SAMİMİYET
ZOR İŞTİR
Yaratan,
yaşatan, yöneten, (zamanı gelince) öldüren, diriltip hesaba
çeken, kimlerin Cennet’e, kimlerin Cehennem’e gideceğini
belirleyecek olan Allah’tır (c.c.). Bu sebeple Allah’ın
(c.c.) unutulmaması, rızasına uygun bir hayat yaşanması,
insanların ne diyeceğinden çok, Allah’ın (c.c.) ne diyeceğinin
önemsenmesi esastır.
Bu
tutum, kul oluşumuzun ciddiye alınmasıdır. Dünya ve
ahiretimizin cennet olmasıdır. Bütün müsbet davranışlarımızın
temelinde bir anlayış vardır.
Ruhsal
sükûnet bu anlayıştan doğar. Çünkü kalpler zikrullah ile
mutmain olur. (Rad, 28)
Şahsiyet
bu anlayışa istinat eder. Zira; sadece Allah’ın (c.c.) ne
diyeceği önemlidir. Gelimli gidimli dünyada, muhtaç olduğumuz
güven duygusu ve denge yine bu anlayışa bağlıdır. Bu anlayışa
göre huzur-u ilahide “ihsan şuuru”yla yaşanan hayat, “büyük
makama” sunulacağından olabildiğince kusursuz olmalıdır.
Her hayırlı işin değeri bilinmeli, hakkı verilmelidir.
Allah
(c.c.) eksenli bir hayat elbette mükemmel bir hayat olacaktır. Mükemmel
dinin mükemmel mensupları olur. Kur’an zirvede bir kitapsa,
onun mü’minleri de zirvede olacaktır. Peygamber alemlere
rahmetse ümmeti de rahmet olacaktır. Peygamberi (s.a.v.) misal
edinme bunu gerektirir. Bundan hem maddî, hem manevî zenginlik
doğar, nizam-ı âlem adaletle kaim olur, ayakta durur.
Olması
gereken budur da, olan nedir? İlkelerdeki mükemmellik hayata
yansımış, idealler gerçeğe dönüşmüş müdür?
Nerede
hata yapılmıştır? Hangi temel sapma, başka sapma ve hataları
peşinden getirmiş durmuştur?
Müslümanların
kültürü bu noktalarda net değildir. Va’z uslubu, teşhis için
kafî gelmiyor her zaman, her derde derman olmuyor.
Bırakın
alemlere rahmet olmayı, ümmet-i Muhammed bugün, kendi hukukunu
bile koruyamaz durumdaysa, mükemmel ilkelerden kalkış yaparak,
nasıl oldu da dik sürüngen bir hale geldi. Bu soru son derece mühimdir.
Neden düştüğünü bilmeyenler ayağa kalkmayı da başaramayacaktır.
Sıhhatli bir teşhise ulaşamamak, hastalığın devam edeceği
anlamına gelir.
Şimdi
asıl konumuza dönelim.
İslam’ın
dışında kalmış bazı büyük insanlarda da, hayatın bazı yönlerinde,
“ihsan şuurunu”, müslümanca tavrı görür gibi oluyoruz.
Bunu, “aklın yolu birdir” diye mi izah edeceğiz, “bir kültürün
mensubu, pek âlâ başka kültürlerden de faydalanmış
olabilir” mi diyeceğiz, yoksa “ilham, müslim gayr-ı müslim,
her büyük kabiliyette, bir nisbette olabilir” mi diyeceğiz.
Bu
soruların cevabını okuyucularımızın bilgisine havale ederek
misallere geçelim.
Pascal
(Ö. 1662) diyor ki; “İster yalnız olayım, isterse insanların
gözü önünde olayım, her işimde hüküm verecek olan Allah
beni görüyormuş gibi hareket ettim. Bütün fiil ve
hareketlerimi O’na vakfettim.”(*)
Bir
âyin dönüşü, onbeş yaşındaki muhtaç bir kıza yardım
eder. Hayatta harcanıp gitmesin diye O’nu bir okula yazdırır.
Okula başlangıç masraflarının tamamını karşılar ve ismini
bile vermeden döner gelir.
