|
Teknolojideki değişmelerin,
insanların tavır, davranış ve düşüncelerinde de değişikliklere
yol açtığı bir gerçektir. Kültür ve medeniyet arasında ayrım
yapanlar genellikle Ziya Gökalp'ın kültür ve medeniyet tanımlarını
esas almaktadırlar. Gökalp medeniyet, usulle yapılan ve taklit
vasıtasıyla bir milletten diğer millete geçen mefhumların ve
tekniklerin mecmuu olarak tanımlarken; kültürü de hem usulle
yapılamayan, hem de taklitle başka milletlerden alınamayan
‘duygular’ olarak tanımlar. Gökalp bir başka kültür tanımında
kültürün sınırlarını genişletmekte ve kültürle
medeniyetin kesişim noktalarını çoğaltmaktadır. Gökalp'ın
genişletilmiş kültür tanımına göre kültür, halkın
an'anelerinden, teamüllerinden, örflerinden, sözlü ve yazılı
edebiyatından, lisanından, musikisinden, dininden, ahlakından,
bedii ve iktisadî mahsullerinden ibarettir. Bu tanıma göre
teknolojinin ürünü olan medeniyetle (uygarlıkla), kültür
arasında ayrım yapmak zorlaşmaktadır.
Teknolojinin onu üretenin
düşünce sisteminden ve yaşam tarzından bağımsız olduğunu
söyleyenler, yanıldıklarının farkına vardılar. Sosyal ve kültürel
hayatta büyük değişikliklere yol açan teknoloji, kendine
mahsus değerler sistemine sahiptir. "Modern üretim, insan münasebetlerinde
aile ve bölge bağlarının bir yana bırakılmasını ve
verimlilik esasına, rasyonel hesaplara dayanan münasebetlerin
gelmesini gerektirir." (Güngör, 1994: 22). Teknolojinin başlı
başına bir ideoloji olduğunu söyleyen Postman: "Bir
teknolojinin kendine göre bir toplumsal değişim programıyla
donanmış olduğunu fark edememek," teknolojinin tarafsız
olduğunu iddia etmek, teknolojinin daima kültürün dostu olduğunu
sanmak düpedüz aptallık olur, diyor. İletişim biçimindeki
teknolojik değişikliklerin ulaşım biçimindeki değişikliklere
göre daha fazla ideoloji yüklü olduğunu söyleyen Postman görüntülerin
ışık hızıyla iletilmesinin bir kültür devrimine yol açacağını
bunun için de bütün gerekli olan şeyin ilerlemenin gerekliliğine
körü körüne inanan bir halkın olduğunu söyler. (Postman,
1994: 171)
Biz bu çalışmamızda teknolojinin iletişim kültür
değişmesine etkisini tartışacağız. İletişim araçlarından
televizyon diğer bütün iletişim araçlarını da kapsadığı
için televizyonu merkez alacağız.
Medya ve Kültür:
"Şu anda
enformasyonları, fikirleri ve epistemolojisi basılı sözlerle
değil, televizyonla şekillenen bir kültürüz. Kuşkusuz hâlâ
bir sürü okur var ve bir sürü kitap yayımlanıyor. Ancak basılı
yayının ve okumanın kullanımları eskiden olduğu gibi değil;
basılı sözün arka plana düşmeyeceği düşünülen son
kurumlar olan okullarda bile bu durumla karşılaşmaktadır.
