E-Mail listemize üye olun!

E-Mail listemize üye olursaniz, bu sayede sitemiz her yenilendiğinde bundan anında haberdar olabileceksiniz. 

 

Not: Yukarıdaki kutuya email adresinizi yazıp 'tamam' düğmesine bastıktan sonra adresinize bir mesaj yollanacaktır. Bu mesaja oldugu gibi cevap verdiğinizde (reply) listemize üyelik işleminiz tamamlanmış olacaktır. Aksi takdirde (yani bu mesajı cevaplamassanız) listemize üye olmuş olmayacaksınız.

Arkadaşınıza Tavsiye Edin

Sizin Adınız

Arkadaşınızın e-mail adresi

Mesajınız

 

 

ÖMER ÇAVUŞOĞLU

KAPAK;


 RAMAZAN VE SOSYAL YARDIMLAŞMA

Abdullah b. Abbas -radıyallahü anh-den rivayet edildiğine göre Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

“Yanı başındaki komşusu aç iken tok olarak geceleyen kişi (olgun) Mü’min değildir.” (1)

Hadis-i Şerif “kardeş”(2) ve “bir binanın taşları gibi birbirine kenetli”(3) oldukları yüce yaratıcı tarafından tescil edilmiş bulunan Müslümanların, yakın çevrelerine karşı sorumluluklarını hatırlatmaktadır.

Ne zaman sosyal duyarlılık ve yardımlaşma üzerinde bir söz açılsa bu hadis-i şerif mutlaka hatırlanmış, Müslüman komşusunun yanı başında aç, bîilaç durması halinde asla ve kat’a ilgisiz kalamaz. Peygamber Efendimiz (s.a.v.) komşusunun ihtiyaç halinde olduğunu bile bile ilgisiz kalmanın olgun Mü’min olmamanın delili saymaktadır.

Yardımda bulunmak bir başlangıç değil, bir neticedir. Yardım yapma duygusu ve duyarlılığı ise, o yardımın gerçek amili ve öncüsüdür. O halde yardımın bizzat kendisinden önce “yardım duygusu”nun gönüllerde yer etmiş olması esastır. İmkanı olduğu halde çevresine yararlı olmayanlar, bu duyguyu gönüllerine yerleştirememiş olanlardır. Çevresine sıcak bakmanın zevkini tadamayanlardır.

Yardım her şeyden önce bir duygu ise; onun iman ile ilgisi de pek açık ve köklüdür. Zira insan hareketlerini yönlendiren en müessir güç imandır, iç yönelişidir. O halde çevreye karşı duyarsızlık ve yardımsızlık pek tabii olarak imanın olgunluk derecesiyle alakalı olacaktır. Bu sebeple hadiste geçen “Mü’min değildir” hükmü, “yapması gerekenleri icraya sevk edecek derecede ve olgun bir imana sahip değildir.” anlamındadır. “Kendi aralarında yumuşak, merhametli, şefkatli.”(4) olmaları gereken Müslümanların, hemen yanı başlarındaki komşularına karşı ilgisizliği elbette imanıyla irtibatlandırılacak bir göstergedir.

Hadis-i şerifte işaret edilen tehdit ve tespit, komşuya ilgisiz kalmaktan kaynaklanmaktadır. Komşular hakkında Hz. Peygamber: “Cibril, komşu hakkında o kadar tavsiyede bulundu ki, nerde ise komşuyu komşuya mirasçı kılacak zannettim.”(5) buyurmuştur. Bu ölçüde meselenin üzerinde durulmasının hikmetini büyük şehir hayatını tanıyanlar herkesten çok daha iyi anlayacaklardır. 20 cm’lik bir tuğla duvarın ve aşılmaz setler oluşturduğunu ancak apartman hayatının kahredici hissiz ve alâkasızlığını yaşayanlar bilir. İş hayatına ilaveten iletişim ve haberleşme vasıtalarının birbirinden koparıp yalnızlığa mahkum ettiği büyük şehir sakinleri için bu hadis-i şerifte ve diğer pek çok ayet ve hadislerde yer alan ifadeler, son derece tehdit ve uyarı yüklüdür.

