E-Mail listemize üye olun!

E-Mail listemize üye olursaniz, bu sayede sitemiz her yenilendiğinde bundan anında haberdar olabileceksiniz. 

 

Not: Yukarıdaki kutuya email adresinizi yazıp 'tamam' düğmesine bastıktan sonra adresinize bir mesaj yollanacaktır. Bu mesaja oldugu gibi cevap verdiğinizde (reply) listemize üyelik işleminiz tamamlanmış olacaktır. Aksi takdirde (yani bu mesajı cevaplamassanız) listemize üye olmuş olmayacaksınız.

Arkadaşınıza Tavsiye Edin

Sizin Adınız

Arkadaşınızın e-mail adresi

Mesajınız

 

 

İDRİS ARPAT; DÜŞÜNCE;

 

SAMİMİYET ZOR İŞTİR

Yaratan, yaşatan, yöneten, (zamanı gelince) öldüren, diriltip hesaba çeken, kimlerin Cennet’e, kimlerin Cehennem’e gideceğini belirleyecek olan Allah’tır (c.c.). Bu sebeple Allah’ın (c.c.) unutulmaması, rızasına uygun bir hayat yaşanması, insanların ne diyeceğinden çok, Allah’ın (c.c.) ne diyeceğinin önemsenmesi esastır.

Bu tutum, kul oluşumuzun ciddiye alınmasıdır. Dünya ve ahiretimizin cennet olmasıdır. Bütün müsbet davranışlarımızın temelinde bir anlayış vardır.

Ruhsal sükûnet bu anlayıştan doğar. Çünkü kalpler zikrullah ile mutmain olur. (Rad, 28) 

Şahsiyet bu anlayışa istinat eder. Zira; sadece Allah’ın (c.c.) ne diyeceği önemlidir. Gelimli gidimli dünyada, muhtaç olduğumuz güven duygusu ve denge yine bu anlayışa bağlıdır. Bu anlayışa göre huzur-u ilahide “ihsan şuuru”yla yaşanan hayat, “büyük makama” sunulacağından olabildiğince kusursuz olmalıdır. Her hayırlı işin değeri bilinmeli, hakkı verilmelidir.

Allah (c.c.) eksenli bir hayat elbette mükemmel bir hayat olacaktır. Mükemmel dinin mükemmel mensupları olur. Kur’an zirvede bir kitapsa, onun mü’minleri de zirvede olacaktır. Peygamber alemlere rahmetse ümmeti de rahmet olacaktır. Peygamberi (s.a.v.) misal edinme bunu gerektirir. Bundan hem maddî, hem manevî zenginlik doğar, nizam-ı âlem adaletle kaim olur, ayakta durur.

Olması gereken budur da, olan nedir? İlkelerdeki mükemmellik hayata yansımış, idealler gerçeğe dönüşmüş müdür?

Nerede hata yapılmıştır? Hangi temel sapma, başka sapma ve hataları peşinden getirmiş durmuştur?

Müslümanların kültürü bu noktalarda net değildir. Va’z uslubu, teşhis için kafî gelmiyor her zaman, her derde derman olmuyor.

Bırakın alemlere rahmet olmayı, ümmet-i Muhammed bugün, kendi hukukunu bile koruyamaz durumdaysa, mükemmel ilkelerden kalkış yaparak, nasıl oldu da dik sürüngen bir hale geldi. Bu soru son derece mühimdir. Neden düştüğünü bilmeyenler ayağa kalkmayı da başaramayacaktır. Sıhhatli bir teşhise ulaşamamak, hastalığın devam edeceği anlamına gelir.

Şimdi asıl konumuza dönelim.

İslam’ın dışında kalmış bazı büyük insanlarda da, hayatın bazı yönlerinde, “ihsan şuurunu”, müslümanca tavrı görür gibi oluyoruz. Bunu, “aklın yolu birdir” diye mi izah edeceğiz, “bir kültürün mensubu, pek âlâ başka kültürlerden de faydalanmış olabilir” mi diyeceğiz, yoksa “ilham, müslim gayr-ı müslim, her büyük kabiliyette, bir nisbette olabilir” mi diyeceğiz.

Bu soruların cevabını okuyucularımızın bilgisine havale ederek misallere geçelim.

Pascal (Ö. 1662) diyor ki; “İster yalnız olayım, isterse insanların gözü önünde olayım, her işimde hüküm verecek olan Allah beni görüyormuş gibi hareket ettim. Bütün fiil ve hareketlerimi O’na vakfettim.”(*)

Bir âyin dönüşü, onbeş yaşındaki muhtaç bir kıza yardım eder. Hayatta harcanıp gitmesin diye O’nu bir okula yazdırır. Okula başlangıç masraflarının tamamını karşılar ve ismini bile vermeden döner gelir.