Televizyon ile basılı sözün bir arada yaşayabileceği hayali,
kendini kandırmak demek olur. Çünkü bir arada yaşamak için eşit
olmak gerekir. Oysa burada eşitlik söz konusu değildir. Basılı
söz şimdi yalnızca kalıntı durumundaki bir epistemolojidir ve
bir ölçüde televizyon ekranlarına benzer şekillerde üretilen
bilgisayarlar, gazeteler ve dergilerden dolayı hep bu durumda
kalacaktır. Televizyona dayalı bir epistemoloji, her şeyi
kirletmese bile, kamusal iletişimi ve onun çevrelediği alanı
kirletiyor." (Postman, 1994: 38)
Medya ve Kitle Kültürü
Bugün için kitle iletişim
araçlarıyla ve bu araçlarda üretilen kültürlerle doğrudan
doğruya sistem satılmaktadır. TV'de izlenmiş kitle kültürü
çerçevesinde demokratikleştirici ve özgürleştirici öğeler
taşıyan yapıtlara da rastlanabilir. Hatta muhalif yazarların
yaptıkları kitle iletişim araçlarıyla sunulabilir. Gel
gelelim, üretilen yapıtla algılanan yapıt bambaşka şeyler
olmuşlardır burada. Şu nedenle; aracın bütününde ürettiği
ideoloji ve yapıtı sunuş biçimi yapıtta içerilen düşünceyi
kendiliğinden biçimde dönüştürür ya da çarpıtır. Böylece
bilginin iletişimi manipüle edilmiş olur. Kitlelerin artık gündelik
yaşamlarına karşı iyiden iyiye kuntlaştığı, umutsuzluğa
bile kapılmak yetisinden yoksunlaştırıldığı söylenebilir.
Çünkü kültür ürünleri, tefrika romandan sinemaya, hemen
hemen tümüyle emeğin gündelik üretiminin girdisi olarak
"eğlenceye" dönüşmüş bulunuyor. (Oktay, 1994: 42)
Televizyon ve Kültür:
Yirmi yıl önce 'Televizyon kültürü şekillendirir
mi, yoksa yalnızca yansıtır mı?' sorusu pek çok araştırmacı
ve toplumsal eleştirmen tarafından ilginç bulunmuştu. Ancak
televizyon zamanla bizim kültürümüz haline gelmeye başladıkça,
bu soru da geçerliliğini büyük oranda yitirmiştir. Demek ki
bizim konuşmalarımızın konusunu televizyonun kendisinden çok,
televizyonda ki görüntüler, yani onun içeriği oluşturur.
Televizyonun
epistemolojisi büyük oranda dikkat çekmemekte, onun kurduğu 'ce-cee'
dünyası bize artık tuhaf gelmemektedir. Kültürümüzün
televizyonun epistemolojisine uyum sağlaması, şu ana kadar
hemen hemen tamamlanmış durumdadır. Televizyonun bilgi, hakikat
ve gerçeklik tanımlarını o kadar gözü kapalı kabul
etmekteyiz ki ilgisizlik bize anlamlı görünmekte, tutarsızlık
ise özellikle akıllıca davranmak gibi gelmektedir. (Postman,
1994; 91-92). Televizyon insanı pasifliğe itmekte ve insanda güçsüzlük
hissi doğurmakta; dünyanın sadece ya lüksünü ya da şiddetini
sürekli göstermekte, kendi doğurduğu ve beslediği kitlenin
ahmaklığını her hareketine temel almaktadır.
TV'de Gerçek ve Kurgu:
Zengini ve yoksuluyla, kültürlüsü
ve cahiliyle, kentlisi ve köylüsüyle Türk toplumu da dünya
toplumları gibi, Seguela'nın deyişiyle, 'şizo-medyatik yaşama'
tutsak olmuş bulunuyor. Yerli ve yabancı dizilerle kalkılıp
onlarla yatılıyor. Perran Kutman imgesel kimliğiyle tanınmaktadır:
Perihan Abla Seguela'nın Madonna olgusunu açıklarken kullandığı
'Gerçek, sahte kimliği icat etti' sözü, yaşanan durumu tam
anlamıyla betimlemektedir. Gerçek ablaların, gerçek
anne-babaların yerine geçirilen sahteleri, edindikleri "gerçeklik
hâlesiyle' yaşanan zamanla, olumsuz şartlarla seyircinin arasına
kalın bir duvar çekmektedir. (Oktay, 1994: 252).
Televizyonda kurgu gerçekmiş
gibi sunulurken gerçek de kurguya bürünmektedir. Kültür büyük
oranda görselleşmekte ve hayat televizyon ve video filmlerinde
üretilen yapay olaylardan ibaret hâle gelmektedir. "Kitle
iletişim araçlarının en olumsuz etkisi belki de günlük yaşamın
her anını ve olgusunu 'seyirlik bir oyun' haline indirgeyişidir.