Sosyal yardımlaşma duygusunu en çarpıcı bir biçimde gözler önüne seren bu hadisin verdiği mesaj pek tabii olarak sadece have komşularına yönelik değildir. Her çeşit ve kapsamdaki komşuluklar için de aynen geçerlidir. Devletler çapında da aynı şeyi düşünmeye mani herhangi bir hal yoktur. Çeşitli sebeplerle sıkıntı çekmekte olan, yarı aç, yarı tok idare etmeye çalışan komşu milletlere imkan olan komşu ülkelerin ilgi duymaları, yardım etmeleri gerekmektedir. Aksi halde aynı sorumluluk, onlar için de geçerlidir.

“Aç olan komşu”nun mutlak olarak zikredilmiş olması, “Müslüman komşu” gibi bir tahsise ve vasıflandırmaya gidilmemiş olması, olgun Müslümanın duyarlılık alanını imanın sınırlarının ötesine taşımaktadır. Hangi dinden ve inançtan olursa olsun “aç olan komşu” ya sırf komşuluk hukuku gereği olarak ilgi duyması, ihtiyacının giderilmesi hedef olarak gösterilmiş olmaktadır.

Vali iken kendisine bir köşk yaptıran ve çarşının gürültüsünden kurtulmak isteyen Sa’d b. Ebi Vakkas’ı teftiş için Hz. Ömer, Muhammed b. Mesleme’yi azıksız olarak Kûfe’ye gönderdi. On dokuz günlük bir yolculuktan sonra Medine’ye dönen Muhammed b. Mesleme, kendisine niçin azık vermeden yola çıkardığını Hz. Ömer’den sordu. Ömer (r.a.) şöyle dedi: “Medine’de Müslümanlar açlıktan kırılmak üzereyken sana bir şeyler verip de nimeti sen, vebalini de ben yüklenmek istemedim. Zira ben Peygamber (s.a.v.)’i şöyle buyururken dinlemiş bulunmaktayım:

“Komşusu açken Mü’minin tok dolaşması yakışık almaz.”(6)

Bu olaydan da anlaşıldığı gibi küçülen dünyamızda açlara yardıma koşmak, bunu da en yakın komşusundan başlatmak her olgun ve imkanı olan Mü’minin temel görevidir. İman olgunluğunun alametidir. Unutulmamalıdır ki, bir hadislerinde Peygamberimiz: “Hangi mahallede bir kişi aç kalırsa, o mahalle halkı Allah’ın korumasından uzak düşer.”(7) buyurmuştur. İbni Hazm da, aynı delilleri değerlendirerek “Bir beldede bir kişi açlıktan ölecek olursa, o belde halkının tümü ölenin katili sayılır ve ölünün diyeti onlardan tahsil edilir.”(8) hükmüne varmaktadır.

Bütün bu izahlardan şu neticeleri çıkarmamız mümkündür:

1- Zengin komşuya komşularını aç bırakması haramdır.

2- Onları açlıklarını giderecek kadar yedirmek, çıplak iseler giydirmek vaciptir.

3- Servette zekattan başka mükellefiyetler de bulunmaktadır.

4- Senelik zekatını verenler mükellefiyetten kurtulamazlar. Duruma göre başka birçok görevleri daha vardır.

5- Gerçek ve olgun Mü’minler, çevrelerine karşı ilgisizliğe ve duyarsızlığa düşemezler. Muhtaç kimselerin, ihtiyaçlarını karşılamak, imanın kemaline işarettir.

İşte ramazan ayı yardımlaşmaların ve dayanışmaların Mü’minler arası hayırda yarışmanın, yaraları sarmanın, Mü’min derdiyle dertlenmenin zirveye çıktığı bir aydır. Mü’min, imanının kendisinde meydana getirdiği hassasiyet ile çevresini araştırmalı, ihtiyaç sahibi insanların dertlerine derman olmaya çalışmalıdır. Oruç açlığının da coşturduğu şefkat ve merhamet çağlayanından her zamankinde daha çok ramazan ayında ihtiyaç sahiplerini kana kana sulamalıdır. İmanlarını, ırz-namus ve vatanlarını korumak ve kurtarmak için emperyalist kafirlerle sıcak savaşın içerisinde bulunan mü’min kardeşlerini de unutmamalı, onlar içinde “Ne yapabilirim?” sorusu gündeminden asla düşürmemelidir.

