E-Mail listemize üye olun!

E-Mail listemize üye olursaniz, bu sayede sitemiz her yenilendiğinde bundan anında haberdar olabileceksiniz. 

 

Not: Yukarıdaki kutuya email adresinizi yazıp 'tamam' düğmesine bastıktan sonra adresinize bir mesaj yollanacaktır. Bu mesaja oldugu gibi cevap verdiğinizde (reply) listemize üyelik işleminiz tamamlanmış olacaktır. Aksi takdirde (yani bu mesajı cevaplamassanız) listemize üye olmuş olmayacaksınız.

Arkadaşınıza Tavsiye Edin

Sizin Adınız

Arkadaşınızın e-mail adresi

Mesajınız

 

 

A. Hamid Özyayla

Kapak;


 

Tavşana kaç.. Tazıya tut.. Bir Demokrasi oyunu

Bir hizmet akdine dayanarak, meşru bir işte, ücret karşılığı çalışan kimsere ecir/ücretli denir. Bu tarif hem memuru, hem de işçiyi içine almaktadır. İş anlamına gelen amel kelimesi Kur’an’da türevleriyle birlikte 360 ayette geçmektedir. Mesela: “İnsan için ancak çalıştığının karşılığı vardır. (en-Necm 23/39) İnanıp iyi işler yapanlara, Allah, ücretlerini tam olarak verecektir. (Al-i İmran 3/57)

Bir hukuk terimi olarak işçi; başkasına ait bir işi veya hizmeti bir ücret karşılığında yapmayı üstlenen kimsedir. Bu, işçinin emeğini kiralaması demektir. Bu akde dayalı olarak ücret karşılığında başkasını çalıştıran kişiye de işveren denir. İşveren gerçek kişi olabileceği gibi, devlet, vakıf, şirket gibi tüzel kişilerde olabilir.

İslam’da emeğini başkasına kiralayan tüm çalışanlar aynı statütüye tabidirler. Yani işçi, memur ayrımı yoktur. İş riskine bağlı olarak emeğin değeri üzerinde durulmuştur. Eşit ücret esas kabul edilmiştir. Çalışanlar arasındaki ücret dağılımında eşitsizlik değil tam bir adalet vardır.” Bir kişiye dokuz pul, dokuz kişiye bir pul esası” kurtların kuzulara şah olduğu beşeri sistemler ve firavunların köle düzenlerinde geçerlidir. Devletler hukuk ve adaletiyle yaşar. Zulümle asla payidar olmaz. Ancak zalimin ekmeğine yağ sürenler, derisini yüzenlerin bıçağına kemik namtı ve keserine gürgen sapı olanlar, zalimlere gönül ve iradesi ve meyledenler ve ülkenin Refah’ına kıyanlara koltuk değneği olanlar, asla mazlum değillerdir. Ağlamaya ve şikayete hakları da yoktur.

Yine İslam’da; işçiler, özel ve müşterek olmak üzere ikiye ayrılırlar:

a) Özel İşçiler: Bu gün bir iş akdine dayanarak çalışan fabrika, inşaat, tarım işçileri ve memur kesimi (subay, öğretmen ve din görevlilileri vb.) bu gruba girer.

b) Müşterek İşçiler: Bunlar; terzi, marangoz, özel doktor, avukat, muhasebeci vb. çalışanlardır.

İslam Dinine göre bir işveren ister özel isterse müşterek olsun, ona ödeyeceği ücreti önceden bildirmeli ve işçiye ücretini teri kurumadan vermelidir. Zira, kıyamet gününde Cenab-ı Hakk’ın hasmı olduğu üç sınıf insandan birisi de bir kimseyi çalıştırıp da ona ücretini vermeyen kişi ya da kurumlardır. Hem o gün boynuzlu koç’tan boynuzu olmayan kuzu hakkını alacaktır.