Bugün dünyanın her tarafında olup bitenleri en kısa zamanda
hem de görüntüleriyle izleyebiliyoruz. Etyopya'daki aç çocuklar,
Güney Afrika'da kara derili insanlara yapılan işlemler, El
Salvador'da, Şatilla kamplarında katledilen insanlar, günlük
yaşamımızın ancak seyirlik bir olgusudur artık. Kısaca bu açılardan
kitle iletişim araçları, kültürün 'duyarlı hale getirme' işlevini
törpülemiştir. Oysa günlük dramın seyirlik bir olgu haline
indirgenmesi kadar tehlikeli bir şey olamaz. Ne yazık ki, çağdaş
iletişim sistemi bu bakımdan eleştirel duygunun parçalanmasına
yol açmıştır" (Özkök, 1985: 132)
Televizyon ve Okuma Kültürü:
Televizyon okuma kültürünü
yok etmiştir. Halbuki zihinsel gelişim için okuma eyleminin
yerini hiçbir eylem tutamaz. Seyirci olmak için hiçbir beceri
gerekmez. "Televizyon okuma-yazma kültürünü genişletmez
ve pekiştirmez. Tersine, okuma-yazma kültürüne saldırır.
Televizyon, herhangi bir şeyin devamıysa eğer, on beşinci yüzyıldaki
matbaanın değil, 19. Yüzyılın ortasında telgraf ile fotoğrafın
başlattığı geleneğin devamıdır." (Postman, 1994: 96)
"Basılı sözcük,
okuyucudan 'doğruluk içeriğine' tepkisel bir cevap vermesini
gerektirir. Fakat resimle, gözlemcinin estetik bir tepki
vermesini gerektirir. Resimler, aklımıza değil, duygularımıza
seslenir. Bizden düşünmemizi değil, duyumsamamızı isterler.
Rudolf Arnheim, resmin zihnimizi uyutma potansiyeline sahip olduğunu
söyler. Ona göre iletişim, parmakla dokunularak başarılabildiği
zaman ağız sessizce büyümekte, yazmak için el durmakta ve
zihin büzülmektedir.
TV, öncelikle bir görsel
araçtır. İzleyicinin bilincine egemen olan görüntülerdir. İnsanlar
TV'yi izlerler, okumazlar, hatta dinlemezler de. Onu sadece
izlerler. İzledikleri şey, saniyede 1200 kadar çok farklı
dinamik ve sürekli değişen resimlerdir. TV, anlamayı değil,
algılamayı gerektirir. TV izleme hiçbir beceri gerektirmez, aynı
zamanda hiçbir beceriyi de geliştirmez. Reginald Damerll'ın işaret
ettiği gibi, 'hiçbir çocuk ya da yetişkin TV izlerken daha
fazla TV karşısında kalarak daha iyi konuma gelmez. Gereken
beceriler o kadar basittir ki henüz yeteneksizliğinden dolayı
TV izleyemeyen bir çocuk duymadık."
"Televizyon, modern
toplumda insanları sürü halinde yaşatmaya, bir arada uyuma
sokmaya , onu sistem içinde tutmaya çalışıyor. İnsan-insana
ilişkilerin duygusal temelini yıkan TV, ilk etapta kitlelerin
zihnini uyuşturur, onlara tek bir merkezden ortak bir gündem
sunar, sonra bütün bireysel, zümresel farklılıkları yok
ederek toplumu bir bütün için standartlaştırır.
Çağımızda insanlar,
hayatın nihai anlamını bize öğreten asıl meselelerle uzun
uzadıya uğraşmak, bu meseleler üzerinde kafa yormak
istemiyorlar. Kitle kültürü üreten modern iletişim araçları,
tüketim toplumunun genel yapısına uygun, bilgiyi de bir nesneye
dönüştürüp üretiyor, sonra kitlesel tüketime sunuyor.
Herkes bir tür bilgi hapı istiyor adeta. Kestirmeden, çabuk,
kullanışlı ve yorucu olmayan bilgi hapları. İşte
ansiklopediler, el kitapları, cep kitapları, kasetler,
bilgisayarlar vb. bütün bunlar en kısa yoldan üretilen pratik
bilgiyi tüketime sunulmak üzere her gün biraz daha geliştirilen
araçlar.
