E-Mail listemize üye olun!

E-Mail listemize üye olursaniz, bu sayede sitemiz her yenilendiğinde bundan anında haberdar olabileceksiniz. 

 

Not: Yukarıdaki kutuya email adresinizi yazıp 'tamam' düğmesine bastıktan sonra adresinize bir mesaj yollanacaktır. Bu mesaja oldugu gibi cevap verdiğinizde (reply) listemize üyelik işleminiz tamamlanmış olacaktır. Aksi takdirde (yani bu mesajı cevaplamassanız) listemize üye olmuş olmayacaksınız.

Arkadaşınıza Tavsiye Edin

Sizin Adınız

Arkadaşınızın e-mail adresi

Mesajınız

 

 

M. FEHMİ REYHAN;

KAPAK;


 

HEM MALUM HEM GİZEMLİ

Ölüm bir oluş. Ya ol, ya öl. “Ölüm her zaman yanımızda, ama hç hakimiyetimizde değil. Ölüm bir yaşayış. Ölüm bir seyrediş. Ölüm bir duyuş. Ölüm anlaşılmaz bir zirve. Ölüm anlatılan kadar bildiğimiz, bildiğimiz halde engel olamadığımız bir olgu. Ölüm bir kurtuluş kimi zaman. Kimi zaman da korkunun adı. Ölüm daha neler neler...

Ölüm böyle hem malum, hem gizemli olunca, duyguları en gelişmiş insanlar olan şair ve yazarlarında çok dikkatini çekmiştir. Onu konu olarak hemen hemen her şair işlemiştir. Her yazar öümün hikayesini yazmıştır.

Biz de bu yazımızda, “ölüm” diyenlerin eserlerinde şöyle bir gezinti yapacağız.

En seçkin insan, seçilmiş insan, evrenin en üstünü eksiksiz insan, ahir zaman rasülü ateşler içinde yanıyor. O hasta. Mü’minler yanıyor, o yanıyor. Diyor ki:

“Her kul gibi, benim de elbet,

Hesaplıdır senem ve ayım.

Lahza geçmez, erişir nöbet

Kim kalmış ki, ben de kalayım.

            Bir kula, ya Rabbin, ya dünya;

            Seç dediler, deş de kalbini.

            O kul da, hür bırakıldı ya,

            Düşünmeden seçti Rabbini.”

diyen O, denileni şiirleştiren Necip Fazıl. O güzel insan öldü. Hz. Ömer’in inanmamasına rağmen öldü.

Hiç güzel olmasaydı ölür müydü Peygamber?

Sonra 13. yüzyıldan gelen sesler. Ölmeden önce ölenlerden, ölümü Mirac’da sunulan Kevser şerbeti gibi içenlerden gelen ses.

Mevlana, ölümü koklamış, zamanı keşfetmiş ve toplamış sevenlerin etrafına. “Ben ölünce” diyor “ağlamayın!” Çünkü ben sevdiğime kavuşuyorum. Hicranın zor ama tatlı sıkıntısı bitiyor. Vuslat başlıyor. Hicranı yaşayan, vuslatı özleyen birinin ölümü kavuşmaktır tabi. O da onun için “şeb-i arûs” diyor ölüm gecesine. Yani “gerdek gecesi.” Tek ve tek olduğu kadar hakiki yâr olan Allah’a kavuşulan gece. Öyleyse ağlamayın. İşte ölümü güzelleştiren inanış ve o inanışın sembol isimlerinden, aşkın piri Mevlana.

Aynı yüzyıldan bir ölümsüz ses daha. Derviş Yunus. Yunus Emre

“Ölümden ne korkarsın

Korkma ebedi varsın.”

Ölüm bir ebediyettir. Faniden ebedi olana geçiştir. Ölmeden ölenlere ölüm bir kolay geçiştir. Ancak, herşeye rağmen ölüm üzüntü verir fânilere. Ondandır ki Yunus ölümün üzüntüsünü çok güzel tasvir eder:

Şu dünyada bir şeye yanar içim göynür özüm.