İçinde bulunduğumuz ekonomik krizden kurtulmamız için hükümetin üçlü ortağına örnek olabilecek geçmiş kavimler içinde yaşayan işveren birisinin duasını dikkatinize arz ediyorum. “Geçmiş milletlerden üç kişi bir yere gitmekte iken yolda fırtınaya yakalanarak bir mağaraya sığınırlar. Fırtınanın getirdiği büyük bir kaya parçası mağaranın ağzını kapattığı için içeride mahsur kalırlar. Kendi aralarında konuşarak Allah katında, en değerli olması muhtemel amellerini öne sürüp kurtuluş için dua etmeye karar verirler. İlk ikisinin duasıyla kaya parçası biraz aralanır. Bu defa işveren üçüncüsü şöyle dua eder: “Ey Rabbim! Ben birtakım işçiler çalıştırdım. Ücretlerini ödedim. Ancak işçilerden birisi ücretini alamadan gitti. Onun hakkını ticaret yaparak işletip artırdım. Bir çok malı oldu. Ben, “gördüğün şu deve, sığır, koyun ve hizmetçiler senin ücretinden meydana geldi” dedim. “Benimle alay etme!”  diye cevap verdi. “Seninle alay etmiyorum” dedim. Bunun üzerine bütün malını alıp gitti. Hiçbir şey bırakmadı. Ey Rabbim; bunu sırf senin rızanı kazanabilmek için yapmışsam, bizi bu mağaradan kurtar! İşte bu duanın arkasından mağarının ağzını kapatan taş yuvarlanır ve oradan kurtulurlar. (Buhari, İcare: 12 Kamil Miras, Sahih-i Buhari Muhtasarı Tecrid-i Sarih Tercemesi c. VII. sh: 37-41)

Bir Teşbih:

Hükümet ortaklarından Sayın Devlet Bahçeli, Tekir Yaylası’nda Ulu Tanrı’ya nasıl seslenmiştir bilemem... Sn. Mesut Yılmaz, ANAP kongresinde Ulusal Güvenlik duasını niçin hecelemiştir bilemem. Yalnız Sn. Bülent Ecevit, Hacıbektaş’taki arslanlı çeşmeden suyunu içtikten sonra delikli taştan geçebilmek için galiba şöyle bir dua etmiştir. Yeniçeri Ocağı’nın pirinin kabri başında. “Ey Veli... Bir takım seçmenleri kandırdım. APO’yu getirdim. Oylarını aldım. Ayrıca vekillerden birisi Kavakçı mı ne, mazbatasını aldığı halde ona haddini bildirdim. ABD’ye kaçtı(!) yerine Derviş’i getirdim. Ancak Derviş buraya kadar gelemedi, selamını getirdim.  O şimdi ekonominin çile damında kırkını çıkarıyor... Şükrü(!) yü de Hindistan’a balayına gönderdim. Zeliha ile yeni geldiler. Bu yıl 8’li hediyeler getiremedim. Devlet’in ocağına pardon Bahçesine(!) incir ağacı diktim. Yılmaz’ın kovanına zambır/kiraz arısı girdi. Arı çılıkıyor, kurt ölüyor Pîrim(!) Fazilet’in yapışık ikizleri hala yaşıyor... Babanzade Süleyman, Kesici’yi kurşunkalemi ile sivriltiyor... Kasımpaşa’nın Dayısı, Ampul’ü yakıp yakıp söndürüyor. AK’lılar Ak güvercinimin kanadını yoluyor. Bir Rahşan, bir ben, bir de Bebek (mesela yani)deki evimiz. Herşey tamamen duygusal... Buna rağmen Çile çiçeklerimin sesi Sema’dan geliyor. Hoca refah’ın zehirli buğdayları ile bütün taklalarımı zehirledi. Ey Koca Pîr(!) Yok mu senin hocan Lokman Parende’den bir deva... Sezar Anayasa fırlatıyor, halk yazar kasa atıyor. Borsa düşüyor, döviz fırlıyor. Arı zırlıyor, kelp hırlıyor. Meclis’in açılışında başörtüsü mağdurlarını affedeceğiz, bütün haklarını da iade edeceğiz, söz veriyorum. Bize bir ışık deliği göster a pîrim(!) Ne olur bizi şu Şenkaya kartalının pençesinden ve ekonomik krizin girbadından kurtar.