Oysa bilgi tüketime
sunuldukça insan da zihnen sığlaşır, yüzeyselleşir. Belki
de tarihte 20. yüzyıl insanında gözlenen zihni tembellik ve
geriliğin bir benzerine daha önce rastlanmamıştır. İnsanoğlu
modern iletişimin etki alanı içine girdikçe hikmetli düşünme
ve hakikatı arama melekelerini kaybedecektir. TV, radyo, gazete,
dergi, best-seller vb. kuvvetli araçlarla zihni uyuşturulan
insan, kolayca sürü içinde sistemleşir, programlanmayı kabul
eder. Programlanan insan ise özgürlüğünü ebediyyen
kaybeder." (Bulaç, 1988: 63-64)
Kültürün tek taşıyıcısının kitap olduğunu
söyleyen Cemil Meriç, "Televizyon kültürünün kültür
değişimini hızlandırması karşısında neler önerirsiniz?"
sorusuna şöyle cevap veriyor:
“Televizyon kültürü diye bir mefhum tanımıyorum.
Televizyon, aylak, şuuru iğdiş edilmiş, hiçbir zaman okumak
ve düşünmek alışkanlığı kazanmamış sokaktaki adam için
icat edilmiş bir nevi afyondur. Televizyon seyrederken şuurumuz
yarı uykudadır. Bu itibarla seslerin ve renklerin cümbüşü
ile bir kat daha sarhoşlaşır ve kendimizden geçeriz.
Televizyon, şuurdaki son pırıntıları da yok eden bir cehennem
makinesidir.
Kişiyi gerçek hayattan
koparan. Yokluğa, boşluğa, şuursuzluğa açılan bir kapı...
Bu korkunç tiryakilik, kurbanlarını batılılaştırmaz, batırır.
Kültürün dün de, bugün de, yarın da tek taşıyıcısı vardır:
Kitap. Televizyon kültürü, kültürle münasebetlerini kesmeye
karar verenlerin uydurduğu bir yalandır. Batının bütün fuhşiyatını
haremimize taşıyan bu kanalizasyonun hayırlı bir işe yarayacağını
ummak büyük iyimserlik olur. Eskiler 'medenîleşmek, frengileşmektir"
demişler. Televizyonun cömertçe dağıttığı medeniyet de bu
çeşit bir medeniyet." ( Meriç, 1986: 404)
Televizyon ve
Eğlence:
Televizyon her şeyi
seyirlik birer nesneye dönüştüren bir eğlence aracıdır. Şiddet
ve porno görüntülerle hep uç noktalarda yaşayan bir insan
tipi ortaya çıkarmıştır televizyon. "Yaşam çiçeklerle
kaplı bir yol değildir. Şuraya buraya atılmış birkaç çiçeğin
görüntüsü, yolculuğumuzu bir parça daha çekilir hâle
getirebilir. Ancak benim burada ileri sürmek istediğim nokta,
televizyonun eğlendirici olmasından öte, eğlenmeyi, her türlü
deneyimlerimizin temsilinin doğal çerçevesi haline
getirmesidir. Sorun, televizyonun bize eğlendirici temalar sunması
değil, bütün temaların eğlence olarak sunulmasıdır ve bu da
bambaşka bir sorun oluşturur. Eğlence, televizyondaki her türlü
söylemin üst - ideolojisidir. Neyin gösterildiğinin ya da
hangi bakış açısının yansıtıldığının hiçbir önemi
yoktur. Her şeyin üstünde tutulan varsayım, hepsinin bizim eğlenmemiz
ve haz almamız gözetilerek sunulmasıdır." (Postman, 1996:
100)
TV. izleyicileri tarafından
öncelikle bir eğlence aracı olarak algılanmakta; haberler,
belgeseller ve siyasi yayınlar da dahil olmak üzere bütün
programlar hakkında son adımda 'eğlence' değeriyle hüküm
verilmektedir. Bunun sonucunda ise gerçek dünyadaki olaylar hakkındaki
bu malzemeler, kitlelerin ortak gündemlerini üreten ve biteviye
yayılan kurmaca malzemelerle rekabet etmek zorunda kalmaktadır.
