E-Mail listemize üye olun!

E-Mail listemize üye olursaniz, bu sayede sitemiz her yenilendiğinde bundan anında haberdar olabileceksiniz. 

 

Not: Yukarıdaki kutuya email adresinizi yazıp 'tamam' düğmesine bastıktan sonra adresinize bir mesaj yollanacaktır. Bu mesaja oldugu gibi cevap verdiğinizde (reply) listemize üyelik işleminiz tamamlanmış olacaktır. Aksi takdirde (yani bu mesajı cevaplamassanız) listemize üye olmuş olmayacaksınız.

Arkadaşınıza Tavsiye Edin

Sizin Adınız

Arkadaşınızın e-mail adresi

Mesajınız

 

 

Prof. Dr. S. Mehmet Şen KAPAK

 

Siyaset kurumu tasfiye mi ediliyor?

Beklemediğimiz, ummadığımız, tahmin etmediğimiz kimi durumlarla karşılaştığımızda şaşkınlıkla birbirimize sorarız:

Gene ne oluyoruz?

Ya da:

Acaba neler oluyor?

Diyedir bu suallerimiz.

Bu sualler aynı zamanda:

Bizi hangi rüzgar yine nereye sürüklüyor?

Ya da:

Hangi yüksek dağlardan kopan sel bizi önüne kattı ve kimbilir hangi deryaya götürecek ve garkedecek?

Endişelerini de içinde taşır bu sualler.

Bu suallerin, bu endişelerin, bu şaşkınlığın, bu acabaların ve bu habersizliğin yegane sebebi, hiç şüphesiz, milletçe akılsızlığımız, ahmaklığımız, vurdum duymazlığımız, dışımızda olan bitene seyirci kalışımız, hayatı kavrayamayışımız, dünyadaki gelişmelerden ve değişimden/değişmelerden gaflette oluşumuzdan başka bir şey değildir. Daha açık ve amiyane bir tabirle, müdahil olmamız gereken olaylara, öküzün trene bakışı gibi bön bön bakma alışkanlığımız ve meselelerimize akıl yerine omurilikle yaklaşma huyumuzdur ki, bizi içinde bulunduğumuz derin şaşkınlığın yok edici girdabına ve kahredici pişmanlığına düşürmüştür. Fakat içine düştüğümüz bu pişmanlık, kesinlikle akılları başlara getirici, ibretler aldırıcı ve tecrübeler kazandırıcı cinsten değildir.

Öyleyse nedir bu pişmanlık mı diyorsunuz? Sadece diz dövdürücü, oluk oluk nedamet gözyaşları döktürücü, saç baş yoldurucu ve saçları yolunarak kelleşmiş başlarımız kalın taş duvarlara vurdurucu cinstendir bizim pişmanlığımız.

Hani, şairin, “tarihi tekerrürden ibaret diyorlar, hiç ibret alınsaydı tekerrür mü ederdi?” mısralarında dediği cinsten ve pişmanlıktır bizim içine düştüğümüz pişmanlık. Yani kesinlikle akıl çıkarma, ibret alma ve tecrübe edinme yoktur bizim kaderimiz olan pişmanlıkta.

Bunu gayet iyi bilen büyük Türk hakanı Bilgehan, binlerce yıl öncesinden sesleniyordu bize, bizi uyandırmak ve akıllarımızı başlarımıza aldırmak için:”sen doyunca acıkacağını, giyinince bir gün çıplak olacağını düşünmezsin” diyerek. O büyük hakan, hem de taşlara kazıtarak yapıyordu bu uyarıyı.  Çünkü gayet iyi biliyordu ki, Devşirme Demagog’un ifadesiyle, “bu milletin hafızası taze sebze gibidir, bir haftada her şeyi unutur”. Öyle olmasaydı eğer, kendi ifadesiyle, hem de sanal şöhretinin en doruk noktasında iken, bu ülkeyi 70 sente muhtaç eden; karanlıklara, yokluklara ve kuyruklara mahkum eden, her gelişinde milletin huzurunu bozan ve her çeşidinden anarşiyi ve terörü azdıran birini, hem de ahir yaşında ve kesinlikle sağlığı yerinde olmadığı halde, tekrar başına getirir miydi acaba?

