E-Mail listemize üye olun!

E-Mail listemize üye olursaniz, bu sayede sitemiz her yenilendiğinde bundan anında haberdar olabileceksiniz. 

 

Not: Yukarıdaki kutuya email adresinizi yazıp 'tamam' düğmesine bastıktan sonra adresinize bir mesaj yollanacaktır. Bu mesaja oldugu gibi cevap verdiğinizde (reply) listemize üyelik işleminiz tamamlanmış olacaktır. Aksi takdirde (yani bu mesajı cevaplamassanız) listemize üye olmuş olmayacaksınız.

Arkadaşınıza Tavsiye Edin

Sizin Adınız

Arkadaşınızın e-mail adresi

Mesajınız

 

 

ABDÜLHAMİD ÖZYAYLA

KAPAK


 

EMANET ATA BİNEN TEZ İNER

Sözlükte varlığı hissedilen/algılanan nesneye madde denir. İngilizce’de matter kelimesi, madde, mesele, iş ve önemli olmak anlamındadır. Bir dünya görüşü ve siyasi bir ideoloji olan materyalizm, maddeye bağımlılığı ifade eder. Materyalizmde insanın değeri maddi varlığı ve ekonomik gücü/parası ile doğru orantılıdır. Yani materyalizmde bir insan ne kadar varlıklı ve zengin ise, o kadar değerlidir, halk içinde de bir o kadar itibarlı ve saygın bir kişiliğe sahiptir. Materyalist insan doyumsuzdur. Yalnız manevî duygu ve değerlerden yoksun olduğu için manen açtır ve çıplaktır. Maddeci insanın fizyolojik ihtiyaçlarını tatmin ve şehevi isteklerini teskin konusunda yapamayacağı yoktur. Bu gibi kişiler tek kanadı kırık bir kuş ve tayyare gibi nerede, nasıl düşeceği, nereye çakılacağı belli olmaz. Çünkü bu tip insanlar devamlı güven bunalımı içindedir.  Gönül aynaları kirli ve kırık olduğu için de hakikati göremezler. Onların gözleri vardır, fakat perdelidir. Kulakları vardır, fakat anlamazlar. Elleri vardır, ama hakkı tutup kaldırmazlar. Ayakları vardır, ama doğru yoldan gitmezler. Kur’an’ın tabirine göre bunlar, insan suretinde dört ayaklı hayvanlar gibidir. Akılları vardır, işletmezler, beyinleri vardır ancak urludur. Asla düşünmezler. Bu yüzden hayvanlardan daha da aşağı varlıklardır.

Simya/kimya ve fizik ilimlerinde madde, kütlesi ve hacmi olan, elle tutulan ve gözle görülen varlıkların ortak adıdır. Mesela demir, su, ateş vs... Kütle, hacim, eylemsizlik, tanecikli ve boşluklu yapıda olma gibi genel özellikleri olan maddelerin, yoğunluk, erime ve kaynama, genleşme ve esneklik gibi ayırt edici özellikleri de vardır. Maddenin çeşitleri aşağıda şema olarak (Şekil-1) verilmiştir.

Kainatta her şey bir şeyin zıddıdır. Madde de mânânın zıddıdır. Daha doğrusu madde, mânânın/maneviyatın tersidir ve onun elbisesidir, kabuğudur. Maneviyat, maddenin içinde saklı tutulması gereken itici bir güç, öz, anlam ve çekirdektir. Maneviyat yürek gücü ve üstün moral anlamına da gelmektedir. Köylü Mehmet ağa nasıl ki, iki kabağı birbirine vurarak içindeki çekirdekleri ayıklarsa, felsefeci kel Mahmut Bey de iki farklı düşünceyi tartışarak ve çarpıştırarak insanların doğruları bulmasına yardım eder. İnsanın maddeye de manaya da ihtiyacı vardır. Zira insan madde ve ruh planında yaratılmış Cenab-ı Hak’kın en son harikasıdır. Bu konuda Mevlana Celaleddin-i Rumi Hazretleri (r.aleyh) şöyle buyurmuştur: “Tenini besleyen kurban olur. Canını besleyen Kur’an okur.” Öyle ya geçmişte insan kanıyla ve emeğiyle beslenen nice grostonluk goril ve kanaralar toprak ananın koynunda kurban olmuştur. Oysa ki elindeki kılıcı kendi boyunu aşan nice canlar ve cengaverler dillere destan olmuştur. İnsanlık hala onları isimleriyle anmakta ve okunmaktadırlar. Tarihin şeref levhasına isimleri altın harflerle kazınmıştır. Birisinin habis ruhu için el-kari’a denilirken diğerlerinin aziz ruhları için Fatihalar ve Yasin’ler okunmaktadır. Tenini besleyenler cehennemin veyl deresinde hendek mekan olurken, canını besleyenler Tuba ağaçlarının altında cennet mekan olmuşlardır.