Böylesi malzemelerin sonu gelmez akıntılarına gömülen, TV
makinesinin çerçeveli, sahnesinden göze çarpan bu gerçeklik
parçaları TV'yi dolduran fantezi dünyasında erimektedir. Hayal
ile gerçek arasındaki çizgiler bir kere daha bulanıklaşmakta
ve bozulmaktadır. (Esslin, 1991: 59)
Seyirci Tipi ve
Televizyon:
"Televizyonla ilgili
en önemli tespit, insanların onu izlemeleridir, adına
'tele-vizyon' denmesinin nedeni de budur. İnsanların
izledikleri, izlemekte hoşlandıkları şey, hareketli (kısa süreli
ve durmadan değişen milyonlarca) resimlerdir. Görsel ilginin
gerekliliklerini karşılamak, yani gösterinin değerlerini karşılamak
amacıyla fikirlerin içeriğinin geri plana atılması zorunluluğu
bu aracın doğasından gelmektedir." (Postman, 1994: 104)
"Teknolojinin nimetlerini savunan bazı
insanlar, bu nimetlerin en önemlilerinden biri olarak iletişim
imkanlarını zikretmektedir. Bugünkü teknoloji sayesinde dünyanın
bir ucunda meydana gelen hadiseyi dünyanın diğer ucunda
izleyebilmek, bu hadise hakkında anında bilgi alabilmek mümkünmüş!
Doğru mu? Medyanın sansürünü ve sansürden de beter olan çarpıtıcı
yorumunu dikkate almayacak olursak doğru!
Teknolojik imkanlarla
ufukları genişleyerek, dünyayı gözlemeye, dünyayı izlemeye
başlayan insanlar, kendi komşusunu, kendi mahallesini, kendi yöresini
görmez, görse bile önemsemez duruma gelmiştir. Dünyayı yakından
izlemeye başlayan bu insanların gözlem ufukları genişledikçe,
gözledikleri olaylarla katılımları ve müdahale imkanları
azalmaktadır. Bütün bu insanlar bilerek veya bilmeyerek,
isteyerek veya istemeyerek tek bir sıfata sahip olmaktadırlar: Dünyaya
seyirci olmak! Dünyayı ve dünyadaki olayları sadece seyretmek!
(Alagaş, 1995: 55-56)
"Televizyon,
bireysel pasifliği teşvik eden araçların en etkin olanıdır.
Amerikalılar her hafta yüz milyonlarca, her sene milyarlarca
saatlerini parmaklarını bile oynatmadan akıl almaz bir üşengeçlik
içerisinde televizyonlarının karşısında geçirmektedirler.
İş, milyonlarca insanın fiziksel açıdan pasifizme itelenmesi
ile de bitmemektedir. Zihinsel faaliyetler dumura uğramakta, ardı
arkası gelmez saçma sapan programlar, izleyenlerin zekasını köreltmektedir.
İnsanlar etraflarına kritik eder bir gözle bakamamakta, yaşananlardan
farklı olanların yaşanabilmesinin imkan dahilinde olabileceğini
aklının ucundan bile geçirmemektedir." (Schiller,1993: 50)
Bir İletişimsizlik Aracı
Olarak TV:
İnsanlar arasındaki
iletişimsizliğin iletişim araçlarının gelişmesine karşıt
olarak arttığı görülmektedir. Sokaklardaki 'kalabalık içindeki
yalnız insanlar' gibi, TV ekranının karşısındaki insanlar da
komşularından ve kendi toplumsal gerçeğinden soyutlanmış
insanlardır. Televizyonun bugünkü kullanım biçim ve yayın
politikası 'uzakları yakınlaştırırken, yakınımızı ustaca
bizden uzaklaştırmaktadır.' Böylece yalnızlaştırılmış
insanlar yalnızlıklarını fark edemeyecekleri bir aldanıma düşmektedirler.
Kendisinden ibaret bir dünyaya kapanmak, aslında çok büyük
bir aldanmadır. Toplumsal konumu bakımından onunla aynı sorunu
yaşayan bir diğer sıradan insandan, uzaklaşan ve onu kendi
mutluluğu için en büyük hasım sayan 'sıradan insan' şimdi,
kendisine ait son 'harem-i ismeti' saydığı evinde medyanın ve
ardındaki iktidar odaklarının düzenlediği yanlış bir hayatın
içindedir. Dünyayı istediği gibi biçimlendiren odakların
istediği yönde iletişim teknolojisinde sınırsız gelişmelerin
yaşandığı günümüzde, insanlar arasındaki iletişimsizliğin
ortaya çıkması ve gözler görülür biçimde yoğunlaşmakta
oluşu bundan kaynaklanmaktadır." (Oskay, 1994).
