E-Mail listemize üye olun!

E-Mail listemize üye olursaniz, bu sayede sitemiz her yenilendiğinde bundan anında haberdar olabileceksiniz. 

 

Not: Yukarıdaki kutuya email adresinizi yazıp 'tamam' düğmesine bastıktan sonra adresinize bir mesaj yollanacaktır. Bu mesaja oldugu gibi cevap verdiğinizde (reply) listemize üyelik işleminiz tamamlanmış olacaktır. Aksi takdirde (yani bu mesajı cevaplamassanız) listemize üye olmuş olmayacaksınız.

Arkadaşınıza Tavsiye Edin

Sizin Adınız

Arkadaşınızın e-mail adresi

Mesajınız

 

 

 

 

ÖMER ÇAVUŞOĞLU KAPAK;

 

MÜSLÜMAN VE EKONOMİ

İslam, kendi insanının mal-mülkle ilgili yaklaşımını denetim  altında bulunduran bir dindir. İslam’ın hayatın tüm alanlarına getirdiği ölçü duyarlılığı, mal-mülk (ekonomi-kazanç-infak) ilişkisinde de sözkonusudur.

İslam, öncelikle insana, sahip olduğu mülkün, paranın gerçek maliki olmadığını hatırlatıyor. “Malikü’l Mülk-mülkün gerçek sahibi”nin Allah olduğu, müslümanın en temel bilgisi arasına giriyor. Ondan sonra, mülkün eline ulaşmasında da belirleyici olanın, insanın kendi gücü, iradesi, bilgisi değil, “mülkü dilediğine veren” Allah Teala olduğu bilgisiyle eğitiyor, İslam’ın bu alandaki kendine has terimi “Rızık”tır. Rızık ise, tamamıyla Allah Teala’nın taksimi ile ilgili bir meseledir. Rızık mefhumu, insanı mala doğru azgın biçimde koşturan içgüdüyü frenliyor. İnsan “ben kazanıyorum” demiyor, “bana bahşedildi” diyor ve kendi sınırının farkına varıyor.

Bununla birlikte, rızık taksimi, mala ulaşmada insanın iradesini ortadan kaldırmıyor. İnsanın rızkını arama sürecindeki tercihleri, onun rızkını aramasındaki irade katılımının göstergesidir. Ve İslam, bu sürece de kendi “dini” denetimini yerleştiriyor. Rızkı aramak, ama meşru ölçüler içinde aramak. Allah’ın razı olacağı ölçüleri gözetmek.

“Haram” ve “Helal” bu sürecin anahtar kavramlarıdır. İnsanın rızka ulaşma sürecindeki her davranışı, bu iki temel kavramın çevresine giriyor. Allah helal arayışları doğru, haram tercihleri ise yanlış olarak vasıflandırıyor. Nelerin helal, nelerin haram olduğu ise Kur’an ve Sünnet çerçevesi içerisinde ortaya konmuştur. İnsan malla, (kapitalle-parayla) her ilişkisinde bu ölçüleri göz önünde bulundurmak zorundadır. Ancak o zaman mal sahibi olmaya “hak” kazanacaktır. İslam “hak”sız kazanılan malı bir değer olarak görmemektedir. Haksız ölçüler içerisinde kazanılan, bünyeye dahil olan mal, bir ateş topu halinde alınmış olmaktadır. Ahiret bedeli cidden böylesine çetindir. Evet, İslam elde edilen her malın ahiret denetimini dünyada iken yapmasını istiyor kendi insanından... Bunun yanında müslüman, kurduğu sistemle de, mala ulaşmada “helal” yolları koruyan, “haram” yolları tıkayan denetim mekanizmalarını oluşturmak zorundadır.

Buradan çıkan sonuç şu: İslam insanı, mala ulaşmada sınırsız bir serbestiye sahip değildir. Yani hep kendine yontamaz. “Bir vadi dolusu altını olsa, ikincisini isteyen, gözü ancak toprakla dolabilecek açlıkta bir insan” İslam’ın terbiye edilmeye aday gördüğü insandır. Daha doğru bir ifadeyle İslam, “sömürü” tarzında nitelenebilecek bir kazanma sürecine kesinlikle karşı çıkmaktadır. İslam bilginleri bu ana ilkenin hayata uzanan bütün boyutlarında tercihler ortaya koymuşlardır. Böyle olunca da kazancın her kademesine ahlakî bir yargı sinmiştir. Bir İslam toplumundaki bu temel  ilkeler ne kadar etkili bir biçimde hayata yansımışsa, kişilerin ellerindeki mallar da o derece temiz bir nitelik taşıyor demektir.