İçinde yaşadığımız dünya ahiretin mecazıdır, tarlasıdır. Ancak gerçek hayat ahirettir. İnsan kendi iç ve dış âleminde mutlu olması için üzerine bindiği nefis atının yemine ve yiyeceğine dikkat ettiği gibi üzerindeki heybenin de dengesini sağlamalıdır. Eğer insan nefis atının tüm yem ve yiyeceğini kısarak onu terbiye etmeye kalkışırsa, ya çiftesini yiyecektir, yahut da bahar mevsimi kaya damdan çıkmış bir beygir veya kısrak gibi oka yanaşmayacak, falakayı kıracak, arabayı devirecek, sahibini ısıracak veya sağa sola saldıracaktır. Atın ölümü arpadan olsun ama bu kış altı ay yatarken değil, yaz altı ay çalışırken çift sürerken olmalıdır. Unutmayınız ki, çift öküzünün de ağzı bağlanmaz.

İslam dininde ruhbanlık yoktur. Ahiret için ele güne muhtaç olmak, dilencilik yoktur, üstelik en helâl kazanç yollarından birisi Allah yolunda cihad etmektir. Zaten zengin olmanın üç sırrı vardır:

a) Başlangıçta aşırı fakirlik.

b) Hicretle başlayan gurbet.

c) Allah yolunda cihat.

Ancak geçici bir dünya hayatı için ebedî bir ahiret âlemi de ihmal edilemez. Sınırlı bir ömürle sonlu bir dünyada yaşayan insanoğluna yakışan cennet ve cehennemi ile sermedi yani ölümsüz bir hayatı dünya sahnesinde iken kazanmak yaratıcısına karşı mahçup olmamaktır. Zira dünya ölümlü ve gün akşamlıdır. Herşey fanidir. Baki olan ancak Allah c.c.’dür.

İnsanoğlu maddi alemde yaşaması için bedenine gıda şifa ve deva olabilecek her türlü nimet ve rızkını temin ederek beslenmeli, haram kılınan şeylerden uzak durmalıdır. A’dan Z’ye tüm vitaminleri, yağları, karbonhidratları vs. maddeleri ile taş tuluğa/metabolizmaya, mideye indiren insanoğlu ruhunu da vahyi ilahinin nuruyla aydınlatmalıdır. Fen Biliminde anlatılan fotosentez olayının gerçekleşmesi yani bitkisel hayatın var olması için nasıl ki, güneş ışığı ve ısısına ihtiyaç vardır, insanın da sıhhatli yaşaması için Kur’an’ın nuruna ihtiyacı vardır. Devamlı karanlık ve gölgede kalan bir bitkinin yaşaması muhaldir. 21. y.y.’da yaşanılan bir çok hastalıkların (stres, migren, cinnet, akli dengesizlik vs.) sebebi maneviyat boşluğudur. Hayat, boşluk kabul etmez. İslam güneşinden nasibini almayan insanlar bitkisel hayatta bile varlıklarını devam ettiremezler. Böylesi ölü ruhlardan oluşan ölü bir toplumun dirilişi ancak Kur’an ve İslam’la mümkündür. İbrahim a.s.’ın bir milleti olarak kokuşmuş bir toplumun dirilmesi için Cenab-ı Hak’tan soralım: “Ey Rabbimiz... Bu toplum nasıl dirilir? Bize aynı cevabı verecektir Cenab-ı Allah Kur’an diliyle: “Dört kuşu al...” Nedir o dört kuş? Bunlar kışla kartalı, mülkiye hüdhüdü, maliye ankası ve maarif dudu kuşu. Bunların kanatlarını kopart, sonra tekrar dirilmeleri için gönderdiğin dağdan yanına çağır... Emin ol ki, koşarak geleceklerdir... Böylelikle Cenab-ı Allah ölüleri nasıl diriltir göreceksin.