Enformatik Cehalet ve
Televizyon:
Elektrikle iletişimi
(telgraf) bulan Samuel Finley Breese Morse 'telgraf, bütün ülkeyi
bir mahalle haline getirecektir.' demişti. Telgraf; ilgisizlik
etkisizlik ve tutarsızlığı geniş ölçüde yayarak
tipografinin söylem tanımına üç koldan saldırmıştı.
Telgrafın, bağlamsız enformasyon fikrine bir tür meşruiyyet
kazandırması, bu söylem iblislerini canlandıran bir etkendi;
bağlamsız enformasyon fikri de, enformasyonun değerinin onun
toplumsal ve politik kararlarla eylemlerde görebileceği, ilginçliği
ve özgürlüğüne bağlanabileceği düşüncesini içeriyordu.
Telgraf, enformasyonu bir meta; yararına ya da anlamına bakılmaksızın
alınıp satılabilecek bir 'şey' haline getirmekteydi. (77-78:
Postman, 1994)
Telgraf, ülkeyi bir
mahalle haline getirmiş olabilirdi, ancak bu, özgül türde bir
mahalle, birbirleri hakkında sadece en yüzeysel bilgileri bilen
yabancıların oturduğu bir mahalleydi. Bugün tam da böyle bir
mahallede (global bir köyde) yaşadığımız için, kendinize şu
soruyu sorarak, bir bağlamı olmayan enformasyonla ne demek
istendiğini çıkarabilirsiniz. Çocuğumuz için hava durumuyla
ilgili haberler, yatırımlar için borsa haberleri bu tür sonuçlar
doğurabilir. Tesadüfen yaşadığınız yerin yakınında işlenmiş
ya da tanıdığınız birinin karıştığı bir suçla ilgili
haberler de bu tür sonuçlar doğurur. Oysa günlük haberlerin
çoğunun yaşamımız üzerinde hiçbir etkisi olmaz. Bunlar,
hakkında konuşulacak bir konu yaratan, ama sizi anlamlı bir
eyleme yöneltmek gibi bir etkisi olmayacak haberlerdir. Telgrafın
asıl mirası bu olgudur: Telgraf bol miktarda ilgisiz enformasyon
yaratarak, 'enformasyon-eylem oranı' diye adlandırılabilecek
tabloyu baştan aşağı değiştirmiştir. İnsanlar, insanlık
tarihinde ilk defa enformasyona doyma problemiyle karşılaşmışlar
ve bununla eş zamanlı olarak, toplumsal ve politik etki alanlarının
daralması sorunuyla yüz yüze gelmişlerdi. (Postman, 1994: 81)
Kültür Alış-Verişi ve Medya:
İnsanlar ve toplumlar birbirleriyle daima bir
alış ve veriş halindedirler. Her hususta olduğu gibi kültür
alış-verişinde de güçlü olan daha çok veren olur. Güçlü
olmak ifadesiyle kültürel zenginliği kastettiğimiz gibi daha
çok medya gücünü kastediyoruz. Günümüzde medyanın gücü
değil, gücün medyası söz konusudur.
Kültürdeki alış-veriş
teknolojiden farklı olarak tek yönlü değil, iki yönlü olmalıdır.
Teknolojinin yönü daima geleceğe dönüktür. Kültür ise kökü
toprağın altında, gövdesinden aldığı güçle dalları gökyüzüne
serpilmiş gür bir çınar gibidir. Bir ağacın toprağı ne
kadar zenginse, toprağın üstündeki kısmı da o kadar gür ve
güçlü olur. Kültürün fonksiyonunu dikkate almadan sosyalleşme
olmayacağı gibi, sosyalleşip bir bütünlük kuramamış
toplumların ileriye dönük hamleler yapması da mümkün değildir.
Kültürler ile ilgili çalışmalar, hem geçmişe hem de geleceğe
yönelik yürütülmelidir.
