E-Mail listemize üye olursaniz, bu sayede sitemiz her yenilendiğinde bundan anında haberdar olabileceksiniz. 

 

Not: Yukarıdaki kutuya email adresinizi yazıp 'tamam' düğmesine bastıktan sonra adresinize bir mesaj yollanacaktır. Bu mesaja oldugu gibi cevap verdiğinizde (reply) listemize üyelik işleminiz tamamlanmış olacaktır. Aksi takdirde (yani bu mesajı cevaplamassanız) listemize üye olmuş olmayacaksınız.

Arkadaşınıza Tavsiye Edin

Sizin Adınız

Arkadaşınızın e-mail adresi

Mesajınız

 

 

ZEKİ SOYAK

BAŞYAZI;


  KALKMADAN YÜRÜNEMEZ

Bir zamanlar izzet ve şerefle yaşıyor, bütün insanların İslam’la şereflenmesi için yaşıyorduk. O zamanlar taklit etmiyor, taklit ediliyorduk. Çünkü İslam’ın aydınlık yolunda ilerliyor, izzet ve şerefin yalnız İslam’da olduğuna inanıyorduk. Dünyaya, mala, mülke, makam-mevkiye asla iltifat etmiyorduk. Allah Teala’nın razı olduğu ameller yaparak, O’nun istediği gibi bir kul olmak, Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in nurlu yolunu devam ettirmek için sevdalanmıştık.  İnsanların insanca yaşayabilmesi için İslam’a teslim olması, onun yüce prensiplerini hayat düsturu edinmesi gerektiğine bütün kalbimizle inanmış ve bu uğurda bütün gücümüzle hizmete koyulmuştuk.

Arabistan çöllerinden, Türkistan bozkırlarından kopup gelen insanlar, fethettikleri ülkelere, ora halklarının hayâl bile edemeyecekleri bir adâlet, bir medeniyet taşıyorlardı. Fakir, zayıf, köle de olsa haklı olanın güçlü; zengin, güçlü, hükümdar da olsa haksız olanın güçsüz olduğu, herkesin eşit muamele gördüğü bir adâlet, bir yönetim sistemi ile tanışan milletler, kendi ırklarından, kendi dinlerinden olan yöneticilerden görmedikleri bu insanca, İslam’ca muamele karşısında önce hayrete düşüyor, sonra hayran oluyor ve hidayete eriyorlardı. Çünkü biz, insanlara insan oldukları için önem veriyor, dinlerinden dolayı hiç bir kimseye baskı yapmıyorduk. Her girdiğimiz ülkeyi, yerli halkı soymadan, sömürmeden imar ediyor, medeniyetimizin şaheserleri ile süslüyor, tebaanın refahı, huzuru, mal, can, namuslarından emin bir şekilde yaşamaları, inançlarının gereği olan ibadetlerini rahat ve huzur içinde yapabilmeleri için her türlü imkanı hazırlıyorduk. Baskılara, haksızlıklara, zulümlere asla fırsat vermiyorduk.

Fethettiğimiz ülkeler bir şantiyeyi andırıyordu. Yollar, köprüler, su yolları, çeşmeler, hanlar, hamamlar, kervansaraylar, medreseler, kütüphaneler, tekke, zaviye, hankahlar ve fethin mührü çil çil kubbeleri ile camiler, şükür için, dua için kaldırılmış eller gibi, göklere yükselen, Rabba yönelen minareler...

Çok uzaklardan gelen bu yeni hakimler, fatihler, yeni tebaa tarafından çok seviliyor, bir kurtarıcı olarak karşılanıyorlardı. Biz fatihler ise, inancımızın, medeniyetimizin, sistemimizin üstünlüğünden emindik. Kalbimiz mutmaindi. Onun için daha önceki ilkel toplumlar gibi, fethettiğimiz topraklarda kaybolmadık. İnancımızdan, değerlerimizden bir şey kaybetmedik. Bilâkis vatan edindiğimiz topraklarda yaşayan yerli halkı kendi medeniyetimiz, kültürümüz içinde meczettik.

İnananların üstün olduklarına, neticede üstün geleceklerine iman eden bizler, zaman zaman uğradığımız mağlubiyetler, zulüm ve haksızlıklar karşısında asla ümitsizliğe kapılmadık, gevşemedik, yılgınlık göstermedik. Aksi taktirde bozguna uğrayacağımızı biliyorduk. Onun için durmadan, dinlenmeden, her gün, her sabah yeni bir coşkuyla, yeni bir heyecanla ve azimle hizmete koyulduk.

İşte biz geçmişte böyle inandık, böyle çalıştık, böyle hizmet ettik. Huzur bulduk, huzur verdik. Madden ve mânen doruklara yükseldik. Ne zaman ki, bu inancımızda zaafa düştük; değerlerimizden, ölçülerimizden, İslamî kimliğimizden tavizler vermeye başladık, islamî hassasiyetlerimizi kaybettik, aşağı toplumlar, vahşî batı karşısında aşağılık duygusuna kapıldık, gevşedik. İzzet ve şerefi İslam’dan başka yerlerde aramaya başladık. Neticede zillete duçar olduk.

