E-Mail listemize üye olun!

E-Mail listemize üye olursaniz, bu sayede sitemiz her yenilendiğinde bundan anında haberdar olabileceksiniz. 

 

Not: Yukarıdaki kutuya email adresinizi yazıp 'tamam' düğmesine bastıktan sonra adresinize bir mesaj yollanacaktır. Bu mesaja oldugu gibi cevap verdiğinizde (reply) listemize üyelik işleminiz tamamlanmış olacaktır. Aksi takdirde (yani bu mesajı cevaplamassanız) listemize üye olmuş olmayacaksınız.

Arkadaşınıza Tavsiye Edin

Sizin Adınız

Arkadaşınızın e-mail adresi

Mesajınız

 

 

 

 

MUSTAFA ERDOĞAN KAPAK;

 

ULUSAL PROGRAMA DAİR

Türkiye Avrupa Birliği'ne tam üyelik yolunda Katılma Ortaklığı Belgesi'nin gereklerini ne şekilde ve hangi süreler içinde yerine getireceğini gösteren "Ulusal Program"ını nihayet resmen açıkladı. Bu programın asıl üzerinde tartışma yapılması gereken "Giriş ve Siyasi Kriterler" başlıklı bölümlerini okudum. Dikkatimi çeken bazı noktaları kamunun bilgisine sunmak istiyorum.

Önce bazı genel gözlemler... Bir kere, hazırlanış şekline bakıldığında, bu programın "ulusal" olarak nitelenmesinin isabeti iki nedenle kuşkulu görünüyor. Birincisi, programın hazırlık aşamasında izlenen yöntem ve hazırlayıcılara hakim olan kaygıların neler olduğu konusunda "ulus"un kendisinin hiçbir aşamada bilgilendirilmediği açık. Yani, karşımızda duran, ulusun haberdar olmadığı bir "ulusal" programdır. İkinci neden de bununla yakından ilişkili: Kendisinin bilgilendirilmediğini bir yana bırakalım, ulusun demokratik temsilcileri de bu programın hazırlanması sürecine dahil edilmemişlerdir. Nitekim, muhalefetteki siyasi partilerle -bunların parlamentoda temsil olunanları dahil olmak üzere- bir diyalog ve görüş alışverişi içine girildiğine dair herhangi bir bilgiye yurttaşlar olarak sahip değiliz. Esasen, bu Avrupa Birliği'ne tam üyelik işi çoktandır bütünüyle demokratik olmayan bir yöntemle götürülmektedir. Bu nedenlerle, program bu haliyle Türk ulusunun ("milletinin") değil, bürokratik Cumhuriyetin programı niteliğindedir.

Programın muhtevasıyla ilgili genel gözlemimizi ise şöyle ifade edebiliriz: Programın bütününe nüfuz etmiş ama söz oyunlarıyla gözlerden kaçırılmak istenen bir genel-temel düşüncenin varlığı dikkatlerden kaçmıyor. Açıkçası, bu metni kaleme alanlarda, "Kopenhag Kriterleri"nde de resmi olarak dile getirilmiş olan, ama aslında anayasal-demokratik bir sistemin vazgeçilmez temelleri durumunda olan insan hakları, hukuk devleti ve demokrasi gibi değerlerin Türkiye'nin ulusal varlık, güvenlik ve birlik-bütünlüğü için ve tabii "laik Cumhuriyet" için tehlikeli olduğu saplantısı var. Bunun içindir ki, vaad edilen bütün iyileştirmelere bu kaygılara işaret eden ihtirazi kayıtlar düşülmüş. Sanırsınız ki, bunlar sadece Türkiye'ye özgü sorunlardır; AB üyesi ülkeler "ulusal varlık, güvenlik, birlik-bütünlük ve laiklik"lerini hiç önemsememektedirler. Doğrusu, bizim sivil-asker bürokratların kafası ters çalışıyor: Bütün bu sorunları özgürlükçü-demokratik bir sistem içinde mütalaa etmek ve söz konusu evrensel ideallere kendi başlarına birer değer atfetmek yerine, onlara devletin bekası ve ulusal güvenlik açısından "değer biçiyor"lar. Onlar, bir toplumun güvenliğinin, sulh ve selametinin, birlik-bütünlüğünün ancak insan haklarına saygı çerçevesinde sağlanabileceğini; devlet adına yetki kullananların keyfiliklerine karşı güvencelere sahip olmayan ve kendi ortak kaderi hakkındaki temel kararlara katılması engellenen bir toplumda dirlik-düzenliğin olmayacağını göremiyorlar. Bu kafa yapısının, bütün "çağdaşlık" tafralarına ve bu yöndeki alayişli söylemlerine rağmen, Avrupalı olmadığını ve olmasının da çok zor olduğunu belirtmek zorundayız.