Ya da, en sağcısından en solcusuna kadar, bu milletin vekaletini üslenen âkil kişiler, el ve gönül birliği ederek, bir kağnı arabası gibi yıllar yılı bu milletin önünü tıkayan; milletçe ne kendisini, ne ailesini, ne de aile fotoğrafına girenleri doyuramadığımız, doyurmakta acze düştüğümüz ve hatta onları doyurabilmek amacıyla, ele güne karşı ayıp olur bile demeden, kapı kapı dış ülkelerde uğruna dilenciliğe çıktığımız bir kişiyi tekrar başta tutmanın yolunu ve yordamını ararlar mıydı, dersiniz?

Evet, milletçe ve hem de bilmem kaçıncı kez olmak kaydıyla, aklımızı, idrakimizi ve irfanımızı kullanmadığımız; üstelik aklını, idrakini ve irfanını kullananlara kulak asmadığımız için, bir kez daha, sel önünde kütük gibi sürükleniyor ve şaşkınlıkla birbirimize soruyoruz: “yine ne oluyoruz” diyerek.

 

“Yine ne oluyoruz”, öyle mi?

Oysa bu oluşu hiç mi hiç haketmemiştik, değil mi?

Öyle ya, şairin dediği gibi, ne de güzel sülükleniyor ve sürükleniyorduk?

 

Esnafla tüccarlar sokağa döküldü

İşçiyle memurların beli büküldü

Sistemin dikişi hepten söküldü

Karaoğlan baş vezir oldu duydun mu?

 

Kırk yıl amcayla yeğenleri kayırdık

Bal ile kaymağı onlara ayırdık

Gün geldi çok şükür yakayı sıyırdık

Karaoğlan baş vezir oldu duydun mu?

 

Derman kalmadı artık sülüklenmeye

Seldeki kütük gibi sürüklenmeye

Damatla kaynanayla ümüklenmeye

Karaoğlan baş vezir oldu duydun mu?

 

Gerçekten de, keyfimiz beyde, zevkimiz hey heyde yoktu.

Bir elimiz yağda, bir elimiz balda olmasa da, yani balı ve kaymağı “amcayla yeğenlere” ve o muhterem amcamızın aile fotoğrafına girenlerin nazik bedenlerine ve de mübarek midelerine ayırmış olsak da, kalanlar bize fazlasıyla yetiyor ve ağustos böceği misali, el kesesinden Isparta gülü gibi geçinip gidiyorduk.

Fakat nedense birden bire bir şeyle oldu.

Birden bire işler ters gitmeye başladı.

Birden bire deniz bitti ve gemi karaya oturdu.

Evet bütün bunlar birden bire oldu(!) ve karaya oturan geminin muhterem ve muhteşem sahiplerinin hilafına, bu ülkeyi arka bahçesi sayan birileri, karaya oturan gemiyi de yürütmenin kendi asli görevi olduğuna karar verdi ve güvenilir bir kaptanını ülkemize gönderdi.

Ve bizler, şaşkınlıkla yine birbirimize sormaya başladık:

Yine ne oluyoruz?

Oysa şaşkınlıkla kendimize sorduğumuz sualin cevabı kendi içinde saklı ve gören gözler için gayet açık ve kesinlikle farkında olmadan içinde yaşamaya çabaladığımız dünyanın gidişatına, yani moda tabirle globalleşen dünyanın konjoktürel yapısına gayet uygundu.

Öyle ya, para verenlerin buyruk vermesi, yani Nasreddin hocamızın o enfes ifadeleriyle, “parayı verenlerin düdüklerini çalmaları/öttürmeleri”nden doğal ne olabilir ki?

Nitekim dedemiz Osmanlı Sultanı “bugün para alanlar, yarın buyruk alırlar” diyerek asırlarca öncesinden bizleri uyarmamış mıydı?

Anadolu insanı binlerce yıllık millet olmanın tecrübesiyle “el kesesinden ziyafet çekilmez” diyerek, el kesesinden çekilecek alan ziyafetlerin tehlikesi konusunda binlerce yıl öncesinden bizleri ikaz etmemiş miydi? Gerçekten de Anadolu insanının ifadesiyle “acı acı yemenin, ekşi ekşi geğirmesinin olması” kadar doğal ne olabilirdi ki?”

Öyleyse, bilmem kaçıncı kez şaşkınlıkla birbirimizle sorduğumuz suallerin cevabını açık yüreklilikle ve başlarımızı ellerimizin arasına alarak vermek durumundayız:

Milletçe yönlendiriliyoruz.

Milletçe yönetiliyoruz.

Ve milletçe uygun adım yürütülüyoruz.

Kimler tarafından mı yapılıyor bütün bunlar?

Parayı verip, düdüğü öttürme hakkına sahip olanlar tarafından.