Alışverişte aldatamazsınız, ürettiğiniz mala hile katamazsınız, sattığınız malın ayıbını söylemek zorundasınız, kumarla bir mala sahip olamazsınız. Faiz bir kazanç yolu değildir, emanet edilen işten çalmak kazancınızı kirletir, işinizi hakkıyla yapmak zorundasınız, işçinizin alınterini keyfi olarak yudumlayamazsınız, hırsızlık yapamazsınız, kimsenin malını elinden devlet olsanız bile zorla alamazsınız, fiyatı sun’i olarak artırmak için mal stoklayamazsınız, fiyatları tekelinize almak için malın arzına ambargo koyamazsınız vs... Herşey yasağı koymakla bitmiyor tabiî. Her şeyden önce içinizi denetliyor İslam. İslam toplumuna karşı hile niteliği arzeden tüm mal edinme yollarının yasak olduğu şuuruyla insanı eğitiyor İslam Dini. Peygamber Efendimiz (s.a.v.) mealen buyuruyor ki: “Sizin biriniz, anlatım şekliyle gerçeği tersyüz edebilir. Ben de bunun sonucu, birinizin hakkını diğerinize vermiş olabilirim. Ama biliniz ki haksız olarak verdiğim o şey, onu alan için bir ateş parçasından başka bir nitelik taşımaz.” Evet alabilirseniz alınız bir müslüman olarak...

İslam dini, kendi inşa ettiği biz toplum bünyesinde insanları kardeş diye niteliyor. Dolayısıyla mal edinmeye vesile olan insan ilişkilerinde, bu kardeşlik hukukunun da devrede olmasını öngörüyor. İki mü’minin birbirini aldatması, bu kardeşlik hukukuna vurulan en büyük darbedir ve darbeyi vuranın o toplumla ilişkisini yaralayan bir hadisedir.

İslam’ın, ekonomik faaliyetin temel alanlarından biri olan paylaşımda öngördüğü ilke adalettir. Zenginliğin sadece belirli kimseler elinde dönüp dolaşmasının önlenmesidir. Mülkün toplumun tüm alanlarında dolaşımını sağlamak üzere belirli akışların sağlanmasıdır. Bunun bütün araçları devreye sokulmuştur İslam’da... Öncelikle “kardeşleşmiş toplum” ortamı, herkesi birbirine karşı sorumlu kılmıştır. Aç sabahlayan komşudan sorumlusunuz. Yanınızda çalıştırdığınız insanın sizinle aynı yiyeceği paylaşması sizin için bir yükümlülüktür. Bilirsiniz ki, sizin malınız içinde toplumun alt gelir gruplarının “hakk”ı vardır ve o “hak” verilmediği takdirde malınız “temizlenmiş” kabul edilmez. Yani bir toplumun fertleri, malları içinde yer  alan fukara hakkını vermediği takdirde kirli bir mülkün üzerinde oturuyorlar demektir.

İslam, öyle bir yapı kurulmasını istiyor ki, toplumun her kesimi, mülkün dağılımından mutmain olsun. Bilir ki, herkesin eline ulaşan ancak “hakk” bir sürecin içinde olmuştur. İhsan ve infak, zekat gibi kurumlaşmış vergilerin yanında, çok daha geniş bir mülk akışını sağlar İslam toplumunda... Sadaka ise, çok daha geniş bir servet tedavülünün kapısını aralamaktadır. Bunun yanında karz-ı hasen, bir yandan ihtiyaç içerisindeki insanın tıkanmasını önlemek, diğer yandan da varlıklı insanın kardeşler topluluğuna karşı sorumluluk duygusunu geliştirmek için adını bizzat Allah (c.c.)’ın güzelleştirdiği bir malî alışveriş şeklidir.