"Siyasi Kriterler" başlığı altında ifade edilen temel vaad, Türkiye'nin uluslar arası taahhütleri ve AB standartları doğrultusunda yapılacak "demokrasi ve insan hakları alanlarındaki reform sürecinde öncelikle Anayasa(nın) gözden geçirilecek" ve "Anayasada yapılabilecek değişiklikler"in belirlenecek olmasıdır. Eğer yürürlükteki anayasayla ilgili olarak yapılması düşünülen iş bundan ibaretse, ben bunun çok yetersiz olduğu ve Avrupa standartlarını bu yolla karşılamamızın mümkün olmadığı kanaatindeyim. Çünkü, Dibacesi başta olmak üzere Türkiye Cumhuriyeti Anayasası anayasal-demokratik bir sistem için elverişli bir çerçeve teşkil etmekten büsbütün uzaktır. Bu yargımı daha önce başka yerlerde uzun uzadıya temellendirmiş olduğum için burada bu mesele üzerinde ayrıca durmaya ihtiyaç duymuyorum. Kısaca, bu anayasanın AB'nin siyasi kriterlerine uygun hale gelecek şekilde reforme edilmesi hemen hemen imkansızdır; böyle bir çaba için harcanacak emeğe ve zamana yazıktır. Yapılması gereken, 1982 Anayasası'nın arkasındaki "devletin bekası"nı temel amaç edinmiş, "hikmet-i hükümet"çi siyasi felsefeyi tümüyle reddeden bir yaklaşımla, yeni baştan ve demokratik yoldan bir anayasa yapmamızdır. Şuna samimiyetle kaniyim ki, Türkiye toplumu olarak bu anayasanın arkasındaki siyasi felsefeyi kesin biçimde ("kayıtsız şartsız") reddetmeden uygar bir sosyo-politik yapı kurmamız mümkün değildir.

"Ulusal Program"ı hazırlayanların zihinlerini meşgul eden, başlangıçta işaret ettiğim temel düşünce -daha doğrusu saplantı- dolayısıyladır ki, bu belgede atılması vaad edilen sözde somut adımların hemen hemen hiç birisinde açık-seçiklik (vuzuh) yoktur. Her şey kayıtlara bağlanmıştır. Örneğin, düşünce ve ifade özgürlüğünün geliştirilmesi amacıyla anayasada ve yasalarda gerçekleştirilecek değişikliklerin ya yukarıda işaret edilen temel düşüncenin elverdiği, ya da -bunun yanında- zaten kısıtlayıcı olan cari hukuk normlarındaki temel düşünceyi koruma kaygısının izin verdiği ölçüde yapılacağı vaad edilmektedir. Burada her ne kadar AİHS'nin 10 maddesine atıfta bulunulmaktaysa da, kullanılan dil yine de bizim bildiğimiz dildir. Kaldı ki, Sözleşmedeki kısıtlayıcı kayıtlara ilaveler ("laik Cumhuriyet", "üniter devlet yapısı", "milli birliği koruma") yapılmış olması bir yana, haklar ile kayıtlar arasında Sözleşmede var olan mantıklı ilişki de tersine çevrilmiştir. Yani, bu Programda önce kısıtlayıcı kayıtlar geliyor, onların elverdiği ölçüde de "düşünce ve ifade özgürlüğü"nün tanınması öngörülüyor. Bunda hiçbir yenilik yoktur, cari anayasal ve yasal düzenin temel yaklaşımı zaten budur.