Halifeyi Müslimin Hz. Ömer radıyallahu anh, Suriye fethini müteakiben Şam’a gitmek üzere Medine’den yola çıktı. İslam orduları baş komutanı Ebu Ubeyde bin Cerrah radıyallahu anh, ileri gelenler ve Şamlılarla beraber O’nu Şam dışında karşıladılar. O sırada Hz. Ömer radıyallahu anh, küçük bir bataklıktan geçmek için devesinden indi. Ayakkabılarını çıkardı. Devesinin yularından çekerek bataklığı geçti. Bunun üzerine Ebu Ubeyde bin Cerrah radıyallahu anh, Hz. Ömer radıyallahu anh’a: "Ey Emir'ül Mü’minin! Şamlıların hiç hoşlanmayacağı bazı şeyler yaptın. Ayakkabılarını çıkardın. Deveni çekerek bataklığa daldın." deyince; Hz. Ömer radıyallahu anh, eliyle Ebu Ubeyde bin Cerrah’ın göğsüne vurdu ve: "Eyvah! Keşke bunu senden başka birisi söylese idi. Siz insanların en zayıfı ve hakiri idiniz. Allah sizi İslam’la şereflendirdi. İSLAM’DAN BAŞKA BİR ŞEYDEN ŞEREF DUYDUĞUNUZ ZAMAN ALLAH SİZİ ZELİL KILAR." dedi.

İlk Müslümanlar, Asr-ı Saadetin bahtiyar erleri ve onları takip eden Tabiin ve Tebei Tabiin İslam’ın dışında hiç bir şeye rağbet etmediler. Müslüman olmaktan şeref duydular. Müslüman adına hiç bir adı tercih etmediler. "...O, (Allah) gerek bundan önceki kitaplarda, gerekse bu Kur’an’da size Müslümanlar adını verdi..." (Hac/78) ayetindeki mesajı, sırrı idrak ettiler. O şerefi, o izzeti her şerefin her izzetin üstünde tuttular.

Ancak ilerleyen asırlarda o ilk Müslümanların sahip olduğu bu yüksek duyguları, bu yüce hassasiyetleri yitirdik. Batının vahşî, kokuşmuş, ahlâksız yaşayışlarına rağbet ettik. Otoriteyi elinde bulunduran güçler yanında, makam-mevki sahipleri, dünyacılar yanında yerimiz olsun, itibar olunalım diye, Allah indindeki, muttakiler indindeki itibarımızı kaybettik.

Taklit ettiğimiz o aşağılık toplumların tüm kötülükleri, ahlâksızlıkları, bir kanser gibi hücrelerimize kadar sirayet etti. Tüm ilkellikleri, ahlâksızlıkları, din dışılıkları çağdaşlık, medenilik olarak, karanlık düşünceleri, inkarcı felsefeyi, aydınlık olarak pazara çıkaran cahil okumuşlar, idrakten yoksun nâehil yöneticiler bizleri ilkel bir toplum haline getirdiler.

Ahlâk, iffet ve fazilet adına ne varsa imha etmeye çalıştılar. Şanlı tarihimizi, yüce medeniyetimizi tahkir ettiler. Onların hesabı karanlık bir hesaptı. Ancak Allah’ın da bir hesabı var. Allah’ın hesabı onların hesabını bozdu da içinde bulunduğumuz bataklıkta, yer yer güller, çiçekler neşvü nema buldu. Ümitsizlik yok, yeis yok. İnsanlık böylesi karanlık devirleri zaman zaman yaşadı.

Karanlıklar sürekli hükümran olmaz. Aslolan aydınlıktır. Hakk’ın, hakikatin aydınlığıdır ve o aydınlık doğacaktır. Doğuşu yakındır. Sabredelim, şükredelim, sebat edelim.

Geri kalmışlığın en kötüsü, en aşağısı, mânen, ruhen, kalben, fikren geri kalmışlıktır. İmanen, ahlâken çökmüş, çürümüş milletlerin, ekonomik, teknolojik yönden ilerlemeleri hormonlu bir büyümedir. Sonu felâkettir. Batılı toplumlar bu hormonlu gelişmişliğin tipik örnekleridir.  Mâdden ilerleyen toplumlar, mânen de ilerlerlerse o zaman medenî bir toplum olurlar. Aksi taktirde bütün değerleri madde olan vahşî, ilkel bir toplum olmaktan kurtulamazlar.

Bizim ecdadımız hem mânen, hem de mâdden kalkınmışlar, çok ileri seviyelere ulaşmışlar ve yüksek bir medeniyet tesis etmişlerdir. Teknolojik ilerlemenin zirvesinde olan batı toplumları, bizim medeniyetimizin, yüksek ahlâkî değerlerimizin hayaline bile ulaşamazlar. Maddecilik, çıkarcılıkla perdelenmiş gözler, ötelerin ötesindeki mana iklimini nasıl görebilirler? Katılaşmış kalpler, merhametsiz gönüller, muhabbet gülistanından nasıl haberdar olabilirler? Manâ âleminden nasipsiz olanlar, madde âleminde nefislerin, şehvetlerin kölesi olmaya mahkumdurlar. O izzetli, o şerefli günlerimize yeniden kavuşmak için, o izzetli, o şerefli günlerimizde sahip olduğumuz değerlere dönmeliyiz. Küçük, büyük demeden yapabildiğimiz hizmetlere koşmalıyız. Hizmette yarış etmeliyiz. Çok uzaklardaki hedefimize varabilmek için, ayağa kalkıp yürüyüşe geçmeliyiz. Ayağa kalkmadan yürünmez. Yürümeden yollar katedilip menzile ulaşılmaz.

 


Künye , E-Posta , Webmaster , Türkçe Karakterler]

Burası ilkadım dergisinin internet sitesidir. Bütün hakları saklıdır©.

Tel: 0384 213 65 43    Fax: 0384 212 62 22   Yazışma Adresi : PK. 75 Nevşehir

Görüş ve sorunlarınız için webmaster'a mesaj bırakabilirsiniz.