Başkalarına
o kadar yardım eder ki, sonunda kendisi muhtaç duruma düşer.(**)
Bir
parıltı daha: “Yazılarımı hazırlarken, hiç bir zaman
okuyucunun ne diyeceğini hesaba katmadım. Sadece, meşgul
bulunduğum yazıyı en güzel şekilde nasıl hazırlayabilirim,
onu düşündüm.”
Bu
ifadeler Goethe’ye ait.
Ve
üçüncü parıltı: “Biz daima aklımızın peşinden gidelim
de, halkın beğenisi arkamızdan ister gelsin, ister gelmesin.”
der Monteigne.
Bu
adam müslüman olsaydı, herhalde; “aklımızın, imanımızın,
vicdanımızın peşinden gidelim de...” diyecekti. Bu arada ısrarla
üzerinde durulması gereken, insanların ne diyeceğini değil
aklın neler dediğini önemsemiş olmasıdır.
Her
üç anlayış karşısında da takdir hissine kapılmamak mümkün
değil.
Bu
tavır mükemmele doğru tırmanmanın en önemli şartıdır.
Sartre’nin ısrarla vurguladığı “Yazarken samimi olmaktır”
İnsanları gözünde büyütmemektir. İşini ciddiye almaktır.
Meslek şuurudur. Verimlilik saadetidir. Gizli şirkten, alkış
delisi olmaktan berî olmaktır. Hakk’ın hatırını halkın
hatırına tercih etmektir. Daima güneşe dönük yaşamaktır.
Sahtelik ve sun’ilikten kurtulmaktır. Tercihini, kalıcı
olandan yana kıllanmaktır. “Bakıyâtus’sâlihat”
(Kehf/46)sırrına ermektir. Bu anlayış, “dersi Allah’a c.c.
arzetme” anlayışına akraba bir anlayıştır. İnsanları
oyalayıp, şeytanın uşaklığı derekesine düşmeyi
kabullenmemektir.
Bu,
her kulağa göre değişik bir ağız olma pespâyeliğine
iltifat etmektir. Gerektiğinde “kitap gibi sessiz” olmayı
bilmektir. Şereften pay kapma açıkgözlüğünü elinin
tersiyle itip, mesuliyet duygusunu bağrına basmaktır.
“Sanatsız
papağan neden çok/Ve adsız kahraman niçin yok?” sualiyle gündeme
sürülen, “toplum yağcılığı”nın mide bulandırdığı
ortamlarda, bu tavır sadra şifadır.
Yüzeyselliğin
kanser gibi dünyayı kasıp kavurduğu” günümüzde derinleşmenin
sırlarını bize veren anlayışlara elbette muhtacız.
“Çok
yazan değil, mükemmel yazan yaşar.” Mükemmeliğin şartı
ne? İnsanları aşmak. İnsanları aştıktan sonra ne kalıyor?
Allah ve vicdan. İşte bu nokta dervişlik noktasıdır.
Yani
“El kârda, gönül yarda” formülü. Tertemiz heyecanlarla
dolu olarak “gökkubbede hoş bir seda” bırakma gayreti.
Takdiri, beklenmesi gereken makamdan bekle bilinci.
“Yazıklar
olsun bey ve sultan yetiştirdiği halde derviş yetiştiremeyen
milletlere.”
Dışımızdaki
insanlarda da bu parıltıları görünce, önümüzde bir ufuk
daha açılıyor; o da şu: “Verin bize Kur’an’ımızı, başka
bir şey istemeyiz” anlayışı yerine, bir elimiz Kur’an’da
sabit, diğer elimizle dünyanın bütün kültürlerini araştırma,
bulduğumuz güzellikleri Kur’an’dan kabul etme, Kur’an’ın
tefsiri sayma anlayışı. Bu anlayış dünyanın bütün kütüphanelerini
bize açacak, her bir sözü saygı ile dinlememizi getirecektir.
Ne
ki “sözü dinlemek ve en güzeline tabi olmak.” (Rum/18)
duyarlılığı asla gözardı edilmeyecektir.
Böylece
odamızın pencereleri, dünyanın bütün kültür meltemlerine açılacak,
ancak hiçbir rüzgar bizi savurup atamaycaktır.
Alemlere
rahmet olmak, arı gibi binlerce çiçeği dolaşarak şifalı
ballar üretmekle mümkündür.
*
J. Chevalier, Pascal, Terc. Mehmet Toprak, M.E.B. İst. 1961, s.
129
**
A.G.E., s. 125-126