E-Mail listemize üye olun!

E-Mail listemize üye olursaniz, bu sayede sitemiz her yenilendiğinde bundan anında haberdar olabileceksiniz. 

 

Not: Yukarıdaki kutuya email adresinizi yazıp 'tamam' düğmesine bastıktan sonra adresinize bir mesaj yollanacaktır. Bu mesaja oldugu gibi cevap verdiğinizde (reply) listemize üyelik işleminiz tamamlanmış olacaktır. Aksi takdirde (yani bu mesajı cevaplamassanız) listemize üye olmuş olmayacaksınız.

Arkadaşınıza Tavsiye Edin

Sizin Adınız

Arkadaşınızın e-mail adresi

Mesajınız

 

 

İDRİS ARPAT

DÜŞÜNCE;


  YOLLAR SONSUZA GİDER

Yolculuğumuz, “kâlu-belâ”dan mı, daha ötesinden mi başlıyor, pek net bilgimiz yok. Fakat uzun yolların yolcusu olduğumuz, dünyada bir misafir olarak bulunduğumuz açık.

Misafir olduğumuzu kabullenince, pek çok netice kendiliğinden doğuyor:

Bu yolculuğa kendi irademizle çıkmış değiliz. Yaratıcı Yüce Kudret bizi bu yollara sürdü. Bu yolculuğumuzdan kazancı neydi? Ne maksatla bizi yokluktan varlığa getirdi ve yolculuğumuzu başlattı. Biz yoklukta kalsaydık fânî dünyada ne eksik kalırdı? Yüce kudret, ne düşündü de varlığımızı yokluğumuza tercih etti. İnsan olarak varoluş maksadımızı tespitte ne açıklamalara ulaşamıyoruz, aczimizi hissediyoruz.

Şu açıklama yaratanımız tarafından yapılmış:

“Ben cinleri de insanları da ancak bana kulluk etsinler diye yarattım.” (51/Zariyat, a. 56) Yani, Yüce Kudret, büyük ve küçük alemlere, bu arada insana hakim. Mülkünde onun hükmü geçerli. Önce onu tanımak, sonra emrine girip teslim olmak... Vazifemiz bu.

Peki, bizde O’nu tanıma kabiliyeti var mı? Beden ne, ruh ne? Gönül ve akıl ne? O’nu tanırsak fıtratımızda neler olup-bitiyor, tanımazsak neler olup-bitiyor. Doğrusu, bunlara doyurucu cevaplar verebilmek kolay değil. Lâkin tecrübelerimiz bize, Yaratan’a dönük bir hayatın, pek yüksek manevi hazlara açık olduğunu gösteriyor. O’nun eserleri, sırlar ve mükemmellikler yumağı. Çözüldükçe insanı hayretten hayranlığa, hayranlıktan sevgi ve hürmet yüklü secdelere götürüyor. Secde bir yönüyle teslimiyet, bir yönüyle hürmet ifade ediyor olmalı.

Peki bizim hayretimiz, hayranlığımız, secdemiz niçin Yaratan’ın hoşuna gidiyor? O, kendi izzet ve azametiyle yetinmiyordu. İnsana izafe edilen artı değer nedir? İnsanın hangi yönü şu azametli alemlere ilave olarak, belki de bir netice olarak insanın yaratılmasına lüzum hasıl etti?

İşte sorular yine başkaldırıyor. Net cevaplar verebilenlere aşkolsun. Neticede karar verildi ve düştük yollara. Maddemiz ayrı bir yerden, ruhumuz, canımız ayrı bir yerden geldi. Ruh bedene girdi kalp atmaya başladı. İnsan varlık dünyasına geldi. Ne muazzam bir sanatla karşı karşıyayız. Sübhanallah, elhamdülillah.

