E-Mail listemize üye olun!

E-Mail listemize üye olursaniz, bu sayede sitemiz her yenilendiğinde bundan anında haberdar olabileceksiniz. 

 

Not: Yukarıdaki kutuya email adresinizi yazıp 'tamam' düğmesine bastıktan sonra adresinize bir mesaj yollanacaktır. Bu mesaja oldugu gibi cevap verdiğinizde (reply) listemize üyelik işleminiz tamamlanmış olacaktır. Aksi takdirde (yani bu mesajı cevaplamassanız) listemize üye olmuş olmayacaksınız.

Arkadaşınıza Tavsiye Edin

Sizin Adınız

Arkadaşınızın e-mail adresi

Mesajınız

 

 

VEYİS ERSÖZ

DÜŞÜNCE


 

BEŞERİ SORUMLULUK

Dini, inancı, dili, ırkı, yurdu ve cinsiyeti ile makam ve mevkii ne olursa olsun, hangi coğrafi bölgede yaşarsa yaşasın her insanın Yaratan’a bir takım yükümlü olduğu görevleri vardır. Yaşanan ağır şartlara ve başa gelen türlü endişelere ve felaketlere bakılmadan, bunlara aldırış edilmeden beşerî sorumluluklar ve kişinin inancına taalluk eden vazifeler zamanında yerine getirilmelidir.

Her inanç sahibi insan ilk önce esbaba, yani sebebe tevessül edecek (sarılacak) sonra da kadere tevekkül edecektir. Herkes bununla yükümlü olduğunu hiç unutmamalı ve aklından çıkarmamalıdır. Özet olarak izah etmeye çalışmış olduğumuz bu hal ve durum her insanın, iman ve inanç sahibi her beşerin kuluk görevleri arasında önemli bir yer tutar.

% 99’u müslüman olduğu ifade edilen bir ülkede herkesin İslam ile barışık olması ve İslamî kuralları nefsinde ayniyle yaşaması lâzımdır. Fert olarak, sonra aile ve toplum olarak beşeri sorumluluktan kurtulmanın yolu budur. Ölçüsüz yaşantılar, İslamî sınırı aşan hareketler, başkalarını taklit etmeler, dini açıdan yasak bölgelere girmeler, insanın, özellikle de müslüman olduğunu iddia eden kimselerin sorumluluğunu büyük ölçüde zedeler.

Beşeri sorumluluğun başlama ve bitme noktalarını çok net ve ayrıntılı şekillerde bilmek ve herkes kendini ona göre ayarlamak mecburiyetinde olmalıdır. Aksi halde Halîk (halkeden) ile mahlûk (yaratık) arasında bir kopukluk, bir irtibatsızlık husule gelir. Beşerî sorumluluk duygusunu taşıyan ve Yaratan’a karşı görevini müdrik olan gönül eri, mana neferi her insan vazifelerini yerine getirmede, kulluğa müteallik vecibelerini yerine getirmede gerekli hassasiyeti göstermesi icabeder. Kulluk ve fert (birey) için beşerî sorumluluk bunu gerektirir, bunu icabettirir.

Bir insan dünya hayatında hangi işte, hangi görevde olursa olsun o görevinin hakkını eksiksiz bir şekilde yerine getirme gayret ve çabası içinde olmalıdır. İnsanın; biri Yaratan’ına ait, öbürü de dünya işlerine ait olmak üzere iki çeşit görevi vardır. Her ikisinin de ihmal edilmeden ve prensiplere uygun şekilde götürülmesi ve yürütülmesi lazımdır. Ahiret hayatını kazanmanın, cennete varis olmanın yolu dünyadan geçer. Eğer dünya hayatında, ebedi olan ahiret hayatı unutulacak, orası için gerekli ve yeterli hazırlık yapılmayacak ve bütün mesai geçici olan dünya hayatına verilecek olursa o zaman elde: “Yandı gülüm keten helvası” kalır.

“Sekiz günlük ömre dokuz günlük nafaka lazım.” demişler. Bu kadar kısa bir ömre daha fazla nafaka hazırlarken, belli bir yılı, asrı ve milenyumu olmayan sonsuz bir hayat için neye ömrümüzü gaflet içinde geçiriyoruz acaba? Bütün bunlar ve daha niceleri beşerî sorumluluktan ne kadar uzak bir yaşantı içinde olduğumuz sergilemektedir.

Geçen dakikaları, saatleri, günleri, haftaları, ayları ve yılları geri getirmemiz veya işleyen zaman sürecini belli bir noktada durdurmamız asla mümkün olamaz. Saatimizin dönen saniyeleri, hareket halinde olan yelkovanı ve ağır ağır yoluna devam eden akrebi bizleri hep-ölüm adı verilen- son nefese yaklaştırmaktadır. Bundan kurtuluş, bu akıbetten azâde olmak asla mümkün değildir. Bu, herkes tarafından bilinen bir hakikattır.

Beşerî sorumluluğun idraki içinde olanlar her iki cihanda da kârlı ve kazançlı olur. Bunun zıddı bir hayat sürenler, yani beşerî sorumluluk duygu ve düşüncesi taşımayanlar dareyn saadetten mahrum kalır. Aklını kullanan insan için beşerî sorumluluk ve bu sorumluluğun gereklerini yerine getirmek bir umut ve bir şereftir.