Allah göklerin ve yerin nurudur. Gökleri ve yeri aydınlatan Allah’tır. Cisim ve cevheri/ruhu aydınlatan da O’dur. İnsanın bir basarı/gözü, bir de basireti/idraki vardır. Dünya hayatımızı da gönül alemimizi de nurlandıran Allah c.c.’dür. Işığı ve renkleri algılayan gözdür. Basiret ise idrak ve akıl kuvvetidir. Duygu ve düşünceleri algılayan güç, basirettir. A’manın göz pınarı kurudur, ancak akıl ve idraki açıktır. Belki ışık ve renkleri göremez, ancak vahyin ışığı ile gönül alemini nurlandırır. Yalnız akıl, bir mürşide, bir yol göstericiye muhtaçdır. En büyük mürşid Kur’an’dır, en büyük irşad ise peygamberlerin irşadıdır.  Çünkü Kur’an bir ışıktır. Karanlıklardan kurtuluş ancak onunla mümkündür. Zira Kur’an’ın bir ismi de Nur’dur. Allah’u Teala Kur’an-ı Kerim’de güneşe çerağ/kandil, dediği halde Hz. Muhammed s.a.v.’e nurlu bir kandil ismini vermiştir.

Güneş ve ay birinci kat semanın kandilleri iken Rasül-ü Ekrem Efendimizin alnındaki nur varlık aleminin tamamını aydınlatan bir ışıktır. O bütün insanların önderi ve rehberidir. Ahir zaman ümmetinin peygamberidir. Ayın ışığını güneşten aldığı gibi beşeriyet de nurunu Hz. Muhammed a.s.’ın nur cemalinden almıştır. Mesela güneşin ışınları aya varıp oradan bir evin içine girerek duvardaki bir aynaya düşse, sonra ordan su dolu bir kabın içine yansısa, oradan da karşı duvardaki başka bir aynaya aksetse, buradan da evin tavanına yansısa, bunların en büyüğü kaynak olan güneşteki nur, ikincisi aynadaki, altıncısı tavandaki görüntüsüdür. Bugün müslümanların gönül aynaları kırgın ve kirli olduğu için İslam’ın nuru insanların yüzüne aksetmemektedir. Necip Fazıl merhumun diliyle İslam dünyasında “Güneşi ceketinin astarı içinde eskiten  marka müslümanları” türemiştir. Müslümanlar İslam’ı maalesef her alanda tam olarak temsil edememektedirler. Bu yüzden karanlıklar Nur’u, zillet/alçaklık izzeti/şerefi, dalalet/sapıklık hidayet/istikamet yollarını kaplamış veya tıkamıştır. Allah’ın nurundan feyzini almayan insan, yörüngesini sapıtmış bir gezegen ve serseri bir mayın gibidir. Nerede infilak edeceği/patlayacağı belli olmaz.

Evet.. “Allah’ın nurunun  misali sanki bir mişkat/arkasına nüfuz edilemeyen dairesel veya çokgen bir pencere/gibidir ki, içinde bir misbah vardır. (Misbah, arapçada sabah gibi hoş ve kuvvetli aydınlık veren lamba demektir) O lamba, kristal/billur bir fanus içindedir. (Gök kubbeye işaret olabilir.) O fanus da sanki inciye benzer bir yıldız gibidir ki (büyüklüğü) doğuya da batıya da nisbet edilemeyen mübarek bir ağaçtan, yani zeytinden çıkarılan yağdan tutuşturulur. (Zeytin yağının daha hafif ve sıhhi olduğuna işaret olabilir.) O’nun yağı, neredeyse, kendisine ateş değmese dahi ışık verir.” (Ayette geçen inciye benzeyen yıldızdan kasıt sevgili peygamberimiz olabilir.) İlahî ve manevî nurun ana kaynağı da Kur’an’dır. (Bu) Nur üstüne nurdur. Allah dilediği kimseyi nuruna eriştiririr/o nuruyla dilediği kişiyi hidayete eriştirir. Dolayısıyla herkes hak delili göremez, hak ayetlerini bilemez, hakkın isteğine eremez. Bazen fazla ışık ve şua insan gözünü kör de edebilir. Kaynak yapanlar bunu çok iyi bilirler ve maske kullanırlar. Mesela peygamberimiz döneminde vahiy katipliği yapmış bir kişi inen ayetlerin nurunu gördüğü halde irtidat etmiş/dinden dönmüştür. Horozdan kurban olur diyenler, dinde reform adına yeni bir din icat eden Artinler, dinler arası diyalog oyunlarına alet olan Naylon ördekler.

Ölü bir toplumun dirilişi şu dört merhaleden oluşmaktadır:

1- Mişkat dönemi, mişkat ferttir. Yani fertler önce kendi iç alemini ilahi vahyin nuru ile aydınlatmalıdır. Gönül pencereleri, perdesi ve çevresini öncelikle temizlemelidirler.

