E-Mail listemize üye olun!

E-Mail listemize üye olursaniz, bu sayede sitemiz her yenilendiğinde bundan anında haberdar olabileceksiniz. 

 

Not: Yukarıdaki kutuya email adresinizi yazıp 'tamam' düğmesine bastıktan sonra adresinize bir mesaj yollanacaktır. Bu mesaja oldugu gibi cevap verdiğinizde (reply) listemize üyelik işleminiz tamamlanmış olacaktır. Aksi takdirde (yani bu mesajı cevaplamassanız) listemize üye olmuş olmayacaksınız.

Arkadaşınıza Tavsiye Edin

Sizin Adınız

Arkadaşınızın e-mail adresi

Mesajınız

 

 

 

 

SADIK EMİN KAPAK;

 

BİR KRİZİN HİKAYESİ

21 Şubat günü Türkiye için global olmaya giden yolda önemli bir dönüm noktasıydı. Bugüne kadar Türkiye hep dış âlemden etkilenmişti. Rusya sallanmış, fatura bize çıkmıştı. Brezilya göçmüş, biz krizlere girmiştik. Asya çalkalanmış, olan yine bize olmuştu. Ama sonunda BBC ve CNN’in uluslararası yayınlarında birinci haber olarak Türkiye ve en son finansal krizi vardı. Türkiye’deki en son finansal kriz Avrupa para birimi Euro’nun ve Brezilya para birimi Real’in değer kaybetmesine yol açmıştı, pek çok gelişen ülke borsası da Türkiye’nin çalkantısından etkilenmişti. Nihayet biz de globaldik…

Peki Türkiye buraya nasıl geldi? 1999 yılı sonunda başlayan stabilizasyon girişimi zor bir ortamda başlıyordu. Seçim, depremler ve Rusya’nın moratoryum kararı gibi gelişmeler nedeniyle büyüme hızı eksi yüzde 6 civarında gerçekleşti. Toplam bütçe açığının GSMH’ye oranı yüzde 25 rakamına dayanmıştı ki bu 200 milyar dolarlık ekonomide 50 milyar dolar demekti. Bu rakam hem Türkiye hem de dünya rekoruydu. Enflasyon toptan eşya fiyatlarıyla yüzde 63 düzeyindeydi. Depremlerle sallanmış, seçimden çıkmış ve üçlü bir koalisyon hükümeti tarafından yönetilen, reel faizin dünya rekoru olan yüzde 50 rakamına ulaştığı ve dış denge sorunu olmayan bir ekonomi ile işe başlamıştık.

Sorunun kaynağında kamu maliyesi vardı

Bu noktadan başlayarak Türkiye önce kredibilite ve destek ithal etmek zorunda kaldı. ABD el uzattı, Avrupa koltuk çıktı ve IMF ile Dünya Bankası’na “Türkiye’ye destek verin" emri verildi. Eylül 1999 tarihinde IMF ve Dünya Bankası’na yanaşan Türkiye’de Aralık 1999 tarihinde belki de Cumhuriyet tarihinin en kapsamlı stabilizasyon programı gündeme getirildi. Ülkenin kamu borç stokunun artması durdurulacak, bunun için kamu kesimi toplam bütçe açığı frenlenecek, bunun olabilmesi için bir yandan faiz dışı bütçede fazla verilecek, diğer taraftan da faizi düşürmek için enflasyon düşürülecek, bu da döviz kurunu çıpa olarak kullanarak yapılacaktı.

2000 yılının ilk sekiz ayı oldukça iyi geçti. Planlandığı gibi ücret zamları ve tarım fiyat artışları enflasyon hedefine uygun olarak gerçekleştirilmiş, cep telefonu lisansı satışı gibi olgularla bir kaç milyar dolar kaynak sağlanmış ve sıra özelleştirme, tarım reformu, kamu bankaları gibi yapısal konulara gelmişti. İşte 2000 yılının ikinci yarısında sosyal ve siyasi maliyeti olan bu yapısal konulara sıra geldiğinde acı gerçek ortaya çıktı. Popülizm bir kere daha başını kaldırdı ve siyasiler eski alışkanlıkları olan popülizme geri dönmeye başladılar. Kasım ayının son haftalarında özellikle Türk Telekom özelleştirmesinde adım atılmadığını gören ve Türkiye’den ümidi kesen yabancı yatırımcılar Türkiye’den hızla çıkarken yedi milyar doları da beraberlerinde götürdüler ve faizler binli rakamlara zıpladı, bankalar battı ve stabilizasyon programı büyük yara aldı. Bu döviz çıkışı ancak çok yüksek faizle ve döviz rezervi takviyesiyle durdurulabildi.

