E-Mail listemize üye olun!

E-Mail listemize üye olursaniz, bu sayede sitemiz her yenilendiğinde bundan anında haberdar olabileceksiniz. 

 

Not: Yukarıdaki kutuya email adresinizi yazıp 'tamam' düğmesine bastıktan sonra adresinize bir mesaj yollanacaktır. Bu mesaja oldugu gibi cevap verdiğinizde (reply) listemize üyelik işleminiz tamamlanmış olacaktır. Aksi takdirde (yani bu mesajı cevaplamassanız) listemize üye olmuş olmayacaksınız.

Arkadaşınıza Tavsiye Edin

Sizin Adınız

Arkadaşınızın e-mail adresi

Mesajınız

 

 

AKİF DURSUN

KISSALAR;


 

ALLAH’A VERDİĞİNİZ SÖZDE DURUN

Araf suresinin 101-129. ayetleri arasında Kur’an-ı Kerim’de pek çok yerde anlatılan Hz. Musa’nın kıssasından bir bölüm anlatılır.

101. ayette toplumların ve insanların genel bir karakterine işaret edilir: Adetlerin, alışkanlıkların değiştirilmesi zordur ve insanlar doğru, güzel şeylere bağlılıkta daha fazla zorlanırlar.

Bundan sonra Hz. Musa’nın, Hz. Harun’la birlikte Firavun’a gelmesi, kendisinin Allah Rasulü olduğunu söylemesi, bunun üzerine Firavun’un, Hz. Musa’nın iddiasını ispat edecek bir delil getirmesini istemesi ve Hz. Musa’nın da, âsânın ejderha olması ve elinin tertemiz bir beyaz nur haline gelmesi mucizelerini göstermesi anlatılır. Bu mucizeleri gören Firavun korkuya kapılıp, kendinin, toplumunun en büyük rabbi olduğu iddiasına rağmen yanındaki idareci tabakaya dönüp, “Musa hakkında ne yapmamı emredersiniz?” demiş, onlar da Hz. Musa’nın usta bir sihirbaz olduğu ve sihirbazlarla yarıştırılması gerektiğini söylemişlerdir. Çeşitli şehirlerden toplanan sihirbazlarla olan karşılaşmada ejderhaya dönüşen asa sihirbazların sihirlerini yutunca sihirbazlar toptan iman etmişler, bunu gören İsrailoğullarının önemli bölümü de iman etmiştir. Bunlardan paniğe kapılan Firavun, sihirbazları önceden Hz. Musa ile anlaşmakla itham etmiş ve onları ölümle tehdit etmişti. Firavun’un tehdidine aldırmayan sihirbazlar şehid edilmiş, bu sayede hem sihirbazların önceden Hz. Musa ile anlaşmadıkları, hem imanlarında sadık oldukları, hem de Hz. Musa’nın davasının hak ve kendisinin Peygamber olduğu halk nazarında da açığa çıkmıştır. Hz. Musa’dan bu yenilginin acısını çıkarmak isteyen mele (ileri gelenler) takımı Firavun’u, Hz. Musa ve Benî İsrail üzerine kışkırtmış, bütün genç erkekleri öldürme kararı almışlar, bu kararı duyan Benî İsrail, Hz. Musa’ya, sıkıntıdan dolayı şikayetlenmişler, Hz. Musa da tek kuvvet ve kudret sahibinin Allahu Teala olduğunu ve sabrederlerse yeryüzüne varis olacaklarını söylemiştir. Hakikaten 129. ayeti takip eden ayetlerde Firavun ve kavminin başına çeşitli belalar geldiği ve sonunda denizde boğulduğu anlatılır. Buradan çıkaracağımız ibretler ise şunlardır:

1- İnsanlar inançlarını, adetlerini, alışkanlıklarını terketmek istemezler. Bu sebeple her tebliğe karşı bir direnç vardır. Bu direnç zamanla aşılabilir. Bunun için de yılmadan çalışmak gerekir.

2- İnsanlar boş, batıl şeylere daha çabuk bağlanırlar. Kafirler ise, doğruyu bilseler de işlerine gelmediği için doğruya tâbî olmazlar.