Buna benzer şekilde, TCK'nın 312. maddesiyle ilgili taahhüt de ilginçtir. Burada, bu maddenin, "koruduğu değerler zedelenmeden" gözden geçirileceği belirtilmektedir. Söz konusu ceza normunun devlet tarafından özellikle son yıllardaki kötüye kullanımının hangi saiklerle yaygınlaştırıldığı hakkındaki bilgimiz karşısında bu ibareden kuşkuya, hatta korkuya kapılmakta haksız sayılmayız. Bu maddenin halihazırdaki formülasyonunun ve özellikle de uygulanma biçiminin yarattığı sakıncalara, bunların niteliğine ilişkin herhangi bir açıklamaya -bir işaret kabilinden de olsa- yer vermeyip, onun "koruduğu değerlerin zedelenmemesi"ni temel derd edinen bir zihniyet korkutucu değil midir? Böyle bir metinde, cari durumu pekiştirmeye değil de sakıncalarını ortadan kaldırmaya öncelik veren bir yaklaşımın hakim olması gerekmez miydi?

Keza, yine aynı bahiste "yeni TCK'nın yasalaşması"ndan söz edilmektedir, ama bu yeni Ceza Yasasının halihazırda yürürlükte olandan hangi bakımlardan farklı olacağı belli edilmemektedir. Kanaatimce, bu da bir "zuhul eseri" olmaktan ziyade, bilinçli bir ihmaldir.

Bu bölümde dile getirilen en garip hedeflerden biri, "Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararları uyarınca ödenen tazminatların kusurlu kamu görevlilerinden tahsili"ni sağlayacak düzenlemeler yapılmasıdır. Bana göre, bu düşünceyi Türkiye'de insan hakları ihlallerinin bu kadar yaygın olmasının temel nedenlerini örtbas etme kaygısından başka bir şeye hamletmek mümkün değildir. Örtbas edilmek istenen gerçek şudur: Türkiye'de insan hakları ihlallerinin ana kaynağı kamu görevlilerinin kusurlu veya kasıtlı davranışları olmayıp, başta Anayasanın kendisi olmak üzere yürürlükte bulunan mevzuat, bunlarla uyumlu olan idare ve yargı tatbikatı gelenekleri ile bütün bunları meşrulaştıran otoriteryen siyaset felsefesidir. İşkenceyi bir ölçüde dışarıda tutarsak, kamu görevlilerinin tutumundan kaynaklanan ihlaller bunların yanında ikincil bir meseledir. Onun için, kamu görevlilerine rücu'yu insan hakları ihlallerine çare olarak sunmak en hafif deyimiyle bir "Şark kurnazlığı" girişimidir.

Bu programın "sivil toplum" anlayışı da çok ilginç. İlgili bölümde gerçekleştirileceği vaad edilen hususlara bakınca, kastedilenin sivil toplumun geliştirilmesi olmaktan çok, toplumu devlete bağımlı kılmak veya en azından toplumun çeşitli sektörlerinin "devlet politikaları" ile uyumlu hareket etmesini güvence altına almak olduğunu görmemek mümkün değildir. Oysa, sivil toplumun gelişmesinin bu korporatist anlayışla herhangi bir ilişkisi bulunmamaktadır. Çünkü, "sivil toplum"u geliştirmek isteyenler, toplumun çeşitli unsurlarının devletle "eşgüdüm" içinde hareket etmesini sağlama alacak düzenlemeler yapmayı değil, tam tersine toplumun devlet karşısındaki özerkliğini artırıcı hak güvencelerini (başta ifade ve örgütlenme özgürlüklerini) tesis etmeyi ve pekiştirmeyi ana hedef yaparlar. Bu bölümde, doğru anlamda bir sivil toplumun çekirdeğini oluşturan vakıflardan hiç söz edilmemiş olması da dikkat çekicidir. Çünkü, özellikle son yıllarda devletin vakıfları neredeyse "devletleştirme" olarak nitelenebilecek ölçüde sıkı denetim altına alması ve resmi ideolojiyle başı hoş olmayanlarını (veya öyle olduğunu zannettiklerini) budamaya yönelmesi karşısında, sivil toplumu gerçekten önemseyen bir iradenin bu alanda özgürleştirici adımlar vaadinde bulunması gerekirdi.