Yolun başlangıcına yakın bir “kâlû-belâ” meclisi, o mecliste akdedilmiş bir mukavele (sözleşme) var ki, son derece mühim ve izahı zor. Zaten düşünce derinlere indikçe bilinmezler çoğalıyor. Bir de, dünya merhalesine yakın bir mekânda ömrümüzün, rızkımızın, hayırlı mı, hayırsız mı olacağımızın belirlendiği bir an var. Net izahlar o noktada da zor. Doğduk İslâm fıtratı üzere. İslâmı yaşamaya hazır bir yaratılış yani. İnce ayar bir fıtratla, ince ayar bir dünya merhalesindeyiz. Bu fıtrat bu dünyayı sulhla, sükûnla, hayırla, bereketle doldurmalıydı. Ne gezer. Kanlı, kinli bir dünya, Habil’le Kabil’den beri. İslâmî fıtrat, İslâmî bir atmosferi pek az bir zamanda, pek dar mekanlarda oluşturabildi. Denge hep hayırlıların aleyhine bozuldu. Bir gariplik var bu işte.

Ana rahminde de, ruhlar dünyasında da misafirdik. Doğduk, şimdi dünya misafirhanesindeyiz. Bir yaştan sonra sorumluluğumuz başlayacak. Misafir geçmişi de unutamaz, geleceği de. Geçmişin acı tatlı günleri olmuştur, geleceğin de olabilir. Daha öncelerde de başarılar ve başarısızlıklar hep bizi bekliyor. Geçmişin acıları, geleceğin endişeleri, başarı ve başarısızlık ihtimalleri.... Hangi yollara gitmeli? Bir Ebu Bekir olmak da, bir Ebu Cehil olmak da mümkün. Bir iyilik meleği de, kanlı bir katil de olabiliriz. Sonsuz nimetlere gark olup, saadetle dünyasında sonsuzlaşmak da mümkün, can yangınlarında, anamızdan doğduğumuza pişman olmak da.

Muhtacız muhtaç. Bir talimata, bir rehbere muhtacız. Kibr-u azamet bize göre değil. Bir acı hatırayı unutamıyor, bir küçük mikropla başedemiyoruz. Burnumuzdan ötesini göremiyoruz. Ruhumuzun feryatlarını dindiremiyoruz. Duaya muhtacız, sığınağa muhtacız.

Bilinmezden geldik, bilinmeze gidiyoruz. Bu, bizim meselemiz. Başımızı kuma sokup görmezlikten, bilmezlikten gelemeyiz. Ölüm ne, ötesi ne? İnsan, Yaratan’dan bağımsız yaşayabilir mi? Yaşarsa ne olur?

Misafir, bu evin kendi evi olmadığını bilir. Bu bilgiden, “Benim evim neresi, benim evim yok mu?”  sualleri doğar. “Bu ev benim olmadığına göre, barınma karşılığı benden ne istiyorlar?” suali doğar. Sualler pek çok. “Soru sorana gelince, sakın onu azarlama.” (93/Duha, a. 10)

Misafir oluşumuz, bir dereceye kadar tedirginliği de beraberinde getirir. Dünyada çalıkuşu gibi, bir o tarafa bir bu tarafa dönüp durmuyor muyuz? Her şey Yaratıcı Yüce Kudret’in olduğuna göre, insanın kendi evi hiçbir zaman olmayacaktır. “Bizim”, dediklerimiz hep izâfî. Demek ki dünyada bir emanetçiyiz. Emanete ihanet olmamalı. Başkasının malına, hele hele istifademize sunulan emanet mala zarar vermek, aklı başında bir insanın yapacağı bir şey değildir. Gün gelecek bu mekanda başkaları barınacak, onların da hukuku söz konusu.

Hane sahibi, olup bitenden haberdar. Görüyor ve biliyor. Zabıt katipleri ve kameramanlar görevlendirmiş, her şeyi tespit ediyor ve kayda geçiriyorlar.

Gelenin bir geliş maksadı olmalı. Yaratılmıştaki ihtişamı, Yaratan’daki kudret ve kemâli görüp idrak midir bu misafirhaneye getirilmekten gâye? Görmeli ve idrak etmeye çalışmalıyız. Gelişmemiz de, kazancımız da buna bağlı. Hem kudret ve kemâli görmeli, hem de hürmette kusur etmemeli.