Şu gerçeği hiçbir zaman unutmamamız gerekir ki, mal da, mülk de Allah’ındır. Kullarından bazılarına bunlardan çok vererek, o kullarını bunlarla imtihan eder. Varlıklı Mü’minler servetin kendileri için imtihan dünyasında yöneltilmiş bir soru olduğu şuuruyla hareket etmeli ve mallarındaki “ihtiyaç sahiplerinin hakkı”nı gasbederek zalim ve hak yiyen konumuna düşmemelidir. Allah (c.c.) yarattığı her canlının rızkına kefildir. Mallarımızdaki ihtiyaç sahiplerinin haklarını gasbederek kimseyi açlıktan ölüme mahkum edemeyiz. Ama bizler imtihanı kaybetmiş oluruz.

“Vermek” ve “İnfak” ile sadece maddi yönden varlıklı Mü’minler sorumlu değildir. Evet nisap miktarı malı olan kişi zekat verecektir. Onun ümmete karşı sorumluluğu içinde “mal vermek” vardır. Ama, yüreğinde mü’min kardeşi için yüzüne yansıyacak bir tebessümü bulunan da ondan sorumludur. Her Mü’minin, bir tebessümcük zenginliği vardır ve eğer varsa “sadaka” ile yükümlüdür. Her mü’minin, bir yetimin başını okşayacak diğergamlığı vardır. Kendisini bunca geniş bir sadaka çerçevesi (Allah Rasulü Efendimiz şu davranışları “sadaka” olarak değerlendirmektedir: Allah’ı tekbir etmek, La ilahe illallah demek, Sübhanallah demek, Allah’tan mağfiret dilemek, Namaza giderken atılan her adım, iyiliği emir-kötülükten nehy, her iyi olan iş, iki kişi arasında adaletle hükmetmek, mazluma yardım, atına binene, yük yükleyene yardım, tatlı-güler yüzlü söz, işi bilene yardım, bilmeyene öğretmek, insana eziyet veren şeyi yoldan kaldırıp atmak.... vb.) İçine sokamayan kişi, ümmetin içindeki yerini yeniden değerlendirmelidir. Çünkü Efendimiz; “Zenginlik mal çokluğundan ibaret değildir. (Hakiki zenginlik gönül zenginliğidir.” buyurmuşlardır.(9) Asıl dert, gönül fakiri olmaktır. Mü’mine karşı bir tebessümü infak edememektir.

Allah Rasulü (bu bağlamda) bütün Mü’minleri zengin olarak görüyor. O, ümmetinin her ferdinin infak edecek bir zenginliğe sahip olduğuna inanıyor. Malî yönden fakir olan, gönlündeki zenginlikle, nice zenginin erişemediği yücelikleri bulabilir. Sadaka terbiyesi, var olanı verebilmekle başlar. İçinizde ümmete karşı bir sevgi çağlayanı coşuyorsa, onu verin. Ümmet onunla ihya olacaktır. Allah Rasulü, ümmetinin gönül ezikliğine düşmesine razı değildir. Eğer bizim gönlümüz iman yönünden yeterli zenginliği bulmuşsa Allah Rasulü ona, infak için bütün bir hayatı açmıştır. Mal zenginliği ise, onun sadece bir parçasıdır. Bütün mesele var olandan verebilmekte.

İşte size uçsuz bucaksız umranlar gibi bir “infak” ve “sosyal dayanışma” dünyası. Bu dünyadan hiç kimsenin ama hiç kimsenin “benim neyim var ki dayanışma için seferber edeyim, infak edeyim.” demeye hakkı yoktur. Şu güzel ramazan ikliminde bunları coşturmaya, şaha kaldırmaya ve bütün bir ümmetin yüzünü güldürmeye var mısınız?

Kaynaklar:

İbni Ebî Şeybe, Kitabü’l İman s. 33.  2) Hucurat/10.  3) Saff/4.  4) Fetih/29.  5) Buhari, Edeb, 28.  6) Ahmed b. Hanbel, I., 55.  7) Ahmed b. Hanbel, II., 33.  8) S. Kutub, El Adeletü’l Fetimaiyye fi’l İslam, s. 221.  9) Müslim, Zekat, 470.


Künye , E-Posta , Webmaster , Türkçe Karakterler]

Burası ilkadım dergisinin internet sitesidir. Bütün hakları saklıdır©.

Tel: 0384 213 65 43    Fax: 0384 212 62 22   Yazışma Adresi : PK. 75 Nevşehir

Görüş ve sorunlarınız için webmaster'a mesaj bırakabilirsiniz.