Pekala, nerede bizim siyasetçilerimiz ve siyaset kurumumuz mu diyorsunuz?

Ben de böyle bir şey var mıydı diye soruyorum; kendime ve sizlere.

Öyle ya, “siyaset, netice alma sanatı” değil midir?

Ya da “siyaset, belirlenen bir hedefe ulaşmak için takip edilmesi gereken yol veya uyulması gereken kurallar bütünü” değil midir?

Meseleye bu çerçeveden yaklaşıldığında, ülkemizde ismiyle değil de, cismiyle var olan bir siyasetten ve bu siyasete göre şekillenmiş, biçimlenmiş ve yapılanmış bir siyaset kurumundan bahsedebilir miyiz?

Gerçekten de, ülkemizde ismiyle örtüşen bir siyaset ve siyaset kurumu olsaydı eğer, üzerinde yaşadığımız mükemmel coğrafyaya ve sahip olduğumuz muhteşem tarihi mirasa rağmen, içine düştüğümüz bu feci durumda olur muyduk dersiniz?

Öyleyse, “siyaset kurumu nereye” sualini sorarak, olmayan siyaset kurumunun yeniden ve kimlerin yararına olacak şekilde dizayn edilmesine hayıflanmaktansa; Anadolu insanının ifadesiyle “el elin eşeğini türkü çağırarak arar” özdeyişinin çerçevesinde meselelerimize yaklaşım, kendi işimizi kendimizi görmenin yollarını ve yordamını aramalı ve bulmalı değil miyiz?

Aksi halde, mülk senin dedenden kalmış diyerek, hiç kimse kaptan köşkünde oturduğu geminin dibinin delinerek su ihtiyacının giderilmesine razı da olmaz, göz de yummaz. Hem de bunu insan hakları adına filan değil, apaçık kendi adına yapar.

Evet, “siyaset kurumu nereye?” sualini sorarak, kimileri tarafından yeni baştan dizayn edilmenin hacaletini yaşamamanın yegane yolu, “taşıma suyla değirmenin dönmeyeceği”ni bilmekten geçer. Bunu yapamadığımız, yani “elden gelen öğün”le yaşama hamakatini sürdürdüğümüz takdirde, milletçe başkalarının düdüğüne göre yürütülme zilletinden de kurtulamayacağımız bilmek zorundayız.

Geliniz, hep birlikte bizi özlediğimiz hedefe götürecek olan siyaseti ve siyaset kurumun oluşturmanın yollarını arayalım ve bulalım. Bunu  yaptırdığımız takdirde, bugün bu milleti kendi düdüklerine göre uygun adım yürütenler, göreceksiniz çöplüğümüze bile yaklaşamayacaklardır.

Bunun yolu;

Akıllı, Becerikli, Cesaretli, Çalışkan, Dürüst, Ehliyetli/Ehil, Ferasetli, Güleryüzlü, Hatırnaz, İlkeli, Kadirşinas, Liyakatli, Munis, Nitelikli kişilerle beraber olmaktan geçer.

Aksi halde bugün içinde bulunduğumuz durumdan razıyız demektir ki, o taktirde, “siyaset kurumu nereye” sualini sormadan önce, “kendim ettim kendim buldum” şarkısını söyleyerek ahımızı ve vahımızı arşa çıkartmak daha doğru olur kanısındayım.

“Bülbülün aşk üzere feryadı arşa çıkar

Asıl aşk odur ki, bir ah ile arşı yıkar”

Diye duygularımı dile getirmişim bir şiirimde.

Eğer birincisini yapamıyorsak, yani bu işin üstesinden gelecek kişileri bulup, onlarla beraber olamıyorsak; ikincisini yapıp, yani bülbül gibi ahımızı ve feryadımızı arşa çıkartıp, bülbülün de yapamadığını yaparak bir ah ile arşı yıkabilmeyi denemeliyiz.

Fakat bu o kadar kolay değildir. Öyle ya, seherlerde gözyaşı ile ah etmeyi unutan bir milletin ne ahı arşa çıkar, ne de ahı arşı yıkar.

Öyleyse, kendimizi aldatmayalım ve hiç olmazsa birincisini yapalım diyorum.

Siz ne diyorsunuz?


Künye , E-Posta , Webmaster , Türkçe Karakterler]

Burası ilkadım dergisinin internet sitesidir. Bütün hakları saklıdır©.

Tel: 0384 213 65 43    Fax: 0384 212 62 22   Yazışma Adresi : PK. 75 Nevşehir

Görüş ve sorunlarınız için webmaster'a mesaj bırakabilirsiniz.