3- Peygamberlerin davetine karşı çıkan zümreler doğrudan veya dolaylı iktidarda olan ve hakkın hakimiyeti sebebiyle menfaatleri zedelenecek sınıflardır. Bu sınıflar hakkı susturabilmek için her yolu denerler. Onların gayesi doğruyu, hakkı ortaya çıkarmak değil, kendi iktidarlarını ortadan kaldırmaya yönelik gördükleri bu hareketi durdurmak ve mağlup etmektir.

4- Kendinin, halkının en büyük Rabbi olduğunu iddia eden Firavun veya çok güçlü olduğunu zanneden bir diktatör de olsa, hak karşısında hemen afallar ve beğenmediği halk kitlesine yaltaklanır. Firavun, Hz. Musa’nın mucizelerini görünce, iddiasına göre Rabbi olduğu insanlara dönüp “Ne emredersiniz?” demişti. İktidarının gideceği korkusu ona bunu yaptırmıştı.

5- Zalim iktidarlar iktidarlarının ayakta kalması için payanda olan herkesi ödüllendirir. Firavun kendi saltanatını koruyacaklarını ümid ettiği sihirbazlara büyük makamlar vadetmişti.

6- Ne olursa olsun, eksik de yapılsa, istişarede hakkın açığa çıkmasına sevkeden bir husus vardır. Müşavere, hataları minumuma indirir. Firavun mele tabakasına dönüp “Ne emredersiniz?” diye sorunca onlar, “Bir müddet bekleyip Hz. Musa’nın sihirbazlarla karşılaştırılması, bu sayede doğrunun açığa çıkacağını” söylemişlerdi. Tabi onlar Hz. Musa’nın mağlup olacağını umuyorlardı. Ama onların bu görüşü sayesinde hak, batılı iptal etti.

7- İlim çok önemlidir. Sihirbazlar sihir ilmini çok iyi bildikleri için mucize karşısında hemen teslim oldular ve sağlam bir imana sahip oldular. Sihir ilminde zirvede olmaları, onların Hz. Musa’nın sihirbaz olmadığını bilmelerini sağladı. Sihir ilminde mahir olmak bile insana böyle fayda sağlarsa, tevhid ilmini bilmek neler sağlar tahayyül etmek gerekir.

8- Zalim iktidarlar hiçbir zaman yenilgiyi kabullenmek istemezler. Hemen tehdit, yalan, baskı ile iktidarlarını tahkim etmeye çalışırlar.

Firavun, sihirbazların iman etmesi üzerine hemen atağa geçerek, sihirbazların, Hz. Musa ile önceden anlaştığını iddia etmiş, onları ölümle tehdit etmiş ve halkı galeyana getirmek için de Hz. Musa ve sihirbazların  bu yaptıkları ile halkı memleketlerinden çıkarıp, kendilerinin iktidar olmak istediklerini söylemiştir. Günümüzde de, İslam’ı tebliğ edenlerin karşısına benzeri argümanlarla çıkılıyor. “Yok şu söz siyasi”, “Yok bu kıyafet siyasal simge”, “Bunların derdi gerçek İslam  değil, siyaset.” gibi sözlerle davete mani olunmaya çalışılıyor.

9- Müslümanlar çeşitli belalarla imtihan edilip, bu imtihanlardan geçmedikçe ne yeryüzü iktidarı ne de ahiret nimeti bulabilirler.

Hz. Nuh (as)’ın tebliği

Hz. Nuh aleyhisselamın tebliğinin anlatıldığı tam bir sure vardır: Nuh suresi. Bu surede Nuh aleyhisselam’ın gece-gündüz, açık-gizli durmadan İslam’ı tebliğ ettiği, fakat kavminden çok az kişinin bu davete kulak verdiği, bunun üzerine kavminin tufan ile helakı anlatılır.

İbretler: 1- Peygamberler toplumları için büyük bir rahmettir. Ümmetlerini hem dünyevî hem de uhrevî azaptan korumak için gönderilirler.