Bu karambolde stabilizasyon programının kredibilite kaybetmesine rağmen kamu maliyesinde 2000 yılı hedefleri kabaca tutturulmuştu. Enflasyon yüzde 30 lu seviyelere inerek yarılanmış, yüzde 6 civarında bir büyüme hızı yakalanmış, dokuz milyar doları aşan cari açık da tamamen finanse edilmişti. TL sanıldığı kadar aşırı değerli değildi. Gerçi kamu bankaları ve özel bankalarda sorunlar vardı ama bunlar yönetilemeyecek şeyler değildi.

Ama olmadı ! Büyük bir ihaleden bir gün önce toplanan Milli Güvenlik Kurulu’nda temel fıkrası gibi bir şey gerçekleşti. Cumhurbaşkanı, başbakan ve başbakan yardımcısı arasında zaman, zemin ve metodu yanlış, havada uçuşan anayasa kitapları içeren çocukça tartışma anında basına, oradan da uluslararası piyasalara aksediyordu. Salı sabahı yaklaşık yedi milyar dolar üç beş saat içinde Merkez Bankası’nı terk etti. Bunun yaklaşık yarısı yabancılara aitti. Krizi felaket düzeyine taşıyan asıl mekanizma ise banka sisteminden kaynaklanıyordu. Türkiye bankacılık sisteminin kabaca 150 milyarlık bilançosunun 100 milyar doları kamu bankalarında toplanıyordu. Ziraat ve Halk Bankası’nın 2000 yılı başında toplam 20 milyar dolar civarında olan ve tarımla küçük esnafın desteklenmesinden oluşmuş olan, adına görev zararı denilen bir zararı vardı. Bu bankalar büyük likidite sorunu içindeydiler. Kamu bu bankalara olan borcunu, yani görev zararını ödeyemediğinden bu bankalar kendi suçları olmayan bir şekilde faizleri yükseltip mevduat ve kısa vadeli günlük borçlanmalarla günü geçiriyorlardı. Bu arada görev zararının 30 milyar dolara yaklaştığı söyleniyordu. Piyasadaki en büyük para müşterisi olan bu bankalar ve TSMF’ye devredilen özel bankalar, yani kamunun kontrolünde olan bankalar, faizi yükselten ve likidite sıkıntısı yaşayan bankalardı. İşte kamu bankalarının bu sorunları stabilizasyon programının sonunu getiren ve sistemi çökerten olgu oldu.

Özel bankalar ellerindeki TL fonlarını kamu bankalarına günlük borç olarak vermekteydiler. Ancak öyle bir gün geldi ki yabancılar üç milyar dolarlık dövizi almak için özel bankalara müracaat ettiler. Ancak kamu bankalarının elinde iki katrilyon TL borçlarını ödeyecek para bulunmuyordu. Onlar ödemeyi yapamayınca özel bankalar da Merkez Bankası'na TL verip döviz alamadılar ve Türkiye ödeme problemine girdi. Problem nasıl çözülebilirdi? Bir çözüm olarak Merkez Bankası kamu bankalarına TL kredi verirdi. Ama IMF bunu "dövize hücum" olarak algıladı ve Merkez Bankası’nın yeterli likiditeyi piyasaya vermesini engelledi. Merkez Bankası’nın uluslararası rezervlerinin eksilmesini engellemek adına ödeme krizinin aşılamamasına göz yumuldu.  TL yüzde 30 dolayında devalüe oldu. Oysa Merkez Bankası’nın döviz rezervi en yüksek tarihi seviyelerinden birini yaşıyordu. Üç-beş milyar dolarlık bir rezerv kaybına izin verilseydi sorun çözümlenecekti.  İhale de tam bu ortama denk geldi. Faizler kısa vadede yüzde 7000 düzeylerine çıktı ama buna rağmen kamu bankalarının ödeme sorununa çare bulunamayınca döviz kuru çıpasına son verildiği ve serbest dalgalanan kura geçildiği ilan edildi. Yüksek faiz şokundan sonra bir de devalüasyon şoku yaşandı. Stabilizasyon programı fiilen sona erdi, politikacılar ve bürokratlar medyada yerden yere vurulmaya başlandı. Türkiye yine becerememişti. Dış âlemde kredibilitemiz sıfırlanmış, mali sistem çökmüştü.