Son derece güzel ve cömertçe ağırlandığımıza göre, hane sahibi çok zengin, çok anlayışlı ve keremli olmalı. Bu kadar varlığa ulaşabilmesi için de ilim ve kudretine nihayet olmamalı.

Sahi, bu misafirlerin önemi, değeri nedir ki, bu kadar ihtişamlı bir makamda, bu kadar bol ikram sunuluyor? Mesela hayat dolu bir kuzuyu, misafir kesip yiyebiliyor da, ev sahibi “Ne hakla can yakıyorsun?” demiyor.

Misafirhanede bizden başkaları da barınıyor. Onlarla da iyi geçinmek durumundayız. Karşılıklı hak ve hukukumuz var. Bir hukuk kitabına muhtacız. Bu kitabı hane sahibi değil de hariçten gazel okuyanlar mı yazsın? Bunun mantığı var mı? Mekanı da, misafiri de var eden hane sahibi değil mi? Kimi, neden mahrum ediyoruz?

Günün birinde terk edip gitmek zorunda bulunduğumuz bu misafirhaneye gönül vermeye değer mi? Gönlümüzü verirsek sonra nasıl alalım. Gelip, ev sahibi gibi değil de kiracı gibi yerleşelim bu dünyaya ki, gitmek kolay olsun.

İnsanlar bir önceki mekanda bir sonrakine hazırlanırlar. Öyleyse dünya, ahiretin bir hazırlık yeri olacaktır. “Dünya bana yeter, ötesini sonra düşünürüz.” mantığı, bir avuç arpayla yetinip koskoca bir hazineyi gözden çıkarmak gibidir.

Yol yorgunluktan, yolcu endişeden uzak olamayacağına göre, dünya günleri de yorgunluk ve endişeden hâlî (boş) olmayacaktır.

Ötelerde ebedî bir ikametgâh olmasaydı, dünyada bir trajediyi yaşıyor olacaktık. Ne kadar güzel ağırlanırsak ağırlanalım, işin sonundaki yokluk, bizi kurbanlık kuzulara döndürecek, ağız tadını bozacak, sofralarda elimiz kolumuz çözülecekti. Şu halde Allah (c.c.) mü’min kullarına acısın, münkir kullarına daha çok acısın. Onların işi daha zor.

Gittiğimiz yer daha ihtişamlı olduğuna göre, oradaki idrak kabiliyetimiz daha fazla olmalı. O sınırsız Kudret, sınırsız nimetler ve sınırsız güzellikler arz edecektir. Dünya nimetleri ve güzellikleri ancak vitrindeki eşya nispetinde kalacaktır. İnsan da bu nimet ve güzelliklere muhatap olabilecek bir potansiyele ulaşacaktır. Ahiret olmasaydı, Yüce Allah, sınırsız kudretini kullanmamış olacaktı. Sonsuz kudret sonsuz güzellikte, sonsuz bir hayat bahşedecektir. Bu bir lutf-u keremdir.

Dünyada yolculuklarımız sürüp gidiyor. Lâkin dünyadan öteye yolculuğumuz bir sır, bir muamma.

Dünya günlerinin son ucunda, görünür alemde, sararmış bir güneş gibi batıp gidişimiz ve mahşer sabahında yeniden doğuşumuz çok heyecanlı olmalı diye düşünüyorum.

Ufuklardan öte bir ufuk, dünyalardan öte bir dünya, hayattan öte bir hayat... Daha gelişmiş, daha sevimli, daha devamlı.

Ölümü öldüren Yüce Kudret’e hamd-ü senalar olsun.


Künye , E-Posta , Webmaster , Türkçe Karakterler]

Burası ilkadım dergisinin internet sitesidir. Bütün hakları saklıdır©.

Tel: 0384 213 65 43    Fax: 0384 212 62 22   Yazışma Adresi : PK. 75 Nevşehir

Görüş ve sorunlarınız için webmaster'a mesaj bırakabilirsiniz.