2- Ecelin bilgisi sadece Allah’ın katında olduğu gibi Allahu Teala her kuluna verdiği ıslah olma, hakka tabi olma mühletini de kendi katında gizlemiştir. Eğer bu mühlet içerisinde insan tevbe/iman edip Allah’a dönmezse kalbine mühür vurulur ve aftan mahrum kalır.

3- Tebliğ, Allah yoluna davet, azgınların azgınlığını, kafirlerin küfrünü artırabilir. Bazı insanların tamamen haktan ve hakikatten uzaklaşmasına yol açabilir. Ancak böyle oluyor diye İslam’ı insanlara anlatmaktan ve Allah’a davet etmekten uzak durulamaz. Çünkü tebliğciye düşen sonucu tayin etmek değil, kendi üzerine düşen görevi ifa etmektir.

4- Tebliğde uhrevî nimetler yanında dünyevî kazançlar da anlatılmalıdır. Hz. Nuh, kavmine eğer davetine uyarlarsa, servet ve evlada kavuşacaklarını söylüyordu. Peygamber Efendimiz de Kureyş’e: “Ey Kureyş! Lailahe illallah deyin, İran ve Bizans sizin olsun” diyordu.

5- Her Peygambere karşı çıkan idareci, zengin ve din adamları taifeleri Hz. Nuh’a da karşı çıkmış ve halkın çoğu da kendilerini saptıran bu zümrelere uymuşlardır. Beşeri bir düzenin çeşitli isimler taktıkları putları vardır ve halkı bu putlardan ayrılmamaya teşvik ederler.

6- Allah Teala ulu’l azm peygamberinin duasını kabul etmiş ve tüm dünyayı kaplayan tufanı vermiştir. Yeryüzündeki insanlar Hz. Nuh’un soyundandır.

Hz. Musa (as)’ın cihad çağrısı

Maide Suresinin 12 ile 26. ayetleri arasında hem yahudiler ve hem de hristiyanlardan Allah’ın emirlerini tutacakları, kendilerine gelen emirleri değiştirmeyecekleri üzerine söz alındığı ama her ikisinin de bu sözde durmadığı, Allah’ın kitabını tahrif ettikleri gibi, Allah’a şirk de koştukları anlatılır. Her iki topluluk da Hz. Muhammed aleyhisselam’a imana davet edilir. Sonra Yahudilerin serkeşliklerinden biri daha anlatılır. Hz. Musa’nın cihad çağrısına yüz çevirmeleri, Allah’ın vaad ettiği yere girmekten imtina etmeleri hikaye edilir.

İbretler: 1- Allahu Teala her milletten söz almıştır. Bu sözün aslı Allah’ın emirlerine itaattır. Benî İsrail’den de hristiyanlardan da kesin taahhüt alınmıştı ama her iki grup da bu taahhütlerinde durmadılar ve birisi lanetlendi, birisinin de kıyamete kadar aralarına düşmanlık girdi.

Bu sebeple tarih boyunca yahudiler katliamlara uğradılar, ülkeden ülkeye sürüldüler ve aşağılandılar. Hristiyanlar arasında ise mezhep ve din savaşları hiç eksilmedi. Yüzlerce, binlerce savaş yaptılar ve milyonlarca insanlarını öldürdüler. En son II. Dünya savaşında milyonlarca insan öldürdüler.

Şu anda birlik gibi görünseler de en basit bir meselede birbirlerine girecekleri aşikârdır.

Eğer müslümanlar da verdikleri sözden cayarlarsa, başlarına, yahudi ve hristiyanların başlarına gelenler gelecektir. Nitekim zamanımızda bu durum müşahede edilmektedir.

2- Allah’a verilen sözlerin görünen temel beş esası vardır: Namazı ikame etmek, zekatı vermek, bütün peygamberlere iman etmek, peygamberleri ve onların getirdikleri davayı bunların düşmanlarına karşı müdafaa etmek ve Allah’a karz-ı hasen vermek, yani Allah rızası için sadaka dağıtmak, infak yapmak, borçlu olanlara borçlar vermek.