Bugünkü haliyle medya,
toplumumuzda bir kültürel intihara yol açmış; kendi kültürüne
tamamen yabancı, yabancı kültürlere de hayranlık derecesinde
bağlılık için de olan bir nesil yetiştirilmiştir. Bu gün
gençlerimizin taparcasına bağlandığı Tarkan, Haluk Levent,
Yonca Evcimik gibi popçular medyanın yarattığı model
tiplerdir. Kültürümüzü müziğe en iyi yansıtan sanatçılara
örneğin bir Barış Manço'nun müziğine fazla yer
verilmemektedir. Medyadaki programların büyük bir kısmı Batılı
ülkelerin televizyonlarındaki programların kötü bir kopyası
durumundadır. Medya kültürü koruyan ve kültür aktaran bir
araç değil, kültür üreten bir araçtır. Medyada üretilen kültür
tüketim alışkanlığından, yatma ve kalkma saatine kadar hayatın
bütününü kuşatıcı bir özelliktedir.
Televizyon ve Aile:
Ferdin toplumdaki kültürel
değerleri özümsemesinde en etkili faktör ailedir. Televizyon
aile içi iletişimi yok etmiş ve aile içi şiddetin kaynağı
haline gelmiştir. Yapılan araştırmalara göre en çok izlenen
programlar 'Sıcağı Sıcağına", "Baskın",
"Yakın Takip" gibi şiddet içeren ve şiddeti en açık
haliyle görsel bir malzeme haline getiren programlardır. Her türlü
müdahaleci tutumuyla aile mahremiyetini ayaklar altına alan
medyatörler, Orwell'ın Bindokuzyüzseksendört adlı kurgu romanındaki
teleskirin (tele ekranın) görevini üstlenmiş durumdadırlar.
Aile tüm toplumların çekirdeğidir.
Televizyonların porno ve şiddet içerikli programları karşısında
savunmasız kalan aile yapımız değişmekte ve bütün değerlerimiz
savrulmaktadır. Yaşanan bu kültür erozyonu karşısında eğitimcilere
büyük görevler düşmektedir. Çok etkili ve aynı zamanda ucuz
bir eğitim aracı olarak kullanılması da mümkün olan
televizyon, kitlelerin eğitimi için kullanılabilir. Ruh
kirlenmesini önlemek için psikologlar, dil kirlenmesini önlemek
için dilciler, görüntü kirlenmesini önlemek için aydınlarımız
üzerlerine düşeni yerine getirmelidirler. Sağlıklı toplum,
sağlıklı insanlardan oluşur. Sağlıklı kişilerin yetiştirileceği
en verimli kültürel zemin ise aile kurumudur.
KAYNAKÇA:
1- ESSLİN, Martin, TV
Beyaz Camın Arkası,Çev: Murat Çiftkaya, Pınar Yay., İst.,
1991.
2- POSTMAN, Neil; TV: Öldüren
Eğlence, Çev: Osman Akınbay, Ayrıntı Yay., İst., 1994.
3- SCHİLLER, Herbert;
Zihin Yönlendirenler, Çev: Cevdet Cerit, Pınar Yay, İst.,
1993.
4- ALAGAŞ, Mehmet;
Yoldaki Musibetler, İnsan Dergisi Yay., İzmir, 1995.
5- MERİÇ, Cemil; Kültürden
İrfana, İnsan Yay., İst., 1986.
6- BULAÇ, Ali; İnsanın
Özgürlük Arayışı, Beyan Yay., İst., 1988.
7- ÖZKÖK, Ertuğrul;
Kitlelerin Çözülüşü, Tan Yay., Ank., 1985.
8- OKTAY, Ahmet; Türkiye'de
Popüler Kültür, Yapı Kredi Yay., 2. Baskı, İst., 1994.
9- POSTMAN, Neil; Çocukluğun
Yok Oluşu, Çev: Kemal İnal, İmge Kitabevi Yay., Ank., 1995.
10- OSKAY, Ünsal; "İletişim
Çağı İnsanın Sorunu: İletişimsizlik!"; Bilim ve
Teknik, Sayı: 315, Şubat 1994, S. 40-46.
11- Aile İçi Şiddetin
Sebep ve Sonuçları, T.C. Başbakanlık Aile Araştırma Kurumu,
Ank., 1995
|