Tüketim alanında ise İslam’ın öngördüğü çerçeve  “israf”a kapı aralamayan bir düzenlemedir. İsraf, amaçsız tüketimi anlatır. Açgözlülüğün yansımasıdır. Bu, İslam’ın “mal”ı bir “emanet” gibi gören temel yaklaşımının görmezden gelinmesidir. Malı sadece nefsin kontrolüne vermektir israf. İslam bunu yasaklıyor. İslam tüketimde israfı yasaklamakla, hem toplumun diğer alanlarına karşı sorumluluğu, hem de gelecek nesillere karşı sorumluluğu ekonominin merkez mantığına yerleştirmiş oluyor. “Abdestte israf vardır” buyururak, nehir kenarında abdest alsa bile suyu gerektiği kadar kullanmayı öğütleyen Peygamber’in, ümmetine sunduğu sorumluluk duygusu nerede, havayı, suyu, tabiatı kıtlıktan çıkmışcasına ve aç sürüler halinde sömüren çağdaş insanın ve medeniyetlerin “yokedici” tavrı nerede? İşte hava tükendi, su tükendi, ağaç tükendi. İnsanoğlu bencilce yaklaşımının sonucu olarak tükettiği geleceğinin ürküntüsü ile artık çocuklarının doğmasının önüne geçmeye uğraşıyor. Bu durum da çılgınca tüketimin özendirdiği toplum sistemlerinin varıp dayandığı tıkanma noktasıdır.

İslam’ın öngördüğü ekonomik düzenlemenin merkezinde İslam insanı vardır. Aslında her ekonomik düzenleme, genel anlamda bir insan anlayışının yansımasıdır. Sistemler arasındaki fark da insan farkıdır ve insanın kişiliğinde yansımalar ortaya koyar. Ekonominin kuralları gibi görülen ilkeler, aslında temelde insanî plandaki yaklaşımların uzantısıdır.

İslam’ın tüm toplum düzenlemelerinde olduğu gibi, ekonomik düzenlemeler de ancak İslam insanının inşası ile hayata geçirilebilir. İslam insanının bulunmadığı ve ekonomi yanında toplum hayatı bir bütün olarak İslam’ın ana perspektiflerine göre inşa edilmediği takdirde, İslam’ın değer yargılarının sadece ekonomik hayatı yönlendirecek araçlar haline getirilmesi mümkün değildir.

İslam yeni bir insan inşa eder ve yeni bir toplum kurar. İslam bunu bütün çağlarda gerçekleştirebilir. İslam’ın öngördüğü toplum, bu çağdan bakınca, gerçekten zor ulaşılabilir bir ütopya gibi görülebilir. Ama bir de zaruret açısından bakınca tam da bu çağın, İslam’ı arayan, hasretle arayan bir çağ olduğu kanaatine ulaşılacaktır.

İslam “fıtrî” olarak nitelediği kendi değer yargılarının ihlaline “günah” nitelemesi yapıyor. İşte bu çağ, bir günah çağıdır. İnsanlar, İslam’la aralarına mesafe koymuşlar ve nefislerini kutsayan değer yargılarıyla bir günah toplumu inşa etmişler, bir günah medeniyetine vücut vermişlerdir.

Gelinen nokta bir tıkanma noktasıdır. Bir kıyamet öncesidir. Nefret, insan ilişkilerinin egemen karakteridir. Sömürü, güçlünün zayıfla ilişkisinin rengidir. İnsanın tabiatla münasebeti, yokedici rolüdür. Şiddet, uyuşturucu, cinayetler, ırza tecavüzler, vahşet çağlarından bu yana, bütün günah toplumlarının yaşadığı ölçüde gündemdedir. Evet bu çağın mutluları vardır, ama onlar milyarların mutsuzluğunun rantı ile beslenenlerdir.

İslam, bu tıkanma karşısında kendi insanını, kendi toplumunu alternatif olarak sunuyor. 15 asır önce de, böyle bir ortamda almıştı insanoğlunu ve ondan bir saadet çağı anıtı dikmişti.

Şimdi de insana taliptir ve onun yüreğini yeniden fıtrat kumaşı ile dokumak istemektedir.

İnsanoğlu seçme noktasındadır. Ya yokedici günah medeniyetini, ya da İslam’ın iklimini seçecektir.


Künye , E-Posta , Webmaster , Türkçe Karakterler]

Burası ilkadım dergisinin internet sitesidir. Bütün hakları saklıdır©.

Tel: 0384 213 65 43    Fax: 0384 212 62 22   Yazışma Adresi : PK. 75 Nevşehir

Görüş ve sorunlarınız için webmaster'a mesaj bırakabilirsiniz.