“Ben müslümanım”, “Allah’a verdiğim sözde duruyorum” diyebilmek için yukarıdaki beş hususa özen göstermek gerekir.

3- Yahudi ve hristiyanların kendilerinin Allah’ın sevgilileri olduğu, kendi peygamberlerinin Allah’ın oğulları, dolayısıyla kendilerinin de Allah’ın evlatları olduğu iddiaları sapıklıktan başka bir şey değildir.

Allahu Teala, dilediğine rahmet, dilediğine azap eder. İnsanlardan hiçbir zümre bir ırka veya topluma aidiyetlerlerinden dolayı, hatta bir dine mensup olmaları hasebiyle bir üstünlüğe sahip değillerdir. Allah Teala dilerse baldırı çıplak, ilkel bir kavmi hak din ile şereflendirir ve medenî addedilen milletlerden üstün kılar. Nitekim Bizans ve İranlılar’ın “Bedevi Araplar” diye küçümsedikleri Araplar içinden en sevgili Nebi’sini göndermiş ve o dönemde Arapları insanlara üstün kılmış, daha sonra bayrağı Türkler’e teslim etmiştir. O dilediğini aziz dilediğini zelil edendir.

4- Ehl-i Kitab’ın, Allah indinde söyleyebilecekleri hiç bir mazeretleri kalmamıştır. Çünkü tahrif edilmiş halde bulunan kitaplarında bile bahsedilen peygamber gelmiş ve O’nun tebliği hepsine ulaşmıştır. Artık sapıklıkta kalmalarının, eski akidelerinde ısrar etmelerinin hiçbir manası yoktur.

5- Yahudi ve hristiyanlar kafir oldukları halde onlara “Ey kafirler!” diye değil “Ey Ehl-i kitap!”diye hitap edilmesi, tebliğde dikkat edilmesi gereken bir üslubu gösterir. İnsanlara kıymet vererek İslam’ı anlatmalı, onlarda kin ve nefret oluşturacak sözlerden kaçınmalıdır.

6- Yahudiler, korkak ve dönek bir millettir. Allahu Teala’nın açık va’dine rağmen gözlerinde güçlü görünen zalim bir kavimle savaşmayı göze alamadıkları için kırk yıl Tih sahrasında dolaşmışlardır.

Eğer şu an Ortadoğu’da, İsrail, müslümanlara korku saçıyorsa, bu müslümanların yahudilerden daha kötü hale düştüğünü gösterir.

7- Allah’ın vâ’di de olsa eğer gereği yapılmazsa o va’de ertelenir. Bedel ödenmeden hiçbir zafer elde edilemez. Benî İsrail, “madem va’d var, o zaman biz hiç sıkıntı çekmeden gelsin” diyordu. Ama bu Allahu Teala’nın sünnetine ve takdirine aykırıdır. Allah’ın va’dine ulaşabilmek için Allah’ın istediklerini yapmak gerekir. Bunu iyi anlayan sahabi, Bedir’de kendilerine va’dedilen orduyla, kendileri az, onlar çok almasına rağmen, karşılaşmaktan çekinmemişler ve büyük bir zafer elde etmişlerdir.Şimdi de biz müslümanlar, biz sıkıntıya girmeden bir şeyler oluvermesini, birilerinin gelip zalimlerle savaşmasını, bir kurtarıcının çıkıp bizim yerimize İslam’ı hakim kılmasını umuyor ve bekliyoruz.

Şunu unutmayalım ki, biz layık olmadıkça bize hiç bir şey verilmeyecektir.

8- Allah’ın emirlerine uymayıp cihaddan kaçan bir kavmin sonu zelil bir şekilde hayat sürmek olur.

Ashab-ı Kehf kıssası

Kehf suresinin 9 ilâ 26. ayetleri arasında, sureye de adını veren Ashab-ı Kehf kıssası anlatılır. Kehf, mağara demektir. Bu kıssada iman ettikleri ve bu imanlarını açıklayıp, insanlara tevhidi anlattıkları için zulme uğrayan, bu zulümden kaçmak için bir mağaraya sığınan ve mağarada uzun yıllar uyuyan, daha sonra Allah’ın kudretiyle yeniden uyandırılan ve insanlara Allah’ın kuvvet ve kudretini gösterdikten sonra yeniden mağarada vefat eden gençler anlatılır.