Türkiye’nin istikrar programını yönlendiren ve denetleyen IMF finansal piyasalardaki keskin iniş çıkışlara çözüm bulmak yerine Türkiye’nin rezerv kaybını önlemeyi esas hedef aldı. Buradaki amaç muhtemel rezerv kayıpları karşısında Türkiye’ye yapılacak döviz desteğini en az düzeyde tutma kaygısıydı.

Ekonomi politikaları evrensel uygulamalar değildir, uygulandığı ülkenin koşullarıyla yakından ilişkilendirilmesi gerekir. IMF ülke koşullarını bilmediği ve dikkate almadığı için kendi hazırladığı programını yanlış yönlendirerek krize neden oldu.

Krizin halka yansıması ise dövizdeki kur artışı oranında zam olarak gerçekleşecektir. Dolar ve markın fiyatının yüzde 30-40 civarında arttığı düşünülürse öncelikle tüpgaza, petrole, doğalgaza ve elektriğe bu oranda zam gelecektir. Bu temel maddelere gelen zam herşeyin fiyatının bu oranlarda artması anlamına gelecek, halkın harcamaları da dolayısıyla aynı oranlarda artacaktır. Gelirler ise harcama oranında artmayacaktır. Gelirde gerçekleşecek artış hem zamlardan daha az hem de daha geç olacağından halk fakirleşecektir. En az zarar görecek olan kesim elinde döviz tutan kesim olacaktır. Ama onlar da sonuçta bu ülkede yaşadığına göre fiyat artışlarından onlar da etkilenecek ve sonuçta onların kazancı sanal olmaktan öteye pek geçemeyecektir.

Türkiye bu kadar kredibilite kaybına rağmen yeniden dış destek bulabilecek miydi? Can alıcı nokta buradaydı. Hükümet, koalisyon partilerinin meclis içindeki – aralarında pek çok akademisyen ekonomist bulunan - 350 milletvekilinden hiçbirine itibar etmeyerek Dünya Bankası’nın 26 başkan yardımcısından biri olan Kemal Derviş’i kurtarıcı olarak ekonomi programının başına getirdi. Burada asıl amaç Derviş’in bilgi ve tecrübesinden ziyade dış âlem nezdindeki yüksek kredisinden yararlanarak Türkiye’ye kredibilite kazandırmak ve yeni oluşturulacak ekonomik programa uluslararası destek sağlamaktı.

Zor durumdaki prensesi kurtaracak beyaz atlı prens bulundu. Bakalım hikayenin bundan sonrası nasıl gelecek.

Kaynakça

1- Mahfi EĞİLMEZ, "Hatayı Nerde Yaptık", Radikal, 26.02.2001

2- Deniz Gökçe, "Topyekün Çöküşü Yaşadık", Platin Dergisi Mart Sayısı.

3- Osman Ulagay, "Çöken Programı Neden Tuttuk", Milliyet, 14.03.2001.

4- Ercan Kumcu, "By The Fund Wrecked A Comprehensive Anti-Inflation Plan Because It Failed To Understand Market Conditions", Financial Times, 13.03.2001


Künye , E-Posta , Webmaster , Türkçe Karakterler]

Burası ilkadım dergisinin internet sitesidir. Bütün hakları saklıdır©.

Tel: 0384 213 65 43    Fax: 0384 212 62 22   Yazışma Adresi : PK. 75 Nevşehir

Görüş ve sorunlarınız için webmaster'a mesaj bırakabilirsiniz.