Kurtar Bizi Dedeeeeeee!..”

Şaka... Şaka... Rüya gördünüz rüya. Bazı rüyalar uyanık iken görülürmüş... İşte öyle bir şey(!).

Bu dünyada zenginin işçiye, yoksulun da paraya ihtiyacı vardır. Ağaç kapının demir kapıya, demir kapının da altın kapıya muhtaç olduğu bir dünyada yaşıyoruz.

İşveren açısından görev ücretten önce gelir. Esas olan da budur. Ancak işveren genel olarak ekonomik güç sahibi olduğu için, işçiyi korumak amacıyla tarihte çeşitli toplumlarda düzenleyici işçi-işveren ilişkilerini dengede tutucu bazı yasalar ve yasal kurul, kurum, kuruluş ve sendikalar oluşmuştur.

İşçi-işveren hak ve sorumluluklarını konu alan hükümler tarihte ilk defa Hz. Muhammed a.s. ve Raşid Halifeler döneminde açıklanırken, işçi hakları konusunda ilk sosyal politik tedbir 1802 yılında İngiltere’de dokuma sanayiinde çalıştırılan çocukların çalışma şartlarını düzenleyen kanunla başlar. İşçi haklarının Osmanlı döneminde dile getirildiği tarih ise 13 Temmuz 1766’dır. Osmanlı Devletinde ilk toplu iş sözleşmesi Kütahya Çinicilik Atölyesi sahipleri ile işçileri arasında yapılan sözleşmedir. Yani Avrupa’dan 51 yıl önce Toplu İş Sözleşmesi yapılmıştır. Ayrıca Bu belge Şer’iyye sicillerinin sosyal, hukuki, mali ve ekonomik alanlarda ne kadar zengin bilgileri kapsadığını göstermektedir.

İslam’da işçi ücretlerinin miktarını belirleyen bir ayet ve hadis yoktur. Bu durum icmaya ve ictihada havale edilmiştir. Ancak işin çeşidi, riski, çalışma süresi, beldenin ekonomik şartları, kültür ve ahlakî yaşantısı ve işçinin beceri ve kabiliyeti ücret üzerinde dikkat edilmesi gereken hususlardır.

Emeğiyle çalışan bir kimsenin ücret veya maaş miktarının işçinin/memurun kendisinin ve bakmakla yükümlü olduğu kimselerin yeme, içme, giyim, eğitim ve barınma gibi temel ihtiyaçlarını karşılayacak ölçüde olması gerekir. Peygamberimiz “Bir kimse bizim işimize tayin olunursa, evi yoksa ev edinsin, bekarsa evlensin, hizmetçisi yoksa hizmetçi ve biniti yoksa binit (at, oto, araba v.s.) edinsin. Kim bunlardan fazlasını isterse o, ya emanete hıyanet eder veya hırsızlığa düşebilir.” buyuruyor.

Hortumculara ve yeraltı dünyasına ilanen ve alenen duyurulur. Yukarıda belirtilen imkanlara sahip olmayan kimse garîm/borçlu sayılır ve zekat fonundan desteklenir. (Böyle giderse memur değil amirler de zekat alabilecektir. El-fetva alâ kavli Diyanet...)

İşçiye gücünü aşan iş yüklememek gerekir. Zira Allah c.c. bile hiçbir kimseye gücünün yeteceğinden başkasını yüklememiştir.  Eğer işçiye ağır yük ve yükümlülükler yükletilirse ona ayrıca maddî açıdan yardım etmek gerekir.

İşçi inanç ve ibadet hak ve hürriyetine sahip olmalıdır. İşçi ve memurun farz olan ibadetlerini engellemek zulümdür. Çalışmak da bir ibadettir. Ancak farz olan itaata engel olmamalıdır.