Yiğit iken ölenlere, gök ekini biçmiş gibi

Yiğitin ölümü, yeşil ekinin biçilmesi gibidir. Yeşil ekin, yetmemiş ekin biçilirse, sahibi nasıl üzülür.

Ölüme üzülmek de gerekir. Onu kabullenmek ayrı, sevdiği insandan ayrılmanın üzüntüsü ayrı. Allah’ın rasulü üzülmedi mi, oğlu İbrahim’in ölümüne.

Ölümün fethedilmez kalesini zorlayanlardan birisi de Abdülhak Hamit Tarhan’dır. Ölümle ilgili konularda yoğun eser veren Tarhan, bilhassa “Makber”inde, ölüm esaslı bir abide yazmıştır. Tanpınar’ın dediği gibi; Recaizade’nin kapısını üç kere çalan ölüm ona bir şaheser yazdıramamıştır. Ama Abdulhak Hamit’in kapısını bir kere çalan ölüm ona “Makber” şaheserini yazdırmıştır. (Not: Recaizade’nin biri genç yaşında üç çocuğu ölmüş, A. Hamit’in hanımı Fatma Hanım ölmüştür. Kasdedilen budur)

Hamit, ölümü anlamaya çabalar. Ölüme isyan eder, hatta onun yaratıcısına da isyan eder.

            Bir tane idi, o mâh gitti.

            Aylarca olup tebâh gitti

            Görsem yeridir seni karanlık

            Nûrum benim ey ilâh gitti.

mısralarına hemen şunları da eklemek gerekir.

            Makber, sonudur dekâyıkın bu

            Bir sırr-ı garibi Halık’ın bu

                                    ...

            En yükseğidir şevâhikin bu

            En müdkişidir hakâyıkın bu

İlk bölümde ölüm sebebiyle ilaha isyan eden şair ikinci bölümde, ölümü Allah’ın bir sırrı olarak niteleyip, onun zirvelerin zirvesi, hakikatlerin en dehşetlisi olarak anlaşılmaz olduğunu ve teslimiyetini,

            Gördük seni, ey Hakim-i mutlak.

mısrasıyla dile getirir.

Aslında, Hamit, dini ölümle, felsefi ölüm arasında bocalayan Tanzimat aydınının bir örneğidir. İniş ve çıkışın sebebi de budur.

Felsefî ölüme yaklaşamayan ama ölümü materyalist gözle görmeye çalışan Cahit Sıtkı Tarancı’yı da hemen hatırlamalıyız.

Bir ölüm ve korku şairi olarak bilinen Tarancı, ölümü derinliğine görememiştir.

Hayata karamsar bakması sebebiyle ölüme yönelen C. Sıtkı, tasavvufi ve dini yanı olmadığından ölümden korkar. Ona “kader” diyemez, tedirgindir.

Fizik ötesine gidemeği gibi, düşüncenin ulvîliğine de ulaşamaz. Arasıra “Tanrı”sını arar;

            Olmuyor seni düşünmemek Tanrım.

            Ummamak medet sende.

            ...

            Kalmadı ümidim soluk ve cılız 

            Işığında bereket

            Ve ölüm, kapımda kişner, sabırsız

            Bir at oldu nihayet

Her an ölümü bekleyen ama manen ona hazır olmayan bir şair:

            Yaş ilerliyor artık geçti bizden

            Kişi ev bark edinmeli vakiten

            Gün gelince biz değil miyiz ölen

            Cenazemiz yerde kalmasın dostlar.

Ölümü basitleştirmek ister ölüm şairi:

            Uyudun uyanamadın olacak

            Bir namazlık saltanatın olacak.

diyerek. Ama aynanın karşısında yüzündeki ölümü (kırışıklıkları, beyazlıkları) seyreden şair, tabiattan örneklerle ölüm gerçeğini kabullenir. Ancak biraz geç kalmış olarak.

Ahmet Haşim, ölümü bir yükseliş, bir kurtuluş olarak görür, üzerinde fazla durmaz.

            Durgun suya baktım ve dedim ah ölebilsem.

            Madâm ki yok ağlayan mevtime kimsem.