2- Misbah dönemi, misbah, toplumdur. Mü’min mü’minin, toplum da/millet de fertlerin aynasıdır.

3- Zücace dönemi, zücace devlettir. Devlet milletin aynasıdır. Maneviyatı güçlü milletler, dünya konjöktüründe güçlü devletler kurmuşlardır.

4- Nur’un ala Nur dönemi. Bu ise büyük bir İslam medeniyetidir.

Şimdiye kadar fıkıh alimleri Nur’un ala Nur’u hep “abdest üstüne abdest alma ve nişan üstüne nikah kıyma” olarak anlatmışlardır. İslam’ın bir dünya siyaseti olduğunu, Mekke’de doğan bir güneşin bütün kainatı aydınlatması gerektiğini vurgulamaktan çekinmişlerdir.

“Oysa ki Allah insanlara işte böyle temsiller getirir. Allah herşeyi bilir. Bu kandil/Kur’an bir takım evlerdedir ki, Allah o evlerin yücelmesine ve içlerinde isminin anılmasına izin vermiştir. Orada sabah akşam öyle kimseler O’nu tesbih eder ki, onlar, ne ticaret ne de alış-verişin kendilerini Allah’ı anmaktan, namaz kılmaktan ve zekat vermekten alıkoyamadığı insanlardır. Onlar, kalplerin ve gözlerin allak-bullak olduğu bir günden korkarlar. Çünkü o günde Allah, onları yaptıklarının en güzeli ile mükafatlandıracak ve lütfundan onlara fazlasıyla verecektir. İnkar edenlere gelince, onların amelleri, ıssız çöldeki serap (lar) gibidir ki, susayan onu su zanneder. Nihayet ona vardığında orada herhangi bir şey bulamamış, üstelik yanıbaşında da (inanmadığı, kendisinden sakınmadığı) Allah’ı bulmuştur. Allah ise, onun hesabını tastamam görmüştür. (Dünyada da ahirette de defterini dürmüştür.) Allah hesabı çok çabuk görür. Yahut o kafirlerin duygu, düşünce ve davranışları engin bir denizdeki karanlıklar gibidir ki, onu dalga üstüne dalga kaplıyor, üstünde de bulut... Birbiri üstüne karanlıklar. İnsan, elini uzatsa, neredeyse onu bile göremez. Bir kimseye Allah (iman) nur, vermemişse, artık o kimsenin aydınlıktan nasibi yoktur.”

İnsanın fiziken ve bedenen güneşe ihtiyacı vardır. Zira güneş ışığında E vitamini vardır. Kemiklerin gelişmesi ve büyümesi güneş ışığı ile olduğu ilmi bir hakikattir. Zaten doktorlar öteden beri “Güneş girmeyen eve doktor girer.” demektedirler. Üzerine İslam güneşinin doğmadığı bir toplum hastadır. Derdi veren Allah devasını da vermiştir. Ancak yarasalar hep güneş ve ışıktan kaçarlar. Arapça bir kelime olan Nur, ışık, aydınlık, parlaklık, şan, şeref, eşyayı ortadan çıkaran ve onun gerçekliğini gözler önüne seren anlamındadır. Çoğulu envar’dır. Yalnız halk dilinde erkek çocukları için kullanılan enver bir isimdir. Ziya da öyledir. Nur ile eşanlamlı olan ziya, parlaklığı bizzat kendinden olan cisimlerin yaydığı ışığa denir. Nur ise başka bir ışık kaynağı vasıtasıyla parlak olan cisimlerin yaydığı ışığa denir. Bu tanım şu ayeti kerimeye dayandırılmaktadır: “Güneşi ışıklı/ziyalı, ayı nurlu kılan (Allah’tır)” (Yunus/5) Bu tarife göre ziya nurdan daha kuvvetli bir ışıktır. Halk dilindeki Nur, Nuriye, Nurten, Nurcan, Nurtop, Nursen, Nuray, Nuri, Nurullah, Nur Cemal, Rıza Nur, Aynur, Gülnur, Şennur vb. isimlerin temelinde İslam kültürü vardır. İsimlerin kişilikler üzerindeki tesiri malumdur. (Milli Damat Helmut Kohl’ün oğlu Peter, Elif’in nurunu aldı. Fazilet’in bahtını keder saldı. Yazık ki yazık.)