İşçiye akitte belirtilen ücret ve maaş dışında verimliliğini artırmak için teşvik pirimi, kıdem tazminatı, ek ders ücreti v.s.ek sosyal imkanlar sağlanabilir. Teşvik amacıyla izin ve çeşitli şekillerde mükafaat da verilebilir.  Devlet işçi ve işveren arasında hakem olmalıdır. Ücretliler arasındaki gelir adaleti sağlanmalıdır. Unutulmamalıdır ki at bile sahibine göre kişner. Ücretliler arası gelir dağılımındaki dengesizlik isyanları ihtilal ve sosyal felaketleri doğurur. İşçi, ekmeğinden sebeplendiği işverenin/zenginin malının bekçisidir. Ancak aç ayının oynamayacağı, aç itin fırın deleceği ve aç insanın iş ve fikir üretemeyeceği bir gerçektir. Eğitimciler insanların ezberleyeceği önemli metinleri aç iken hıfzedeceğini, önemli kararların tok iken verilmesi gerektiğini tesbit etmişlerdir. Çünkü aç karna verilen önemli kararlar ve kullanacağı akıl ve irade genellikle midesi ile ilgili olacaktır. Aç insanın itaati fazla olur. Amma üretkenliği ve verimliliğini kaybeder. Hani meşhur bir arap ata sözü vardır: “Köpeğini aç tut ki sana itaati artsın.” Ülkemizde uygulanan ekonomik politikaların da temelinde acaba bu espri mi yatıyor? Ne dersiniz. Çünkü bu ülkenin toprağı münbit ve bâkir. İnsanı güzel, emek su gibi sebil. Sermaye içte yastık bank’ta, dışta ise İsviçre bankalarının sırdaş hesaplarında dolar-mark cinsinden gömüde. Mesela, merhum Albay’ın İsviçre bankalarındaki döviz hesapları varmış meğer. Kimin ne yaptığı ve ne yapmak istediği öldükten sonra anlaşılıyor. Haşim Ağa, “bana fırsat versinler 100 milyar dolar bulamazsam merkep olup anıracağım” diyor.

Geriye iktisat ilminin bir temel öğesi kalıyor. Müteşebbis... Evet hür teşebbüsün önü açılmalıdır. Yapılması gereken milletin iradesi üzerindeki ipotek kaldırılmalıdır. TBMM bahçesini çevreleyen duvarlarına herkesin anlayacağı dilden “Asgari Siyaset Bölgesidir. İzinsiz girilmesi tehlikeli ve yasaktır” levhaları asılmalıdır. Profesyonel askerlik sistemine geçilmeli, dünyanın jandarmalığına soyunan G-8 ülkelerinin ve ABD’nin demode olmuş savunmaya yönelik silah ve techizatının alımından vazgeçilmelidir. Eğitimin milli gelir üzerindeki payı yükseltilerek dürüst insan yetiştirilmelidir. Devlet ve asker (OYAK) ekonomiden ya tüm elini çekmeli yahut da kapalı ekonomiye tekrar dönülmelidir. Kimin eli kimin cebinde belli değil. İşçi işverene, devlet milletine güven tazelemesi gerekir. Herkes eteğindeki taşları döküp yeniden büyük Türkiye için, aydınlık yarınlar için elinden geleni yapmalıdır. İşçi ve işveren sendikaları da artık “Tavşan’a kaç!.. Tazı’ya tut” oyunundan vazgeçmelidir. Çünkü biz devletin milli’sine inanıyor ve güveniyoruz. Milletin önüne getirilen demir perde kalkıyor. Artık; işçi, memur ve insanımızın üstünde çırpacak ne bir toz, ne de bir güç kaldı. Al abdestini, ver pabucunuzu.

Kaynaklar:

1- Hamdi Döndüren Şamil İslam Ansiklopedisi, Akit, 4. cilt. 2000

2- Yusuf Kerimoğlu, Emanet ve Ehliyet, Akit, c. 2, İst. 1998.


Künye , E-Posta , Webmaster , Türkçe Karakterler]

Burası ilkadım dergisinin internet sitesidir. Bütün hakları saklıdır©.

Tel: 0384 213 65 43    Fax: 0384 212 62 22   Yazışma Adresi : PK. 75 Nevşehir

Görüş ve sorunlarınız için webmaster'a mesaj bırakabilirsiniz.