 

Ölüm üzerinde duran, hisseden şairlerimizden birisi ve belki de en önemlisi Yahya Kemal. Sessiz Gemi’siyle, ölümü bir “fizik ötesi” bir yolculuğa benzeterek, ölümü “büyük ayrılık” olarak açıklayan şair, ölümü güzelleştirmiştir. “Hafız’ın kabri olan bahçede”n hareket ederek “asûde bir bahar ülkesine” giden derviş(rind)in ölümü öyle bir yumuşaklığa erişir ki, ölümden korkmuşsunuz. Ölümü “kavuşmak için” arzulayan derviş “cemâl” için bir vasıta kabul ederken, ötelerden bir ses: Ölümü “ötelerden bir ses olarak” algılarken “Hiç güzel olmasaydı ölür müydü Peygamber” diye, ölümün güzelliğine bir örnekle ortaya koyuyordu.

Necip Fazıl Kısakürek “Çile”sinin bir bölümüne “ÖLÜM” ismini verirken, her şair gibi ve ondan öte her hakiki müslüman gibi, ölüme bigane kalmamıştır.

            Minarede “ölü var” diye acı bir selâ...

            Er kişi niyetine saf saf namaz... Ne âlâ!      

            Böyledir de ölüme kimse inanmaz hâlâ!

            Ne tabutu taşıyan, ne de toprağı kazan.

Dedik ya, ölüm hep yanımızda ama kontrol dışı. Çağımız, ölümü de basitleştirdi. Ölüm seyrede seyrede onu kanıksadık, çok normal ve üzerinde düşünülmez bir olay haline getirdik.

            Ben ölünce etsin dostlarım bayram;

            Üstüste tam kırk gün, kırk gece düğün

            Açı doyurmaksa kabirde meram,

            Yemeğim Fatiha, günde beş öğün.

Ama şair ölüm ötesini de düşünüyor. Ölünün karnının nasıl doyacağını söylüyor.

Bir ölünün odasının tasviri:

            Yatıyor yatağında, dimdik, upuzun, ölü;

            Üstü, boynuna kadar bir çarşafla örtülü.

            Bezin üstünde, ayak parmaklarının izi        

            Mum alevinden sarı, baygın ve donuk benzi

Sonra tabut:

            Tahtadan yapılmış bir uzun kutu

            Baş tarafı geniş, ayak ucu dar

            ...

            Ölenler yeniden doğarmış; gerçek!

            Tabut değildir bu, bir tahta kundak.

Ölümün bir doğuş olduğunu söyleyen şair, yüzyıllar öncesinin “ölümden ne korkarsın-Korkma ebedi varsın” mısralarıyla 20. yy. yaklaşımının örtüşmesini ortaya koyuyor.

Hamasi şiirlerimizde ölüm “cennete girmektir.” Şehadettir. Şehid olarak ölenlerin kavuştukları nimetlerin yüceliği sonucu “Dirilip dirilip yine ölmek” arzusuyla yanmaları sözkonusu edilir. Ölüm “Allah için olunca” koşulası bir olgu, özlenesi bir durumdur.

            Bir gül bahçesine girecesine

            Kara toprağa girenlerindir.

Nicesi ölümden korkmuş, nicesi ölüme koşmuş, nicesi ölümü özlemiş, nicesi ölümü zorlamış, nicesi ölümü sevmiş, nicesi ölümü güzelleştirmiş, nicesi ebedileştirirken, nicesi de maddeleştirmiş. Ama bir hakikat ki reddi mümkün değil. ÖLÜM VAR ve işte hemen yakınımızda.

Şiirleriyle ölümsüzleşen şairlerin bazılarının (pek azının) mısralarında ölümü ortaya koyarken, her şairin “ölüm” dediğini görmek bizi şaşırtmadı. Çünkü şair hissedardır, bigane kalmayandır.


Künye , E-Posta , Webmaster , Türkçe Karakterler]

Burası ilkadım dergisinin internet sitesidir. Bütün hakları saklıdır©.

Tel: 0384 213 65 43    Fax: 0384 212 62 22   Yazışma Adresi : PK. 75 Nevşehir

Görüş ve sorunlarınız için webmaster'a mesaj bırakabilirsiniz.