Başka bir konu devlet güvenlik mahkemelerinin kaldırılmasının değil de kuruluş kanununda değişiklikler yapılmasının öngörülmüş olmasıyla ilgilidir. Oysa, Türkiye'de bu mahkemelerin kurulmasını zorunlu kılan hiçbir ihtiyaç söz konusu olmadığı gibi, bu tür mahkemelerin kurulması prensip olarak da yanlıştır. Bunun arkasında, kurumsal yapısı ve düzenli işleyişinin dışında, devletin kutsal-mistik bir kavram olarak da korunmasına ihtiyacı bulunduğu düşüncesi yatmaktadır. Bunun ise "hukukun üstünlüğü"nün ve "insan hakları"nın temel dayanaklarını oluşturduğu bir sosyo-politik tasavvurla bağdaşması mümkün değildir.

Bana göre, bu Programın "Kültürel Yaşam ve Bireysel Özgürlükler" başlıklı alt bölümünün içeriği ancak "skandal" kelimesiyle tanımlanabilir. Şöyle deniyor: "Türkiye Cumhuriyeti'nin resmi ve eğitim dili Türkçedir./ Ancak bu, vatandaşların günlük yaşamlarında farklı dil, lehçe ve ağızların serbest kullanılmasına engel teşkil etmez. Bu serbestlik, ayrılıkçı veya bölücü amaçlarla kullanılamaz."

Doğrusu insanın okuduğuna inanası gelmiyor!... Çünkü, bu formülasyon halihazırdaki durumun bile gerisinde olan bir durumu tanımlamaktadır. Nitekim, şimdiye kadar Türkiye Cumhuriyeti'nin sadece "resmi dili"nin Türkçe olduğu yazılıp söylenirdi; şimdi ayrıca "eğitim dili"nin de Türkçe olduğunu belirtmek ihtiyacı duyuyorlar. Demek istiyorlar ki, "anadilde eğitim" meselesini boşuna tartışmayın, bizim kararımız "ezelden beri" bellidir. ("Ebede kadar" da değişmeyecektir). Sonra lütfediyorlar ve günlük yaşamda Türkçe'den başka bir dil ("anadil" demeye de dilleri varmıyor) kullanabileceğimizi söylüyorlar. Allah aşkına, vatandaşlar günlük yaşamlarında bile ana dillerini kullanmak için devletlülerden izin mi alacaklardı?!... Sonra, günlük yaşamda ana dilin "ayrılıkçı veya bölücü amaçlarla kullanılamaması" ne demektir? Türkçe'den başka bir dilin politik amaçlı kullanımı mı yasaklanmak istenmektedir? Yoksa, Türkçe'den başka bir dil kullanımı kendi başına bir eylemi "bölücü" mi yapmaktadır? Veya, ne bileyim, bir Kürt Kürtçe konuşarak "Kürt olana ne mutlu!" dese buna ne lazım gelir?...