Başkalarına o kadar yardım eder ki, sonunda kendisi muhtaç duruma düşer.(**)

Bir parıltı daha: “Yazılarımı hazırlarken, hiç bir zaman okuyucunun ne diyeceğini hesaba katmadım. Sadece, meşgul bulunduğum yazıyı en güzel şekilde nasıl hazırlayabilirim, onu düşündüm.”

Bu ifadeler Goethe’ye ait.

Ve üçüncü parıltı: “Biz daima aklımızın peşinden gidelim de, halkın beğenisi arkamızdan ister gelsin, ister gelmesin.” der Monteigne.

Bu adam müslüman olsaydı, herhalde; “aklımızın, imanımızın, vicdanımızın peşinden gidelim de...” diyecekti. Bu arada ısrarla üzerinde durulması gereken, insanların ne diyeceğini değil aklın neler dediğini önemsemiş olmasıdır.

Her üç anlayış karşısında da takdir hissine kapılmamak mümkün değil.

Bu tavır mükemmele doğru tırmanmanın en önemli şartıdır. Sartre’nin ısrarla vurguladığı “Yazarken samimi olmaktır” İnsanları gözünde büyütmemektir. İşini ciddiye almaktır. Meslek şuurudur. Verimlilik saadetidir. Gizli şirkten, alkış delisi olmaktan berî olmaktır. Hakk’ın hatırını halkın hatırına tercih etmektir. Daima güneşe dönük yaşamaktır. Sahtelik ve sun’ilikten kurtulmaktır. Tercihini, kalıcı olandan yana kıllanmaktır. “Bakıyâtus’sâlihat” (Kehf/46)sırrına ermektir. Bu anlayış, “dersi Allah’a c.c. arzetme” anlayışına akraba bir anlayıştır. İnsanları oyalayıp, şeytanın uşaklığı derekesine düşmeyi kabullenmemektir.

Bu, her kulağa göre değişik bir ağız olma pespâyeliğine iltifat etmektir. Gerektiğinde “kitap gibi sessiz” olmayı bilmektir. Şereften pay kapma açıkgözlüğünü elinin tersiyle itip, mesuliyet duygusunu bağrına basmaktır.

“Sanatsız papağan neden çok/Ve adsız kahraman niçin yok?” sualiyle gündeme sürülen, “toplum yağcılığı”nın mide bulandırdığı ortamlarda, bu tavır sadra şifadır.

Yüzeyselliğin kanser gibi dünyayı kasıp kavurduğu” günümüzde derinleşmenin sırlarını bize veren anlayışlara elbette muhtacız.

“Çok yazan değil, mükemmel yazan yaşar.” Mükemmeliğin şartı ne? İnsanları aşmak. İnsanları aştıktan sonra ne kalıyor? Allah ve vicdan. İşte bu nokta dervişlik noktasıdır.

Yani “El kârda, gönül yarda” formülü. Tertemiz heyecanlarla dolu olarak “gökkubbede hoş bir seda” bırakma gayreti. Takdiri, beklenmesi gereken makamdan bekle bilinci.

“Yazıklar olsun bey ve sultan yetiştirdiği halde derviş yetiştiremeyen milletlere.”

Dışımızdaki insanlarda da bu parıltıları görünce, önümüzde bir ufuk daha açılıyor; o da şu: “Verin bize Kur’an’ımızı, başka bir şey istemeyiz” anlayışı yerine, bir elimiz Kur’an’da sabit, diğer elimizle dünyanın bütün kültürlerini araştırma, bulduğumuz güzellikleri Kur’an’dan kabul etme, Kur’an’ın tefsiri sayma anlayışı. Bu anlayış dünyanın bütün kütüphanelerini bize açacak, her bir sözü saygı ile dinlememizi getirecektir.

Ne ki “sözü dinlemek ve en güzeline tabi olmak.” (Rum/18) duyarlılığı asla gözardı edilmeyecektir.

Böylece odamızın pencereleri, dünyanın bütün kültür meltemlerine açılacak, ancak hiçbir rüzgar bizi savurup atamaycaktır.

Alemlere rahmet olmak, arı gibi binlerce çiçeği dolaşarak şifalı ballar üretmekle mümkündür.

* J. Chevalier, Pascal, Terc. Mehmet Toprak, M.E.B. İst. 1961, s. 129

** A.G.E., s. 125-126


Künye , E-Posta , Webmaster , Türkçe Karakterler]

Burası ilkadım dergisinin internet sitesidir. Bütün hakları saklıdır©.

Tel: 0384 213 65 43    Fax: 0384 212 62 22   Yazışma Adresi : PK. 75 Nevşehir

Görüş ve sorunlarınız için webmaster'a mesaj bırakabilirsiniz.