İslam dünyasında kozmoğrafya/ışık bilimi alanında ciddi çalışmalar ve ilmi eserler makaleler neşreden âlimler vardır. Mesela, bunlardan İbn-i Heysem Kazvini, Farabi, İbn-i Sina ve Sühreverdi en meşhurlarıdır. Bunların içinde bizim gibi bu işin edebiyatını yapanlar da olmuştur.

Nur kavramı Kur’an’da bazen salt fiziki anlamda, çoğu zaman da cinas ve kinayeli anlatımlarla kalbi-ruhî gerçekleri ifade etmede mecazi olarak kullanılmıştır. Allah’a iman eden bir mü’min için Kur’an bir nurdur. İman bir nurdur. Namaz bir nurdur. Hidayet bir nurdur. Melekler nurdan yaratılmıştır. Güneş bir ziya, ay bir nurdur. Sabır bir ziya, Muhammed a.s. bir nurdur. İlim bir nurdur. İslam bir nurdur. İslam’ın nuruyla aydınlanan kişiye münevver/aydın denir. Bilgi ve kültürünü iman ve İslam ile temellendiremeyen kişiler, karanlıklar içinde yolunu kaybetmiş zavallılardır. Eğer Edison ampülü icad edip de imandan nasibini almamışsa bütün dünyayı aydınlatmış olsa ne yazar? Çünkü İslam sırf beşeriyete/insanlığa hizmet dini değildir. Allah’a iman ve itaat dinidir. “Halka hizmet, hakka hizmettir.” sözü iman etmek şartıyla geçerlidir. Bu manada çalışmak da ibadettir, ama neye, nasıl ve niçin sorularına cevap vermek şartıyla.

Vücut kimyanızın bozulmasını istemiyorsanız, manevi açlığın getirdiği sıkıntılardan kurtulmak istiyorsanız İmam-ı Gazali (R.aleyh)in Kimya-yı Saadet’ini mutlaka okuyun. Açın ikinci cildin üçüncü rüknünü okuyun Kitab-ül Mühlikat bölümünü: Riyazet-i nefsden, kötü ahlaktan temizlenmeye; şehvet ve fercin ilacından, konuşmadaki zararları kaldırmak ve dilin afetlerinden, hışm, hıkd, hased v.b. manevi hastalıklar ve ilacına kadar. Dünya sevgisinden kurtuluş yolları, cimrilik ve mal toplamak hırsından makam/mevki ve haşmet/büyüklük sevgisinin ilacına kadar neler bulacaksınız neler. Taat ve ibadetteki riyadan kurtulmanın çareleri, gaflet, dalalet, gurur, sapıklık ve kişinin kendine hüsnü zan etmenin ilaçlarının hepsi Kimya-yı Saadet’tedir. Öyle hep Kanal 7’deki Kimyacı’yı seyretmek çözüm değildir. Siz kendiniz birer kimyacı ve fizikçi olacaksınız. Türkiye’nin fizikî, coğrafî ve siyasî haritasını ve fotoğrafını iyi okuyacaksınız. Gazman’ın Ankara semalarındaki maceralarına takılıp, milletin doğalgaz’ı ile uğraşan Gaz, alilerin gazını alacaksınız. Öyle mi? Onlar da size Gazprom’um gazını pompalayacak, sonra gaz başınıza vuracak, içinde gaz dolu balonlarla havada uçacaksınız ha.... Buna kazlar da güler... Naylon ördekler de.... Bu ülkede beyaz enerji ve mavi akımın sızıntısını kanatlı ve kanatsız hiçbir bez durduramaz... Artık mızrak çuvala sığmıyor.... Bu ülkede kimse anasından evvel ahıra, hocasından evvel sınıfa girmesin... Sonra kendisini imam zannedip ikindi namazının sünnetini kılarken namazın sonunda açıktan sağa ve sola selam verirse şaşırmayın. Çünkü referansı İslam olan bir lider’in selamını ancak yine referansı İslam olanlar alacaktır. Kendisine selam verenler de onlar olacaktır. Mesele bu davaya er olmaksa zararı yok. Bakan-er olacağına Doğan-er olur veya Gören-er olur. Ama... Dava maval, sevda hayal, siyaset bir kaval olup herkes ayrı telden bir gazal okumasın... Unutmayınız ki; emanet ata binen çabuk iner.  (*) Atasözü

 


Künye , E-Posta , Webmaster , Türkçe Karakterler]

Burası ilkadım dergisinin internet sitesidir. Bütün hakları saklıdır©.

Tel: 0384 213 65 43    Fax: 0384 212 62 22   Yazışma Adresi : PK. 75 Nevşehir

Görüş ve sorunlarınız için webmaster'a mesaj bırakabilirsiniz.