Rivayetlere göre bu ayetlerin nüzul sebebi yahudilerin Kureyş müşriklerine, Rasulullah’ı zor durumda bırakmak için sordukları, “Ashab-ı Kehf  kimdir?” sorusuna verilen cevaptır.

Kıssada bu gençlerin nerede, hangi yıllarda yaşadığı, belli olmadığı gibi kaç kişi oldukları, hatta mağarada kaç yıl kaldıkları bile tam belli değildir.

İbretler: 1- İnsanlar Ashab-ı Kehf kıssasını çok garip, ilginç, harikulede bir hadise olarak görürler. Allahu Teala insanlara gösterdiği diğer ayet ve deliller yanında Ashab-ı Kehf kıssasının daha az hayret edilecek bir ayet olduğunu ifade ederek kıssaya başlamıştır. Gerçekten insanlar her an Allah’u Teala’nın pek çok ayetiyle karşılaşıyor, harikulade hadiselere şahitlik ediyor.

İnsanın doğumu, uykusu, hayatı, kuru toprağın binlerce, milyonlarca çeşit bitki, çiçek, mevya bitirmesi, milyonlarca canlıyı beslemesi, bir gülün açması, etrafa koku saçması ve benzeri pek çok hadise görebilenler için büyük ayetlerdir. Kur’an’ın bizzat kendisi ise insana en büyük ayet ve delildir.

2- Allahu Teala, kendi yoluna samimiyetle bağlananlara lütfundan ilim ve irfan verir. Bu sayede insan hakkıyla Allah’ı tanır ve O’na iman eder.

3- İmanları için fedakârlığa katlananlar ahirette bunun karşılığını gördükleri gibi, onların attıkları tohumlar da muhakkak neşvü nema bulacaktır. Ashab-ı Kehf’in davasının kuvvet bulması yüzyılları bulmuştur ama sonunda hak galip gelmiştir.

Bu süre Muhammed ümmeti için çok daha kısadır. Bu da Efendimiz sallallahu aleyhi vesellem’in hürmetinedir. Ama muhakkak imanın gereğini yapmak gerekmekte.

4- Ashab-ı Kehf’in sayıları, yerleri, zamanları üzerinde tartışmamak ve bunları öğrenmek için yahudi ve hristiyan kaynaklarına müracaat etmek lüzumsuz bir iştir. Önemli olan kıssanın anlatıldığı manayı anlayabilmektir.

5- Allah’ın izni olmadan hiçbir şeyin olmayacağını hatırdan çıkarmamalı ve bir şey yapacağımızı ifade ederken bu hususu dilimizle de ifade etmeliyiz.

“Allah izin verirse yarın şu işi yapacağım.”, “İnşaallah bugün oraya gelirim.” gibi ifadeler kullanılmalıdır.

Ancak şu da unutulmamalı ki “İnşaallah, Allah izin verirse” lafızları verdiğimiz sözleri tutmama mazereti olarak göstermemelidir. İnşaallah lafzını kullandım diye verdiği randevuya zamanında gelmemek, borcunu vaktinde ödememek meşru olamaz. “Allah izin verirse” ifadesi aslında söz niteliği taşır. Gafletle “Allah izin verirse, inşaallah” lafızlarını kullanmadan veya bu sözleri hatırda tutmadan çeşitli sözler verilir, bir iş yapmaya azmedilirse, hatırlayınca hemen istiğfar etmeli ve Allah’ın dilemesi olmadan hiçbir şey olmayacağını hatırlamalıdır.

Allah en doğrusunu  bilendir.


Künye , E-Posta , Webmaster , Türkçe Karakterler]

Burası ilkadım dergisinin internet sitesidir. Bütün hakları saklıdır©.

Tel: 0384 213 65 43    Fax: 0384 212 62 22   Yazışma Adresi : PK. 75 Nevşehir

Görüş ve sorunlarınız için webmaster'a mesaj bırakabilirsiniz.