Bu Program Milli Güvenlik Kurulu konusunda da dişe dokunur bir şey söylememektedir. Bu Kurulun "ulusal güvenliği ilgilendiren alanlarda bir danışma organı niteliğinde" olduğunu söylemekte yeni olan bir şey yoktur. Bu zaten yürürlükteki Anayasada belirtilmiş olan bir husustur. Türkiye'nin problemi bunun ötesinde bir şey değil midir?... AB'nin Türkiye'yle ilgili çeşitli raporlarında askeri vesayet eleştirildiğine, açıkça "silahlı kuvvetler üzerinde sivil denetimin tesis edilmesi" ihtiyacından söz edildiğine göre, yapılması gereken bellidir: Genelkurmay başkanlığının Milli Savunma Bakanlığı'na bağlanması ve Milli Güvenlik Kurulu'nun kaldırılması. "Anayasa ve yasanın ilgili maddelerinin kurulun yapı ve işleyişini daha açık bir biçimde tanımlayacak şekilde... gözden geçirilmesi" ile bu meseleyi halledemeyiz. Demokratik dünyada MGK benzeri kurumların bulunduğunu söyleyerek de kendimizi kandırmayalım. Hiçbir demokratik Batı ülkesinde operasyonel ve işlevsel açıdan MGK benzeri bir kurum yoktur, olması da mümkün değildir.

Bu metin "din özgürlüğü" konusunda da hayal kırıklığı yaratmaktadır. İlgili bölümdeki tek sevindirici husus gayrımüslimler için kimi iyileştirmelerin vaad edilmiş olmasıdır. Ne var ki, aynı hassasiyet Türkiye'deki Müslüman çoğunluk için gösterilmemiştir. Oysa, hangi dünya görüşünden olursa olsun, vicdan ve insaf sahibi herkes, çoğunlukta olmalarına rağmen Türkiye'deki dindar Müslümanların sadece din özgürlüklerinin değil, başka birçok (sivil ve siyasal) özgürlüklerinin de demokratik bir toplumda kabul edilebilir olmayan kısıtlama ve baskılara tabi olduğunu görebilecek durumdadır. Günümüz Türkiye'sinde dindar Müslümanlar sadece kamu hayatında ve siyasi alanda değil, sivil alanda bile pek çok hak mahrumiyeti ile karşı karşıyadırlar. Bu kısıtlama, baskı ve mahrumiyetler sadece uygulamadaki hatalardan kaynaklanıyor da değildir; bunların çoğunun anayasal ve yasal dayanakları da bulunmaktadır. Bütün bunların görmezlikten gelinmesinin, Ulusal Program'ın arkasındaki irade açısından hiç de yüz ağartıcı bir durum olmadığını belirtmeyi bir vicdan borcu sayıyorum.

Son olarak, bu Programın en anlamlı özelliği, onda siyasi partiler konusuna hiç değinilmemiş olmasıdır. Düşünebiliyor musunuz, "siyasi kriterler" başlığı altında, demokratik siyasetin vazgeçilmez aktörleri olan siyasi partilerin anayasal-yasal olarak daha güvenceli hale getirilecekleri gibi genel bir ifade bile yer almıyor. Çünkü, bu metni hazırlayanlar yaptıkları işi basit bir teknik görev olarak görüyorlar; kafalarında "demokratik siyaset" nosyonu hiç yok ki siyasi partiler konusu akıllarına bile gelmiyor. Bu nokta, aynı zamanda, "Ulusal Program"ın ardındaki gücün, Türkiye'nin AB üyeliği çerçevesinde "Kopenhag Kriterleri"ne uyma iradesinin bulunmadığının bir göstergesi olarak da okunabilir.

 (Liberal Düşünce Topluluğu İnternet sitesinden alınmıştır. www.liberal-dt,org.tr)


Künye , E-Posta , Webmaster , Türkçe Karakterler]

Burası ilkadım dergisinin internet sitesidir. Bütün hakları saklıdır©.

Tel: 0384 213 65 43    Fax: 0384 212 62 22   Yazışma Adresi : PK. 75 Nevşehir

Görüş ve sorunlarınız için webmaster'a mesaj bırakabilirsiniz.