İnsan; ölüm denilen, ahiret denilen, hesap-kitap denilen, mükafat ve mücazat denilen bir hayata, cennet ve cehennem denilen bir varlığa inansa da inanmasa da, bunların varlığını kabul etse de etmese de bunlar mutlaka vuku bulacak, vaktinde herkesin başına gelecektir. Bunda en ufak tereddüt, şek ve şüphe yoktur. Bu olayların başa geleceğini bilen ve ayniyle kabul eden her fert, her kişi ve her şahıs beşeri bir sorumluluk içinde ve mesuliyet duygusunu müdrik bir şekilde hayat çizgisini sürdürmelidir.

Dünya hayatı bir oyun ve oyuncaktan ibarettir. Oldukça kısa süreli olan bu dünya hayatını hakkıyla değerlendirmede gerekli hassasiyeti göstermek lazımdır. Bu hassasiyeti, bu ilgi ve alakayı göstermeyenler, “nerde çalgı, orda kalgı” kabilinden bir hayat sürenler, hiç ölmeyecek gibi dünyaya sarılanlar, ahiret hayatını akıllarının ucuna bile getirmeyenler, yediği önünde, yemediği ardında bir yaşantının kulu-kölesi olanlar, dünyada uzun süre kalacağını, hatta ölmeyeceğini sananlar bu gafletlerinin faturasını çok ağır ve pek yüklü bir şekilde öder. Bunlar, sorumluluk şuurundan uzak kalmanın, keyfi bir yaşantıya dalmanın çok acı ve pek acıklı sonuçları olarak karşımıza çıkmaktadır.

Zaman hiç durmadığı, yerinde saymadığı şöyle dursun bir su gibi, bir nehir gibi akıp gitiyor. Zamanı durdurdurmak asla mümkün olmadığı herkesin kabul ve ittifak ettiği bir gerçektir. Varlar ve yoklar, azlar ve çoklar, iyilikler ve kötülükler, güzellikler ve çirkinlikler hayırlar ve şerler hep hayatımızı sürükleyen, yaşam biçimimize yön veren zaman dilimi içinde gerçekleşir. “O halde zamanımızı hakkıyla değerlendirmek lazımdır.” diyorum.

“Zaman sana uymazsa sen zaman uy!” sözü bir yanlışı dile getirir. Esasında âdemoğlu kendisini normal bir seyir takip eden zamana uydurması, zamanın her türlü fitne ve fesadından sakınması, son derece uzak kalması lazımdır. Gün aynı gün, ay ve yıl aynı ay ve yıl olarak ilahî emrin tecellisi istikametinde yoluna devam etmektedir. Değişkenlik ve başkalaşım zamanda ve dünyada değil, beşerî sorumluluğu hakkıyla yerine getiremeyen, görevlerini ifa etme şuurundan mahrum kalmış olan gafil insanlardandır.

Merhum Üstad Necip Fazıl’ın “Sakarya” şiirinde ifadesi bulan: “musluklar çift, birinden nur, birinden kir akar.” dediği gibi insanlar nura mı, yoksa kire mi talip olduğunu yaşantısıyla, dünya hayatıyla ortaya koyar. Üstadın burada ifade ettiği nur, imanı, kir ise küfrü izah eder. Her toplumda elbette hem imana, hem de küfre taraftar olanlar vardır.

Beşerî sorumluluk duygu ve düşüncesiyle hareket edenler, ölümsüz hayata ağırlık verenler, geçici dünya hayatında şuuru, disiplini ve intizamlı yaşamayı alışkanlık halinde getirmelidirler.

İnsanın dünya hayatı bir hüda-i nabit, bir çer-çöpten ibaret değildir. En mükerrem ve en şerefli bir varlık olarak dünya misafirhanesine getirilmiş olan insanın, yaratanına karşı birtakım görevlerinin, yükümlülüklerinin olduğu unutulmamalı ve akıldan çıkarılmamalıdır. Cenab-ı Allah (c.c.) insanları kendisine ibadet etmeleri için yaratmıştır. Dünya hayatı gayesiz ve boş bir yaşam şekli değildir. Atılan her adımın, alınıp-verilen her nefesin, ifa edilen her amelin, ağızdan çıkan her sözün bir hesabı olacaktır elbette. Beşerî sorumluluk taşıyan herkesin bu gerçekler karşısında uyanık olması ve hassasiyet göstermesi gerekir.

Zamanımız insanlarının önemli bir kısmı para meşgalesine ve dünya muhabbetine kendisini kaptırmıştır. Bu durumda olan kimseler kelime-i tevhid misyonunu gereği gibi kavramaktan uzak kalmışlardır. Hakkı bilmemek, bundan yüz çevirmek, batılın, hatta küfrün safında yer almaya sebep teşkil eder. Beşerî sorumluluğun idraki içinde olmayanlar hak ve hakikat çizgisinin dışında kalmış olur. İnsanî ve İslamî görevimize dört elle sarılmalıyız.

 


Künye , E-Posta , Webmaster , Türkçe Karakterler]

Burası ilkadım dergisinin internet sitesidir. Bütün hakları saklıdır©.

Tel: 0384 213 65 43    Fax: 0384 212 62 22   Yazışma Adresi : PK. 75 Nevşehir

Görüş ve sorunlarınız için webmaster'a mesaj bırakabilirsiniz.